On dokuzuncu yüzyılın son çeyreğinde Körfez’in güney kıyılarında iki büyük dış güç hakimdi. Bu güçlerden biri İngiltere idi. İngiltere on dokuzuncu yüzyıl boyunca, Hindistan yolunun ve deniz ticaretinin güvenliğini sağlamak gayesiyle kıyı şeyhliklerini özel anlaşmalarla kendi imparatorluk düzeninin bir parçası haline getirmişti. Diğeri ise Osmanlı Devleti idi. Osmanlılar 1871’den itibaren el-Ahsa’ya yerleşmiş, Basra vilayeti üzerinden Doğu Arabistan, Katar ve Kuveyt hattında hakimiyetini yeniden tesis etmişti.
Yirminci yüzyılın başında Osmanlı devletinin bölgedeki varlığı çözülmeye başladı ve Birinci Dünya Savaşının hemen arefesinde bu varlık sona erdi. Doğan boşluğu ise İngiltere doldurdu. İngiltere Kuveyt’le 1899 yılında, Katar’la ise 1916 yılında anlaşma imzaladı ve bu ülkeleri koruması altına aldı. Böylece Körfez’in Arap kıyısında Osmanlı sonrası dönemin temel siyasi yapısı tam olarak oluşmuş oldu. Bu çerçeve, klasik sömürge yönetiminden farklıydı. İngiltere bu şeyhlikleri doğrudan ilhak etmedi. Hanedanları yerinde bıraktı. İç yönetimi büyük ölçüde yerel emirlerin eline verdi. Fakat dış ilişkiler, savunma, deniz güvenliği ve başka devletlerle ilişki kurma hakkını kendi denetimine aldı.
Bu düzenden ilk ayrılan emirlik Kuveyt oldu. Kuveyt 1961 yılında İngiltere ile olan anlaşmayı iptal etti ve bağımsızlığını ilan etti. Körfez’in daha güneyindeki emirlikler ise 10 yıl daha İngiltere ile anlaşmalı kaldı. Aslında bu sefer girişim İngiltere’den geldi. İngiltere 1968 yılında Süveyş’in doğusundaki askeri varlığını 1971 sonunda sona erdireceğini açıkladı. Ancak İngiltere ayrılmadan önce geride dağınık, küçük ve birbirine karşı kırılgan şeyhlikler bırakmak istemedi. Bu yüzden Bahreyn, Katar ve BAE’yi oluşturan yedi emirliği tek bir federasyon çatısı altında toplamaya çalıştı. Planlanan yapı dokuz emirlikten oluşacaktı. Ancak bu federasyon girişimi başarılı olmadı. Bahreyn ve Katar ayrı bağımsız devletler olarak devam etmeyi tercih etti. Bahreyn, Ağustos 1971’de, Katar ise Eylül 1971’de bağımsızlığını ilan etti. Geriye kalan emirlikler ise kendi aralarında daha dar bir birlik kurmaya yöneldi. 18 Temmuz 1971’de altı emirlik, Abu Dabi, Dubai, Şarika, Acman, Ummülkayveyn ve Füceyre, Birleşik Arap Emirlikleri’ni kurma konusunda anlaştı. Devlet 2 Aralık 1971’de ilan edildi. Resü’l-Hayme ise birkaç ay sonra, Şubat 1972’de federasyona katıldı.
Körfez’in güney kıyılarının geri kalanı ise Necid merkezli üçüncü Suudi devletinin parçası oldu. Süreç, ikinci Vahhabi-Suudi devletinin son emirinin oğlu Abdülaziz bin Abdurrahman el-Suud’un 1902’de Riyad’ı ele geçirmesiyle başladı. Bu yeni devlet başlangıçta Necid’in belirli bir bölgesinde etkiliydi. Fakat 1913’te el-Ahsa ve Katif’ten Osmanlıların çekilmesi ile hakimiyet alanını bu bölgeye yaydı ve Körfez kıyılarına ulaştı.
Ancak yeni Suudi devleti daha ötesini zorlamadı. Bunun nedeni sadece askeri imkanlarının sınırlılığı değildi. Muhtemelen Körfez kıyısındaki emirliklerin hiçbiri tek başına yeni Suudi devletine mukavemet edecek güçte değildi. Fakat Kuveyt, Bahreyn, Katar ve bugün Birleşik Arap Emirlikleri’ni oluşturan emirlikler artık İngiltere ile özel anlaşma ilişkileri içindeydi. İngiltere’nin bu şeyhliklerle yaptığı erken anlaşmalar daha çok deniz güvenliği, dış ilişkilerin denetimi ve başka güçlerle bağımsız anlaşma yapılmasının önlenmesi üzerine kurulmuştu. Açık ve kapsamlı bir kara savunması taahhüdü söz konusu değildi. Buna rağmen Londra, Suudi devletinin Körfez kıyısındaki emirliklerin tamamını yutmasını da istemiyordu. Bu yüzden İbn Suud’la ayrıca anlaşma yoluna gitti. 1915 Darin Antlaşması’yla İngiltere, Abdülaziz b. Suud’u Necid ve bağlı bölgelerin hakimi olarak tanıdı; buna karşılık İbn Suud, İngiltere’nin koruması altındaki Körfez emirliklerine müdahale etmeme sözü verdi.
Bu anlaşma Suud devleti için de bir kazançtı. Zira doğusunu güvenceye almıştı. Artık dikkatini yarımadadaki rakiplerine yöneltebilirdi. Önce Raşidileri tasfiye etti. 1921’de Hail’in düşmesiyle Cebel Şammar Emirliği sona erdi. Ardından Hicaz’a yöneldi. Mekke 1924’te, Medine ve Cidde 1925’te Suudi hakimiyetine geçti. Böylece Hicaz’daki Haşimi yönetimi sona erdi. İbn Suud daha sonra güneybatıya ilerledi. Asir 1930’a doğru, Cizan ve Necran hattı ise 1934 yılında Suudi hakimiyetine girdi. Bu arada İbn Suud, 1932’de bütün topraklarını Suudi Arabistan Krallığı adı altında birleştirmişti.
Körfez’in güney sahillerinin on dokuzuncu yüzyılın başından itibaren izini sürdüğümüz bu kısa tarihinde İran’ın bölge üzerindeki etkisi, tarihsel bir iddia veya tahayyülden öteye gidemedi. Bunun sebebi sadece İngiltere’nin ve bir dönem Osmanlı Devleti’nin bölgedeki varlığı değildi. Daha önce anlatıldığı gibi, İran’ın on sekizinci yüzyılı siyasi bakımdan çalkantılı geçti. Bu dönem 1795’te Kaçarların yükselişiyle kapandı. Ancak Kaçarlar uzun on dokuzuncu yüzyıl boyunca dikkatlerini Körfez’in karşı kıyılarına verecek zamanı ve kaynağı bulamadı. Hanedanın ilk önceliği İran’ın merkezinde ve kuzeyinde otoritesini güçlendirmek oldu.
Ardından Rusya’nın Kafkasya’ya doğru ilerleyişi İran’ı iki büyük savaşa sürükledi. Bu savaşları bitiren 1813 Gülistan ve 1828 Türkmençay antlaşmalarıyla İran, Aras Nehri’nin kuzeyindeki topraklarını Rusya’ya bıraktı; böylece Kafkasya’daki eski nüfuzu neredeyse tamamen sona erdi. 1828’den sonra İran’ın gündeminde bu kez doğu meselesi ağırlık kazandı. İran için Herat eski Horasan dünyasının parçasıydı. İngiltere için ise Hindistan’ın ileri savunma hattıydı. Bu yüzden İran’ın Herat üzerindeki baskısı Londra tarafından tehdit sayıldı. 1837-38’deki Herat kuşatması İngiliz müdahalesiyle sonuçsuz kaldı. 1856’da İran’ın Herat’ı yeniden ele geçirmesi ise Anglo-İran Savaşı’na yol açtı. 1857 Paris Antlaşması’yla İran Herat’tan çekildi. Böylece Kaçar devleti kuzeyde Rusya, doğuda İngiltere tarafından sınırlandırılmış oldu.
Bu artan dış baskı, Kaçarları devlet aygıtını güçlendirmeye yönelik reformlar yapmaya itti. Ancak reformlar kararlılıkla yürütülmedi ve bütün devlet aygıtını dönüştürmeye yetmedi. Devlet mali bakımdan zayıf kaldı. Düzenli ve modern bir ordu kurulamadı. Taşra üzerindeki devlet idaresi büyük ölçüde yerel güçler üzerinden yürütüldü.
İran’ın bir taraftan Rusya, bir taraftan İngiltere karşısındaki zaafı sadece savaşlarda ortaya çıkmadı. Bu devletlere verilen ekonomik imtiyazlar Kaçar yönetimine yönelik rahatsızlığı ve muhalefeti de derinleştirdi. 1905-11 Anayasa Devrimi, Kaçar devletinin derinleşen zaafına bir tepki olarak doğdu. Fakat devrim, İran’da güçlü bir devlet aygıtı inşa edemedi. Bilakis, devrim sonrasında ülke bir iç savaş ve otorite krizi dönemine sürüklendi. Birinci Dünya Savaşı yıllarında İran bağımsız bir aktör olarak sahneye çıkamadığı gibi, topraklarını da Rus, İngiliz ve Osmanlı güçlerinin müdahalelerine karşı koruyamadı. Savaş sonrası yıllarda merkez, otoritesini tekrar inşa edemedi.
Bu iç savaş ve dağılma dönemi ancak Rıza Han’ın yükselişiyle sona erdi. 1921 darbesi, Kaçar devletinin sonunu hazırlayan yeni bir merkeziyetçi sürecin başlangıcı oldu. Rıza Han önce ordu ve hükümet üzerinde güç kazandı, sonra yerel güç odaklarını bastırdı, merkezileşmeyi sert yöntemlerle ilerletti ve 1925’te Kaçar hanedanına son vererek Pehlevi hanedanını kurdu. İran’ın Körfez’e daha iddialı biçimde dönmesi de ancak bu yeni devletleşme hamlesinden sonra mümkün hale gelecekti. Ancak bu dönüş, Körfez’in güney sahillerine yeniden nüfuz etmekten çok, İran’ın kendi kuzey kıyılarını, limanlarını ve adalarını daha sıkı denetlemesi anlamına geldi. Güney sahili ise İran etkisine büyük ölçüde kapalı kaldı.
* Birol Başkan güncele ve güncel olmayana dair paylaşımlarını birolbaskan.substack.com adresinde yapmaktadır.

