Daktilo2 için gerçekleştirdiğimiz bu söyleşide, İYİ Parti Ekonomi Politikalarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı ve Balıkesir Milletvekili Burak Dalgın ile Türkiye’de sanayi istihdamındaki yaşanan gerileme, imalat sektöründe yaşanan problemler ve dış ticaret politikamızda yaşanan yapısal sorunlar üzerine konuştuk.
Coğrafyamızın kaderimiz değil, şansımız olması gerektiğine dikkat çeken İYİ Parti Ekonomi Politikalarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı ve Balıkesir Milletvekili Burak Dalgın, “1980’deki 24 Ocak kararlarının modern bir versiyonunu içermeyen hiçbir ekonomik programı ciddiye almayınız. Türkiye’yi ucuz emek, düşük teknoloji, cimri turist cenneti olmaktan çıkarıp, dünyaya teknoloji, yazılım, finansal hizmet ve danışmanlık satan bir dev hâline getirmek zorundayız. Aksi takdirde inşaatla şişen sanal büyüme bizi bir kez daha duvara toslatır” ifadelerini kullandı. Dalgın’ın Daktilo2’nin sorularına verdiği yanıtlar şöyle:
Sanayide istihdam bir yılda 178 bin 708 kişi azalırken, Kasım 2025 itibarıyla 4 milyon 820 bin 307’ye indi; böylece Şubat 2022’den bu yana en düşük seviyeyi gördü. İmalattaki istihdam düşüşü ise 181 bin 287 oldu. Türkiye’de imalat sanayi istihdamı son dört yılda neden düşüyor? Bu durum sadece konjonktürel mi, yoksa yapısal sorunlarımızın sonucu mu?
Açık söyleyeyim: Bu rakamlar bir sürpriz değil, bir tercihin sonucu. Sayın Şimşek’in göreve geldiği günden bugüne Türkiye’de sanayi üretimi ve kapasite kullanımı Covid dönemiyle aynı seviyede, istihdam ise fiilen yerinde sayıyor. Üç senedir, dört senedir, beş senedir sanayiyi, tarımı, istihdamı yerinde saydırmış, üstüne de ciddi faiz ödemiş bir programla karşı karşıyayız. Bu tablonun adını koyalım: Elinizde çekiç tutuyorsanız her şey çivi gibi görünür. Bu ülkenin ekonomi yönetimi üç yıldır elindeki tek aletle — ya faiz ya vergi — hem enflasyonla hem de kurla mücadele ediyor. Her şeyi talep kısarak yönetmeye çalışıyor. Neticede enflasyon inmiyor, sanayici nefes alamıyor, istihdam eriyor. Yüksek faiz, zayıf iç ve dış talep, kur-enflasyon dengesizliği, finansmana erişim zorluğu ve maliyet baskısı firmaları sıkıştırıyor.
Öte yandan, Türk sanayisi uzun süredir düşük teknoloji, düşük verimlilik ve sınırlı ölçek tuzağında sıkışmış durumda. Türkiye’de imalat sanayii istihdamının çok büyük bölümü düşük ve orta-düşük teknoloji sektörlerinde yoğunlaşıyor; bu sektörler de otomasyon, yapay zekâ, küresel fiyat rekabeti ve Asya kaynaklı baskı karşısında en kırılgan alanlar.
Sorunun bir diğer boyutu, sanayinin artık yeterince istihdam üretememesi. Türkiye’nin en büyük 1000 sanayi kuruluşunun 2024’te sadece 28 bin yeni istihdam yaratabildi, üç yılda toplam yaratılan istihdam 100 bin bile değil. Her yıl yaklaşık 1 milyon gencin işgücüne katıldığı bir ekonomide bu performans, sanayinin artık istihdam lokomotifi olma kapasitesini kaybetmeye başladığını gösteriyor. Bu yüzden mesele yalnızca “işler kötü gidiyor” meselesi değil; büyümenin niteliği, sektör bileşimi ve teknoloji seviyesi meselesi.
Bir diğer yapısal sorun da beceri uyumsuzluğu. Bir yanda işsizler var, diğer yanda sanayicinin dolduramadığı açık işler var. Bu, eğitim sistemi ile üretim yapısı arasındaki bağın koptuğunu gösteriyor. Meslek eğitimi, OSB’lerle entegre insan kaynağı planlaması, üniversite-yüksekokul mimarisinin gözden geçirilmesi ve çalışan niteliğinin artırılması olmadan sanayide istihdam kaybını tersine çevirmek zor.
Yani mesele şudur: Sanayi hem yangın içinde hem kronik hastalığa yakalanmış. Yangın, mevcut programın ürünü; kronik hastalık ise on yılları bulan bir birikim — tekelcilik, mülkiyet hukukuna saygısızlık, lisans-bariyeri, kırtasiye dağları, teşviklerin veriye değil ahbaplığa göre dağıtılması, düşük katma değere sıkışma. Bu iki sorunu birbirinden ayırmadan çözemeyiz. Program değişmeden yangın sönmez önce yangını söndürmemiz lazım. Sonra yapısal reformlarla bazı kronik hastalıklarımızı tedavi edeceğiz.
LCW, Defacto ve Boyner gibi küresel çapta 30’dan fazla markaya üretim yapan Türkiye’nin tekstil devlerinden Settriko Tekstil’in iflası, sektördeki kırılganlığın somut örneklerinden biri. Özellikle sizin büyüdüğünüz Bursa gibi sanayi şehirlerinde bu kayıplar ağır şekilde hissedildi. Sektördeki şirket kapanmaları ve binlerce kişinin işsiz kalmasının temel sebepleri neler? Bu yoğun emek gerektiren sektör için en rasyonel ve sürdürülebilir dönüşüm ve yol haritası nedir?
Sebepleri dört başlıkta toplayabilirim. Birincisi, finansman maliyeti. İSO’nun geçen yıl 2024 verilerine dayanarak yayınladığı çalışmaya göre İSO 500 şirketlerinin finansman giderlerinin faaliyet kârına oranı %68’e dayandı — son on yıl ortalaması %29’un iki katından fazla. Sanayici kazandığının büyük kısmını bankaya veriyor, geri kalanla döner sermayesini çeviremiyor. Kârlılığın son on yıl ortalaması %7’den %2’ye düştü; İSO şirketlerinin üçte biri zarar etti. Kâr edemeyen sanayi, yatırım yapamaz, yatırım yapmayan sanayi de istihdam yaratamaz.
İkincisi, girdi maliyetleri. Enerjiden hammaddeye, lojistikten mevzuata kadar üreticinin üzerindeki yük dayanılmaz hale geldi. Üçüncüsü, Uzak Doğu’nun, özellikle Çin’in agresif ihracat baskısı. Türkiye iç pazarı Çin menşeli tekstilin çöplüğüne döndü; dış pazarlarda da Bangladeş, Vietnam, Pakistan gibi ülkelerin düşük işçilik rekabetiyle sıkışıyoruz. Dördüncüsü, Gümrük Birliği’nin güncellenmemiş olması. AB, Mercosur ile, Hindistan ile büyük ticaret anlaşmaları imzalıyor; biz söz hakkı olmadan tek taraflı yükümlülüklere maruz kalıyoruz. Hindistan’ın ucuz tekstili yarın AB üzerinden dolaylı olarak pazarımıza sızacak, üreticimiz karşılığında aynı pazarlara girerken aynı avantajlara sahip olamayacak. Bu, sanayimizin istihdam kapasitesine doğrudan darbedir.
Peki çözüm ne? Önce söyleyeyim: Sanayi Bakanlığı’nın duyurduğu İstihdamı Koruma Destek Programı gibi çalışan başına 3 bin 500 lira gibi nakdi destekler ancak bir pansumandır. 3P tuzağı da dediğim Polyannacılık, Pansumancılık ve Popülizmin Pansumancılık ayağıdır. Yapılması gerekenleri ise beş başlıkta açıklayayım:
Bir, finansman maliyetini acilen düşürmek; emek yoğun ihracatçı sektörlere girdi desteği, ihracat reeskont kredilerine gerçek faiz indirimi, konkordatodan çıkmaya çalışan firmalar için özel yapılandırma. İki, Gümrük Birliği’ni hizmetler, tek dijital pazar, kamu alımları ve AB karar süreçlerinde söz hakkı açısından güncellemek — bu bir tercih değil, ihtiyaç. Üç, Çin menşeli damping ve telafi edici vergileri sektörel bazda gözden geçirmek; ucuz ve kalitesiz malların çöplüğü olmak yerine marka değeriyle Çin’e bile mal satan bir Türkiye kurmak. Dört, sektörü emek-yoğunlukta tutmaya çalışmak yerine tasarıma, markaya, teknik tekstile, sürdürülebilir tekstile geçişi planlamak; Yeşil Mutabakat ve dijital dönüşüm yatırımlarını geri ödemesiz hibe ve yatırım indirimiyle desteklemek. Beş, yakın-tedarik (near-shoring) ve dost-tedarik (friend-shoring) fırsatını değerlendirmek; Avrupa’nın Çin’den tedarikini çeşitlendirme arayışında Türkiye’yi ana üretim merkezi yapmak. Coğrafyamız kaderimiz değil, şansımız olmalı.
Son yıllarda inşaat ve hizmet sektörlerinde istihdam nispi miktarda artarken sanayide istihdam geriledi. Bu durum uzun vadede ne gibi riskler barındırıyor? AK Parti iktidarının istihdam destek programları bu yapısal sorunları çözebilmek için yeterli mi, yoksa daha köklü reformların mı yapılması gerekiyor?
Sanayide istihdam gerilerken inşaat ve hizmetlerin ağırlık kazanması ilk bakışta kötü görünmeyebilir; sonuçta hizmetler modern ekonomilerin doğal bir parçası. Hizmetler artık istihdamın omurgası oldu. Sorun, hizmetlerin büyümesi değil; sanayinin yeterince güçlü kalmaması. Çünkü sanayi, verimlilik artışı, ihracat, döviz kazancı, teknoloji yayılımı ve orta sınıf istihdamı açısından hâlâ kritik sektör. Sanayi zayıflarsa ekonomi daha kırılgan, daha düşük verimli ve dış açık üretmeye daha yatkın hale gelir.
Uzun vadeli riskler çok net. Birincisi, düşük verimlilik tuzağı derinleşir. Çünkü inşaat ve düşük katma değerli hizmetler tek başına ülkeyi zenginleştirmez. İkincisi, dış ticaret açığı kronikleşir; çünkü sanayi zayıfladıkça ithalata bağımlılık artar. Üçüncüsü, ücretler baskı altında kalır; sanayi tipi nitelikli ve görece daha örgütlü istihdamın yerini daha kırılgan iş biçimleri alır. Asgari ücretin genel ücret haline gelmesi, üniversite mezunuyla lise mezunu arasındaki ortalama maaş farkının son on yılda %75’ten %35’e inmesi tesadüf değil — bu yapının doğrudan ürünüdür. “Vasatistan” dediğim tam olarak budur. Dördüncüsü, bölgesel eşitsizlik büyür; birkaç hizmet merkezi ve birkaç rant odaklı şehir öne çıkarken Anadolu’nun üretim tabanı erir. Beşincisi, ekonomik güvenlik zayıflar; çünkü güçlü sanayi tabanı olmayan bir ülkenin tedarik zinciri, teknoloji ve finansman şoklarına direnci de düşük olur.
İstihdam destek programlarına gelince… Bakın, KOSGEB’in tekstil, giyim, deri ve mobilya sektörleri için açtığı çalışan başına 3 bin 500 lira ve 50 milyon liraya kadar kredi desteği — iyi niyetli olabilir ama yapısal bir cevap değildir. Bu, yangının üstüne bir kova su dökmektir. Zaten iş çevreleri uygulama esaslarının dar olduğunu söylüyor. Daha önemlisi, bu programlar mevcut istihdamı korumaya çalışıyor — oysa asıl mesele yeni istihdam yaratmaktır. İSO 500+500’deki bin firma yılda 28 bin kişiye istihdam yaratabiliyorsa, siz 3 bin 500 liralık nakdi destekle değil, yatırım iklimini değiştirerek çözersiniz.
Köklü reform ne demek? Şu demek: Türkiye ekonomisinin etrafında döndüğü üç kurum — Hazine, Maliye, Merkez Bankası — sırasıyla borç bulan, vergi toplayan ve para basıp faiz veren kurumlardır. Biz dört yıldır bu üçgenin içinden çıkamıyoruz. Türkiye’nin bu borç-vergi-faiz kapsamından çıkıp bir kalkınma seferberliğine ihtiyacı var. Daha çok sanayi, ticaret, teknoloji ve tarım konuşmalıyız. Girişimciliğin prangalarını çözmeliyiz. Hizmet sektörü reformunu — 1980’deki 24 Ocak kararlarının modern bir versiyonunu — içermeyen hiçbir ekonomik programı ciddiye almayınız. Türkiye’yi ucuz emek, düşük teknoloji, cimri turist cenneti olmaktan çıkarıp, dünyaya teknoloji, yazılım, finansal hizmet ve danışmanlık satan bir dev hâline getirmek zorundayız. Aksi takdirde inşaatla şişen sanal büyüme bizi bir kez daha duvara toslatır. Başka bir deyişle, sorun destek eksikliği değil; kalkınma mimarisi eksikliği.
Türkiye’nin dış ticaret politikasındaki en büyük yapısal sorun ne? Türkiye, Settriko gibi benzer iflasların ve istihdam kayıplarının önlenebilmesi için dış ticaret politikasında hangi stratejik adımları atmalı?
En büyük yapısal sorun tek cümleyle: Türkiye küresel tedarik ve değer zincirlerine kendi iradesiyle eklemlenmiyor; eklemlenemediği için de onların kurallarına mecburen uyarak bedelini ödüyor. Dört boyutta görelim.
Bir, ölçek. Ülkemizin toplam ihracatı Toyota’nın tek yıllık cirosu kadar. Polonya ve Vietnam bir buçuk, Meksika iki katımızdan fazla ihracat yapıyor. 110 bin ihracatçımız var ama ihracatımızın üçte ikisini bin firma yapıyor. Bin firma, 109 bin firmanın iki katı kadar ihracat yapıyor. Bu tablo düzeltilmeden ölçek ekonomisi yakalanamaz.
İki, katma değer. İhracat kilogram değerimiz 1,4 dolar. Japonya ve Almanya 4, Kore 3, Polonya 2,5. Biz ürüne hammaddeyi, enerjiyi, emeği, çevreye verdiğimiz zararı koyuyoruz; kilogram başına 1,4 dolar alıyoruz. Bu vasatlıktan sıyrılmanın yolu bilgiyi artırmak ve markalaşmaktır.
Üç, diplomatik-kurumsal çerçeve. Gümrük Birliği hâlâ 1996’nın anlaşması. Bu kadar yıl sonra hizmetler, kamu alımları, tarım, dijital pazar hâlâ dışarıda. AB üçüncü ülkelerle ticaret anlaşmaları imzaladıkça — Mercosur, Hindistan, sırada yenileri — Türkiye söz hakkı olmadan tek taraflı yükümlülüklere maruz kalıyor. IMEC (Hindistan–Ortadoğu–Avrupa Koridoru) projesinde Türkiye yok; Doğu Akdeniz ayağı İsrail’in Hayfa limanı, Avrupa ayağı Yunanistan’ın Pire limanı. “Türkiye’den geçmeyen koridor olmaz” denildi ama koridor geçti. Bu fiyaskodur.
Dört, pazar kompozisyonu. AB hâlâ en büyük ortak: 100 milyar doları geçen ihracatımızın %40’ı oraya. Yatırımların %60’ı oradan. Turizmin %40’ı oradan. Ama aynı zamanda Çin ile yaklaşık 45 milyar dolarlık dış ticaret açığımız var, toplam dış ticaret açığımızın yarısı. Rusya-Ukrayna savaşı, İran gerginliği, Hürmüz Boğazı riski — hepsi dış ticaret yollarımızı ve enerji maliyetlerimizi tehdit ediyor. Enerji ithalatı 63 milyar dolar hesaplanmıştı, şimdiki fiyatlarla 100 milyar doları bulma ihtimali var. Bu hesap savaştan bir hafta önce yapılmıştı; savaştan üç hafta önce konuyla ilgili bir bakan üstüne basa basa İran ile ABD arasındaki gerginliğin bir savaşa tırmanacağını düşünmüyorum demişti; bu derece bir öngörüsüzlükten söz ediyoruz.
Peki ne yapmalıyız? Yedi maddelik bir yol haritası önerebilirim.
Birinci, Gümrük Birliği güncellemesini stratejik öncelik olarak masaya koymak; hizmetler, tek dijital pazar, kamu alımları ve AB karar süreçlerinde söz hakkı talep etmek. Vize rezaletini de aynı masada çözmek. İkinci, Çin’le olan dış ticaret açığımızı stratejik bir sorun olarak ele almak; damping ve telafi edici vergileri sektörel analizle güncellemek, Çin’i Türkiye’de üretime yönlendirecek yatırım teşviklerini tasarlamak. Üçüncü, yakın-tedarik ve dost-tedarik fırsatını somut sektör planlarına dökmek; Avrupa’nın fabrikası, Ortadoğu’nun teknoloji üssü olmak hedefini somut bir yatırım çekme programına çevirmek. Dördüncü, IMEC’e ve benzeri küresel ekonomik koridorlara hızla müdahil olmak; tedarik zincirlerine, değer zincirlerine, ticaret yollarına eklemlenmek. Beşinci, hizmet ihracatı hamlesi — yazılım, dizi, mühendislik, sağlık, danışmanlık — bu sektörlerdeki döviz kazandırıcı faaliyetlere vergi ve altyapı teşviki sağlamak. Türk dizileri dünyayı fethetti; sıra Türk yazılımcılarında ve Türk mühendislerinde. Altıncı, sanayi bölgelerini limanlara demiryoluyla bağlayan bir lojistik hamlesi; kamyon sırtında ihracat devrini bitirmek, maliyetleri yarıya indirmek. Yedinci ve belki en kritiği, katma değer için AR-GE, patent, tasarım ve markalaşmaya ciddi kaynak ayırmak; yüksek teknolojinin ihracattaki payını mevcut %5 seviyesinden en az iki katına çıkarmak.

