Merkez solun duayenleri, bir zamanlar başında oldukları partilerin güç kaybetmesine mülteci sorununun sebep olduğunu düşünüyorlar. Hillary Clinton, Tony Blair ve İtalya eski başbakanı Matteo Renzi, geçtiğimiz günlerde Guardian’a verdikleri demeçlerde Avrupa’nın, sağ popülizmi önlemek adına mülteci sorununu kontrol altına alması gerektiğini vurguladılar. Seçimlere hazırlanan bir siyasetçinin veya bir köşe yazarının, liberallerin güçlerini yeniden kazanmasının yegâne yolunun sınırları kapamaktan geçtiğini söylemediği bir hafta geçtiğini görmek güç.

Mültecilere yönelik bu takıntılı tavır kendiliğinden meydana gelmedi. Bu durum, Fransa’da Sosyalist Parti (PS), İtalya’da Demokratik Parti (PD), Almanya’da Sosyal Demokratik Parti (SPD) gibi Avrupa’nın büyük merkez sol partilerinin çöküşünün; nativist, hatta otoriter bir söylemle eski işçi sınıfı oylarını resmen çalan, popülist radikal sağdaki yeni partilerin güç kazanmasına bağlayan inancı yansıtıyor. Bu nedenle merkez-sol siyasetçiler, işçi sınıfını geri kazanmak için yeni politikalar üretmeye çabalıyorlar. Avrupa Birliği’nde görev almış danışmanlardan Stephen Wall’a göre Blair, bu konudaki endişesini 2001 yılında “bir sonraki seçimi kaybetmeme sebebiyet verecek tek bir konu var, o da mülteci sorunu” diyerek dile getirmişti.

Bu yaklaşım yalnızca Clinton ve Blair’le sınırlı değil. Donald Trump’ın beklenmedik seçim zaferinin ardından Amerikalı liberaller, kuzeyli seçmeni geri kazanmanın yolunun beyazların mültecilere yönelik endişelerini benimsemek olduğunu öne sürmüşlerdi. Kuşkusuz, Clinton, Senato’da “yasadışı” göçle ilgili tedbirlere ve Meksika sınırı boyunca çit örmeyi de içeren sınır güvenliği politikalarına destek veren açıklamalar yaparken ve bu doğrultuda oylamalarda bulunurken Avrupalı sosyal demokratlar, 2000’lerin sonundan beri göç meselesinin gerçekçi bir biçimde ele alınması gerektiğiyle ilgili çağrılarda bulunuyorlardı.

Ancak 2015’te yaşanan sözüm ona mülteci krizinden bu yana, Avrupa’daki sosyal demokratların göçle ilgili endişelerini ifade etmek konusunda aceleci davranmaları, bu kaygıları paniğe dönüştürdü. Belçika’da Sosyalist Parti, geçtiğimiz sene yayınladıkları kapsamlı raporda Avrupa’ya yapılan göçün sınırlandırılması gerektiğini ifade ederken Almanya’da Sosyal Demokratik Parti’nin yeni lideri Andrea Nahles, ülkesinin bütün sığınmacılara ev sahipliği yapamayacağını belirtti. Danimarka’da Sosyal Demokratların göç konusundaki açıklamalarını, ülkede yaşayan Müslümanları Danimarkalılara paralel bir toplumda yaşamakla ve ülkenin refah devleti modelinin altını oymakla itham eden aşırı sağcı Danimarka Halk Partisi’nin açıklamalarından ayırt etmek hayli güç.

Merkezin solunda olma iddiaları görünüşle sınırlı kalan bu partilerin kullandıkları dilde yaşanan değişim, Batı’da son yıllarda tartışılan “sağ popülizme dur demek için ne yapmalı” sorusunun bir parçası. Bu yaygın düşünce çoğunlukla kendini sağda veya merkezde konumlandıran ve sayıları gün geçtikçe artan akademiklerin ve uzmanlar tarafından dile getiriliyor. Bu uzmanlara göre sosyal demokrat partiler ‘terk edilmiş” seçmeni göçü kısıtlayarak gözetmedikçe yok olmaya mahkûmlar. Bazı akademikler, günümüzde beyazları gözeten kimlik politikalarını savunacak kadar ileri gidebiliyor.

Göçe karşı alınacak sert tavrın sosyal demokrat partileri şanlı günlerine geri döndüreceğine ve sağın yükselişinin önünü keseceğine yönelik argüman, sosyal demokrat partilerin tarihsel rolünü yanlış biçimde ele almaya da yol açan iki basit ve yanlış kanıya dayanıyor.

Bunlardan ilki, sağ popülizmin yükselişinin ve geleneksel merkez-sol partilerin güç kaybetmesinin sebebinin çalışan seçmenin eskinin sosyal demokratlarını yeninin popülist radikal sağının nativist söylemi uğruna terk etmesi olduğu üzerine kurulu olduğu sonuç olarak bu iki durumun bir paranın iki yüzü olduğu düşüncesi. İlk hatayla yakından bağlantılı olan ikincisi ise günümüzde popülist radikal sağı destekleyen çalışan sınıfa mensup beyazların geçmişte sosyal demokrat partilere oy verdiği düşüncesidir.

Bu yanlış kanılar, sosyal demokratik partilerin tarihleriyle ilgili daha büyük bir yanlış anlaşılmadan çıkagelmektedir. Sosyal demokrasi; liberal demokrasi ve karma ekonomi çerçevesinde eşitlikçiliği ve sosyal adaleti savunan bir ideolojidir. Marxizmin sınıf çatışması kavramından esinlenen sosyal demokrasi, toplumdaki bütün marjinal grupları kalkındırmayı hedefler. Ancak sosyal demokratların, beyazların göç konusundaki kaygılarını gidermeye çalışması gerektiğini savunanlar, söz konusu partilerin –beyazlardan oluştuğunu varsaydığımız- çalışan sınıf için bir çıkar grubu olduğunu öne sürmektedir.  Merkez-sol’un yaşadığı güç kaybını ve popülist sağın yükselişini yanlış teşhis etmek, sosyal demokrasiyi yeniden canlandırmak adına yanlış bir yol haritası izlenmesine sebep olacaktır. Doğrusunu söylemek gerekirse merkezin solundaki partiler göç konusunda on yıllardır “sert” bir tavır takınmaya çalışmış olmalarına ve göçü sınırlandırmaya yönelik politikaları desteklemelerine rağmen bütün bunlar yaşadıkları güç kaybının önüne geçememiştir. 21. Yüzyılın başından beri, özellikle onu ekonomik kaygıların bir yan ürünü olarak görenler ve bir kültürel ters tepki olarak görenler arasında sağ popülizme nasıl karşılık verilmesi gerektiğiyle ilgili bir tartışma sürüyor. Ancak iki taraf da hatalı birer çözüm önerisi sunuyor, eğer sosyal demokrasi ayakta kalacaksa, onu temsil eden politikacılar, onlara eski kemik seçmenlerini geri kazandıracağını düşündükleri bir illüzyonun peşinden gitmektense esas değerlerini yeniden özümsemeliler.

Sosyal demokrasinin bahtını yeniden canlandırmanın yolu, çalışan sınıfa mensup beyazların bir bölümünün nativizm beklentisini tatmin etmekten değil; sosyal demokrasinin eşitlikçilik, sosyal adalet, dayanışma, sosyal güvenlik hakkı ve kapsamlı refah devleti gibi temel düşünce ve politikalarını benimsemekten geçiyor. Söz konusu değerler, 20. Yüzyılın ikinci yarısında, sosyal demokrasinin hâkimiyeti neoliberal düşünce ve politikalar tarafından otuz sene boyunca sarsılmadan önce, Avrupalıların büyük çoğunluğunun düşüncelerini temsil ediyordu.

Sosyal demokratik partilerin yaşadığı güç kaybını popülist radikal sağ partilerin yükselişine bağlamak ilk bakışta mantıklı gelebilir. Ancak iki durum arasında karşılıklı ilişki olması, aralarında sebep sonuç ilişkisi de olduğu anlamına gelmez. Öncelikle, bu ikisi aynı anda yaşanmadı. Daha da önemlisi, iki durumun da birbirinden bağımsız ortaya çıkış sebepleri var.

Batı Avrupa’daki sosyal demokratik partilerin oy oranlarına göz attığımızda bu oranların 1950’lerde yüzde 30’lara yükseldiğini ve 1980’lere kadar stabil kaldığını söyleyebiliriz. 1990’ların sonlarında bu oranların yüzde 30’ların altına gerilediğini, 2000’lerde keskin bir düşüş yaşadığını, günümüze geldiğimizde ise yüzde 20’lerin biraz altında olduğunu görüyoruz.

Oy oranları yüzde 1 civarında seyreden popülist radikal sağ partiler, 1980’lerin başına kadar Batı Avrupa siyasetinde herhangi bir önem taşımıyorlardı. 1990’lı yıllara geldiğimizde bu oran biraz artarak yüzde 5’e yükseldi. Ancak bu sırada sosyal demokratik partilerin yaşadığı düşüş, popülist partilerin büyümesine neden olmadı. Popülist radikal sağ partiler, 2000’lerde yeniden güç kazanmaya başladılar ve günümüzde oy oranları bir miktar daha artarak aşağı yukarı yüzde 10’larda seyrediyor.

Bu grafik, Batı Avrupa genelindeki ortalama oy oranlarını gösteriyor, ancak konuyu ülkeler özelinde ele aldığımızda popülist radikal sağın yükselişinin sosyal demokratik partilerin yaşadığı güç kaybına sebep olmadığını görmek kolaylaşıyor. Popülist radikal sağ, örneklerin büyük çoğunluğunda merkezin solundaki partilerin yaşadığı güç kaybından bağımsız olarak yükseliyor, geri kalan örneklerde ise merkezin solundaki partilerin yaşadığı keskin düşüş, daha ortada büyük bir radikal sağ popülist parti yokken başlıyor.

Avrupa’nın en başarılı popülist radikal sağ partisi İsviçre Halk Partisi, 1995 ve 2015 yılları arasında oy oranlarını yüzde 14,9’dan yüzde 29,4’e çıkararak oylarını neredeyse ikiye katladı. Aynı zaman diliminde İsviçre Sosyal Demokratik Partisi oy oranında yalnızca yüzde 3’lük bir kayıp yaşadı. Almanya’da Sosyal Demokratik Parti’nin oy oranlarındaki düşüş 1998 yılında başladı, en büyük kaybı yaşadığı 2009 senesinde ise popülist radikal sağ parti Almanya İçin Alternatif’in kurulmasına daha dört sene vardı.

2002 yılında sağ popülist oluşum Pim Fortuyn Listesi’nin yükselişiyle darbe alan Hollanda İşçi Partisi, bir sene içinde toparlanmayı başarmıştı. Partinin 2002 yılındaki seçim performansının dörtte üçüne tekabül edecek biçimde oylarının yüzde 19,1’ini kaybederek tam anlamıyla çöküş yaşadığı 2017 yılında Geert Wilders’ın Özgürlük Partisi’nin en parlak senesi olan 2010’un üstünden yıllar geçmişti. Dahası, PVV’nin ve yeni kurulan Demokrasi Forumu’nun (FvD) temsil ettiği birleşik aşırı sağ, 2017 yılında oy oranlarında 4,9 puanlık, küçük bir artış sağlamıştı. Bunların yanında İspanya’da popülist radikal sağ parti Vox’un yükselişinden önce neredeyse ikiye bölünen Sosyal Demokratik Parti, Vox’un yüzde 10,3’lük oy oranıyla meclise girdiği 2019 seçimlerinde oylarını yüzde 22,6’dan yüzde 28,7’ye çıkarmayı başardı.

Bütün bunları sosyal demokratik partilerin yaşadığı güç kaybına, popülist radikal sağ partilerin yükselişinden farklı sebeplerin yol açtığını söyleyerek basitçe açıklayabiliriz. Her şeyden evvel, sosyal demokratik partilerin yaşadığı güç kaybımın endüstriyel ekonomilerin birer hizmet ekonomisine dönüşmesi sonucunda meydana geldiğini söylemek gerek. Bu durum, geleneksel iş türlerinde ve toplumdaki çalışan kişi sayısında ciddi bir düşüşe neden oldu. Sayısı azalan bir çalışan sınıfla ve büyüyen bir orta sınıfla karşı karşıya kalan sosyal demokratik partiler, politikalarını orta sınıfa yönelik oluşturmaya ve çalışan sınıfı ikinci plana atmaya başladılar. Bill Clinton’ın 1992 Başkanlık seçimlerinde partiyi merkeze çekme konusundaki başarısından ilham alarak 1994’te İşçi Partisi’ni New Labour’a (Yeni İşçi Partisi) dönüştüren Tony Blair, kültürel bakımdan çokkültürlülüğü, ekonomik bakımdan neoliberal küreselciliği ve ulusal bakımdan AB entegrasyonunu merkeze alan bir yeni bir yaklaşım benimsedi.

Dahası Blair, siyaseti, sonuçta herkesin kazançlı çıktığı ve ortak akla dayalı çözümlerin üretildiği pragmatik bir yaklaşımla siyasi niteliğinden bağımsız olarak ele almaya başladı. Söz konusu yaklaşım, Hollanda’nın PvdA’sı tarafından ve siyasete “yeni merkez” (die neue mitte) kavramını getiren Gerhard Schröder’in o dönem liderliğini yaptığı Almanya Sosyal Demokratik Partisi gibi Avrupa’nın diğer sosyal demokratik partilerince de benimsendi. Bir süre sonra Fransa’da Sosyalist Parti ve Güney Avrupa’daki bazı sosyal demokratik partiler de kervana katıldı.

1990’larda sosyal demokratik partiler küçük düşüşler yaşasalar da radikal sağcı partilerde oy artışı gözlemliyoruz. Asıl büyük dönüşüm ise 2000’lerde, özellikle de 11 Eylül saldırılarından sonra başladı. “Terörizmle savaş”ın siyasal altyapısı oluştururken kullanılan yöntem; göç, İslam ve güvenliğin 21. Yüzyılın başat konuları haline gelmesine neden oldu. Birçok Avrupa ülkesinde, ekonomik kavramlarla değil de kültürel kavramlarla tanımlanan yeni siyasal düzen, Yeşillerin soldaki, radikal popülist sağcıların ise sağdaki ana güçler olmasını sağladı.

Popülist radikal sağ partilerin liderleri, günümüzde “gerçek emekçilerin” esas temsilcileri sıfatıyla eskinin sosyal demokratik “işçi sınıfı partileri”nin ardılları olarak görülmekten çok memnunlar. Mesela AfD’nin eski lideri Frauke Petry, “AfD’nin yeni SDP olmayı hedeflediğini” açıkça ifade etmişti. Trump’ın eski danışmanlarından Steve Bannon, Bernie Sanders’ı destekleyen birçok kişinin 2020’de kendilerine oy vereceklerini söylüyor.

Ancak bu emel dahi, çalışan seçmenin tarih boyunca değişen oy tercihiyle ilgili yanıltıcı bir varsayım içermektedir. İkinci Dünya Savaşı’ndan beri, Batı Avrupa’daki çalışan sınıfın bir bölümünün sosyal demokratik partilere ve küçük bir kısmının komünist partilere oy verdiğini, ama toplumun aynı kesiminin ciddi bir bölümünün daima sağcı partilere oy verdiğini söylemek doğru olacaktır.

Popülist radikal sağın 1980’lerdeki yükselişinin ardından seçmen tabanı kaydı ve dönüşüm geçirdi. Bu gelişmeler süresince çalışan sınıfa mensup beyaz seçmenin önemli rol oynadığını, ancak tabandaki baskın bileşen olmaktan uzak olduklarını ifade etmek gerekiyor. 1980’lerde radikal sağ partilerin küçük bir bölümünün kemik seçmeni vardı. Toplam seçmenin yüzde 5’ini geçmeyen bu kitleler, farklı sosyal çevrelerden gelmekteydi ve birbirinden farklı oy verme davranışlarına sahiptiler. Belçika’da Felemenk Bloğu, Fransa’da Ulusal Cephe gibi partiler genellikle serbest çalışanlar arasında güçlü olsalar da mavi yakalıları ve beyaz yakalıları da yanlarında çekmeyi başarmışlardı. Kendilerini hem sağa hem de sola karşı birer alternatif olarak tanıtan popülist sağcı partilerin her iki taraftan da oy kazanmalarının yanı sıra ilk defa oy kullanan veya normalde sandığa gitmeyen seçmeni de taraflarına çekmeleri şaşırtıcı değildir.

Bazı popülist partiler 1990’larda yüzde 5’le yüzde 15 arasında değişen daha başarılı sonuçlar sergileseler de seçmen profillerinde gözle görülür bir değişim gözlemlenmektedir. Bu partiler, ana seçmen kaynaklarını oluşturan orta sınıfın yanında çalışan sınıftan da destek görmeye başlamışlardır. Popülist radikal sağcı partiler üzerinde yapılan akademik çalışmaların öncülerinden Hans-George Betz, “popülist radikal sağ’ın proleterleşmesi” tanımını ortaya koyan ilk kişidir.

Çalışan sınıfın oylarının, popülist radikal sağa kaydığına yönelik 1990’larda ortaya çıkan algı, bu partilerin propagandalarında kullandıkları dili değiştirmeleri sonucunda daha da güçlendi. Bu partilerin çoğu, geçmişte düşük vergilendirme ve özelleştirme gibi neoliberal politikaları savunsalar da günümüzde şovenist refah devleti politikalarının destekçisi haline geldiler. Bu politikalar, sadece ama sadece “kendilerinden olanlara” büyük fayda sağlamak üzerine kuruludur.

Sonuç olarak, Fransa’da Ulusal Cephe ve Avusturya’da Özgürlük Partisi gibi daha başarılı popülist radikal sağ partilerin seçmenleri, sınıf yapısı bakımından 1990’lardaki geleneksel sosyalist ve sosyal demokratik partilere daha çok benzemeye başladı. 21. yüzyılın eğilimiyle ilgili yazılan popüler ve akademik makalelerde söz konusu başarılı popülist radikal sağcı partiler çalışan sınıfın partileri olarak anılmaya başlandılar. Çünkü bu partiler; çalışan sınıfa mensup beyazlara ve halka daha çok hitap eden partiler arasında yer alıyorlardı. Batı Avrupa’daki sıradan bir radikal sağ seçmen, bundan böyle genç, az eğitimli ve çalışan sınıftan bir erkek olarak tasvir edilecekti.

Ancak bu durum bizlere yanıltıcı bir görüntü çiziyordu; çalışan sınıfa mensup genç seçmen, kuşkusuz, popülist radikal sağ partilerin seçmenleri arasında -toplum gelenindeki yerlerine kıyasla- ciddi bir yer tutuyordu. Buna rağmen söz konusu partilerin seçmeni içinde anca bir ekseriyet meydana getirebiliyor, çoğunluğu oluşturamıyorlardı.

Doğrusunu söylemek gerekirse, popülist radikal sağ partilerin oylarının çoğu çalışan sınıftan gelmiyor ve çalışan sınıfa mensup seçmenin büyük çoğunluğu popülist radikal sağa oy vermiyor. Geçtiğimiz yıl yapılan bir araştırmaya göre üretim işçilerinin yalnızca yüzde 31’i ve hizmet işçilerinin yüzde 23’ü, 2000 ve 2015 yılları arasında Batı Avrupa’daki popülist radikal sağcı partilere oy verdiler. Seçmenlerinin sırasıyla yüzde 45 ve yüzde 48’i çalışan sınıfa mensup seçmenlerden meydana gelen Fransa’nın Ulusal Cephesi ve Avusturya’nın Özgürlük Partisi haricinde bu sayılar diğer popülist radikal sağcı partiler için ziyadesiyle düşük. Örneğin İtalya’da Kuzey Ligi’nde bu oran yalnızca yüzde 17.

Dahası, anketler gösteriyor ki popülist radikal sağ partiler esasen sosyal demokratik partilerin seçmenlerinden oy almıyor. Sosyal demokratik partilere oy vermeyi bırakan seçmenler de öncelikli olarak popülist radikal sağcı partileri tercih etmiyor.

2017 Almanya genel seçimlerinde oy oranı yüzde 25,7’den yüzde 20,5’e düşen SPD (Almanya Sosyal Demokratik Partisi), bu oyları AfD’ye değil, diğer ana akım siyasi partilere kaybetti, SPD’nin seçmeninin bir bölümü de sandığa gitmedi. Bundestag’a ilk defa, oyların yüzde 12,6’sını alarak 94 sandalye ile giren AfD’nin, Angela Merkel’in merkezin sağındaki Hristiyan Demokrat Birliği’nden, sandığa gitmeyen seçmenden ve başta aşırı sağcı Ulusal Demokratik Parti olmak üzere diğer partilerden aldığı oy sayısı, SPD’den aldığı oy sayısından bir hayli fazlaydı.

Benzer örnekleri Hollanda’da ve İtalya’da da görebiliriz. Hollanda’da PvdA, 2017’de oylarının yüzde 25’ten yüzde 6’ya düşmesiyle birlikte büyük bir hezimet yaşamış, ancak seçmeninin büyük bölümünü popülist radikal sağcı PvD ve PVV’ye değil; yeşillere, radikal sola ve sosyal liberal partilere kaybetmişti. Bir sonraki sene İtalya’da yapılan seçimlerde Matteo Renzi’nin liderliğindeki Demokratik Parti’nin fazlasıyla güç kaybetmesine rağmen seçmeni, Matteo Salvini’nin Kuzey Ligi’ne kaymamıştı. Kuzey Ligi, oylarının büyük bölümünü diğer sağ partilerden ve ilk defa oy kullanan seçmenden almıştı.

Bütün bu örnekler popülist radikal sağ partilerin yakın zamanlardaki büyümesini, bu partilerin 1990’lardaki ilk genişleme süreçlerinin aksine, çalışan sınıfa mensup seçmeni kazanmakla açıklayamayacağımızı gösteriyor. Asıl üstünde durulması gereken mesele, ana akım yorumcuların ve politikacıların, 11 Eylül ve “mülteci krizi” gibi konularda popülist radikal sağın söylemlerini –ve “çözümlerini”- ana akım siyasi tartışmalara taşımaları ve bunların kamuoyunun geniş kesimlerince kabul görmelerine sebep olmalardır. Sonuçta popülist radikal sağcı partiler arasında en başarılı olanlar “çalışan sınıf partileri” değil Volksparteien, yani yalnızca çalışan sınıfı temsil etmekle yetinmeyen halk partileridir.

Bu yalnızca akademik düzlemle sınırlandırılacak bir tartışma değildir. Popülist radikal sağcı partilerin seçmenleriyle ilgili kavram yanılgıları, merkez sol siyaset için ciddi sonuçlara yol açmaktadır zira bu yanılgılar, birçok sosyal demokratik partiyi popülist radikal sağa karşı yanlış stratejiler izlemeye sürüklemiştir.

“Üçüncü Yol”un sosyal demokratların seçim hezimetlerini aslında yalnızca kısa bir süreliğine ertelemiş olduğu ortaya çıkınca sosyal demokratlar arasında yeni arayışlar baş gösterdi. Ancak bu arayışların büyük çoğunluğu “terk edilmiş” çalışan sınıfa mensup beyaz seçmeni “geri kazanmak” üzerine kuruluydu.

Bu yaklaşım çoğunlukla, liberallerden ve sosyalistlerden meydana gelen iki rakip kanat tarafından temsil edilmekteydi. İki kanadın da sosyal demokratik partilerin yaşadığı güç kaybının ve popülist radikal sağın yükselişinin ana sebebiyle ilgili farklı görüşleri vardı. Ancak iki taraf da sosyal demokratların bu süreçteki en önemli görevinin çalışan sınıfı geri kazanmak olduğu konusunda hemfikirdiler.

Bu tartışmanın bir örneği Trump’ın seçim zaferinin ardından Amerika’da gerçekleşti. Soru şuydu: Michigan’daki ve Ohio’daki beyaz seçmenin oy tercihlerini değiştirerek Trump’ı desteklemelerinin nedeni maddi bakımdan sorun yaşıyor olmaları mıydı (“ekonomik kaygılar”) yoksa bu desteğin arkasında ırka ve etnisiteye dayalı üstünlükçülük mü yatıyordu (“kültürel geri tepme”)?

Liberaller, çalışan sınıfa mensup beyaz seçmenin popülist radikal sağ partilere olan desteğini kültürel geri tepmeye dayandırmaya meyillilerdir, fakat ekonomik sebeplerin de bunda rol oynadığını reddetmezler. Bunun doğru olduğunu pek yakında göreceğiz. Ancak bu soruna verdikleri cevaplar nafile olmakla beraber mesele sıklıkla milliyetçilik üstünde hak iddia edip onu iyileştirme çağrısında bulunmaya ve buradan da göçü sınırlandırmaya gelmektedir.

Liberallerin büyük bölümünün, günümüzde demokrasiye yönelik en büyük tehdit olarak görülen “popülizme” yapılan saldırılarda ön safta yer almalarına rağmen birçok tanınmış liberal, popülist radikal sağın ana yapısını kabul ettiklerini dolaylı yoldan ifade etmişlerdir. Almanya’da SPD’ye on yıla yakın süre boyunca liderlik eden Sigmar Gabriel, Clinton’ın 2016 yılında Trump’a karşı kaybetmesinden çıkarılacak dersin “ülkenin kuzeyindeki ağır sanayi bölgelerinde yaşayan emekçilerin desteğini kaybedenleri, California’daki ’hipsterların’ kurtaramadığı” olduğunu söylemişti. Bu söylem, yazar David Goodheart tarafından popülerleştirilen, “bir yerler” ve “her yer” arasındaki basitleştirilmiş politik dikotomiden pek farklı değil.

Kendisiyle aynı ismi taşıyan ve göç konusunda ilerici bir yaklaşım sergilemeyi amaçlayan Küresel Değişim Enstitüsü’nün kurucusu Tony Blair gibi liberallere göre popülist geri tepmenin ve neoliberalizmin yayılmasının öncesinde görece daha eşit bir toplum yapısına sahip Batı Avrupa toplumlarında yarattığı geniş çaplı ekonomik eşitsizliğin sebebi “insanların Avrupa’ya göç ile ilgili zararlı olarak gördükleri şeyler,” neoliberal küreselleşme değil.

Bu, sosyal demokratlar ve popülist radikal sağcıların aşina olduğu bir hikâyedir. Sosyal demokratlar, beyaz ve nativist olup çalışan sınıftan gelenleri ifade eden “halk”ın isteğinin karşısında açık sınır politikalarını desteklediler. Popülist radikal sağcı siyasetçiler on yıllardır, sosyal demokratik partilerin, göçmenlerden ve Müslümanlardan yana tavır alarak çalışan sınıfa mensup beyazlara ihanet ettiği iddiasında bulundular. Yine aynı siyasetçilere göre Müslümanlar ve göçmenler, sosyal demokratik partilerin yeni seçmen kitleleriydi. Aslında sosyal demokratik partilerin göçmenlerle ve çokkültürlülükle çok daha karmaşık ilişkileri var.

Sosyal demokratik partilerin çoğu, özellikle 1980’lerde ve 1990’larda göçmenliği ve çokkültürlülüğü açıkça destekliyorlardı. “Dikkat Irkçılık Var”ın kurucu genel başkanının daha sonra Sosyalist Parti’nin birinci sekreteri olduğu Fransa gibi birçok Batı Avrupa ülkesinde siyasi partiler ve ırkçılık karşıtı hareketler arasında sıkı ilişkiler vardı ve sosyal demokratlar, aşırı sağa karşı verilen mücadelenin öncüleriydiler.

Ancak Batı Avrupa’daki sosyal demokratik partiler, konu esas politikalarına alakalı daha az destekleyici bir tavır içerisine girdiler. Bu sırada ülkelerinin Amerika veya Kanada gibi birer “göç ülkesine” görüştüğünü ne fark edebildiler, ne de kabullenebildiler. Bütün bunların yanı sıra sosyal demokratik partiler ekonomik sebepli göçlere (örneğin 1970’lerin başındaki petrol krizi) ve siyasi sığınmacılığa (örneğin Yugoslavya iç savaşının sonunda, 1990’larda) karşı kısıtlamaları açıkça ya da dolaylı yoldan desteklemişlerdi.

Benzer olarak, sosyal demokratik partilerin çokkültürlülüğe olan desteği de çoğunlukla sembolik nitelik taşımaktaydı. Hiçbir sosyal demokratik parti, çokkültürlülüğe sosyal demokrat bir bakış açısı getirmek bir yana, bununla ilgili tutarlı politikalar üretme konusunda dahi başarılı olamamışlardır. Blair’in siyasi mirası bu duruma iyi bir örnektir. Göç Politikaları Enstitüsü’nden Will Sommerville, Blair’in ve New Labour’ın ekonomik sebepli göçün kapsamını genişlettiklerini, ancak toplumun önünde “ilticaya ve güvenliğe yönelik daha sert ve daha kısıtlayıcı bir yaklaşımı” savunduklarını ileri sürüyor.

Blair’in yaklaşımı, sosyal demokratik partilerin göçün siyasete alet edilmesindeki artışa ne şekilde tepki gösterileceği konusunda kafalarının ne kadar karışık olduğunu birçok yönden aydınlatmaktadır. Üçüncü yol fikri terk edilip, merkezin solunda yer alan partilerin güç kaybının önündeki engel ortadan kalkınca bu partiler, merkezin sağında yer alan partilerin yaptığı gibi bir “kooptasyon” stratejisi uygulamaya başladılar. Diğer bir deyişle, popülist radikal sağın eğildiği meseleleri ele alarak bu fikirleri destekleyen partileri marjinalize etmeye çalıştılar. 11 Eylül’de meydana gelen terör saldırıları sonrasında daha gerçekçi göç politikaları oluşturma çağrıları ve (çoğunlukla) Müslüman göçmenlere yönelik daha sıkı uyum politikaları uygulanmasına yönelik çağrılar güçlendi. Gordon Brown’ın 2007 yılında yaptığı “İngiliz işçiler için İngiliz işleri” başlıklı konuşmayı hatırlayın, orada popülist radikal sağa açık bir mesaj verilmesi amaçlanmıştı. Fransa’da da Ulusal Cephe, 1970’lerdeki kampanyalarında benzer bir slogan kullanmıştı.

Solun, bu bocalayan liberal yaklaşımın yerine sunduğu alternatif, kendilerini açıkça “demokratik sosyalist” olarak tanımlayanlardan geliyor. Demokratik sosyalistler, Belçikalı siyaset teorisyeni Chantal Mouffe’un ve rahmetli kocası, Arjantinli Ernesto Laclau’nun öncülük ettiği “sol popülizm” düşüncesini benimsediklerini kamuoyundan saklamıyor. Mouffe ve Laclau, üçüncü yolun, siyaset içi çatışmayı ve partizanlığı bitirmeye yönelik amaçlarına yaptıkları eleştirilerle ve özellikle Latin Amerika’daki ve Güney Avrupa’daki bütün bir solcu akademik ve politikacı kuşağını etkileyen post-Marxist “radikal demokrasi” çağrılarıyla tanınmaktadır.

Laclau’nun 2014’teki vefatından bu yana Mouffe, yeni sol popülizmin görünür yüzü ve bayraktarı haline geldi. Sol Bir Popülizm İçin adlı son kitabında Mouffe, sol ve popülizm terimlerini olabildiğince geniş anlamlı olarak kullanıyor ancak bu kelimelerin ikisini de açıkça tanımlamıyor. Mouffe’un ana argümanı, solun, siyaseti yeniden siyasileştirerek neoliberal mutabakatı sekteye uğratması gerektiği üzerine kurulu. Mouffe’a göre karşıt gruplar arasında ihtilaf ve çatışma, siyasal hayatın temelinde mevcuttur. Ortodoks Marxistlerin aksine Mouffe, bu çatışmanın sınıfların geleneksel “fay hatları” üzerinde, hatta herhangi bir “fay hattı” üzerinde, gerçekleşmemesi gerektiğini öne sürer. Bunun yerine sol, bilerek ve isteyerek muğlak halde bırakılmış, ilerici amaçların ve sıkıntılarının en geniş çerçevede uzlaşacağı biçimde tasarlanmış bir sistem karşıtı program etrafında birleşmelidir.

Mouffe ve bu sol popülist stratejinin diğer destekçileri, İspanya’da Podemos’un ve Yunanistan’da Syriza’nın ekonomik kriz patlak verdikten birkaç sene sonra kazandıkları seçim başarılarını ilericiliğin yeni şafağı olarak görüyorlar. Hatta Mouffe, Podemos’un liderlerinden Íñigo Errejón ile birlikte bir kitap bile yayınladı. Fakat o günden bu yana, Avrupa Birliği’ne boyun eğen Syriza, Avrupalı sol popülistleri hayal kırıklığına uğratırken bu sırada Podemos, kişisel ve siyasi çatışmalar sonucunda ivmesini kaybetti. Mouffe artık eskinin uyumlu sosyal demokratı, şimdinin asi sol popülisti Jean-Luc Melenchon’a umut bağlıyor.

Mouffe her ne kadar Sarah Wagenknecht ve Almanya’da kurduğu yeni hareket Aufstehen (Ayağa Kalk) gibi bazı sol popülistlerin “yumuşak nativizminden” uzak durmaya çalışsa da beyaz, çalışan sınıfa mensup seçmenin oylarını, özellikle de üçüncü yolun radikal popülist sağa kaybettiği kesimi hedeflediği açıktır. Mouffe, kendisiyle yapılan söyleşilerde şöyle söylüyor: Vatandaşlar sandığa gittiklerinde önlerindeki seçenekler arasında fark görmüyorlar. Sağ popülizmin gelişimine yol açan tam olarak bu. Marine Le Pen, kitlelerin yüreğine dokunuyor, onlara yaşadıkları sorunların temelinin yabancılar olduğunu anlatıyor. Bizlerin, eşitlik temeline dayalı bir karşıt söyleme ihtiyacımız var.

Sol popülistler, çalışan sınıfa mensup beyaz seçmenin popülist radikal sağcılara oy verme sebeplerinin kültürel geri tepmeye değil, ekonomik kaygılara dayandığı varsayımını paylaşıyorlar. Dolayısıyla, sol onlara daha iyi bir sosyo-ekonomik alternatif sağladığı zaman İslam’ın ve Müslümanların varlığını –ve onlar üzerinden kurulan söylemleri- umursamayacaklar.

Ancak, Amerikalı siyaset sosyoloğu Seymour Martin Lipset’in 60 yıldan uzun süre önce gösterdiği gibi çalışan sınıfın bir bölümü otoriter ve nativist fikirlere sahipler. On yıllarca süren araştırmalar sonucunda çalışan sınıfa mensup nativist seçmenin oy motivasyonu, aynı popülist sağı destekleyen diğerleri gibi, öncelikle göç karşıtlığına ve İslam’a dayanıyor. Bir başka bir deyişle söz konusu seçmen için kültürel geri tepme, ekonomik kaygılardan önce geliyor.

Blair ve Clinton gibi liberal popülistlerin, radikal popülist sağa oy veren seçmenin oy motivasyonunu sol popülistlerden daha iyi anlıyor olabilecekleri düşünülse de, sundukları çözüm önerileri sorunu daha da kötü hale getirdi. Akademik araştırmalar sıklıkla gösteriyor ki ana-akım partiler, radikal sağın sorunlarına el koymak isterken kendileri sağa kayıyorlar. Bu yaptıkları, popülist sağ partilere zarar vermiyor, aksine onları güçlendiriyor. Dahası, bir başka araştırmaya göre bu çaba, sosyal demokratik partilerin kan kaybını da durdurmuyor.

Durup düşününce her şey anlaşılabilir bir hal alıyor. Ana akım partiler, göç meselesini bir sorun olarak öne çıkarmakla, göç ve göçmenlerle ilgili olumsuz tasvirleri pekiştirmekle, yalnızca ana sorunu güçlendirmiş ve popülist radikal sağın ekmeğine yağ sürmüş oluyorlar. Dahası, popülist radikal sağcı seçmen yalnızca nativist değil, ayrıca popülistler. Bu da sosyal demokratik partilerin “göç realizmi” söyleminin günün sonunda neden işe yaramayacağını açıklıyor. Sosyal demokratik partiler, daha sert göç ve uyum politikalarını olan desteklerine yalnızca lafta bırakmasa bile çalışan sınıfa mensup olup göçe karşı olan ve dikkat çekici bir sorun konu seçmenin çoğu, özellikle sosyal demokratik partilerin –genel olarak ana-akım partilerin- güvenilmez olduklarını düşünmeye devam edeceklerdir. Doğrusu, çalışan sınıfa mensup seçmenin sağa kayması, popülist radikal sağa oy vermenin en etkili tercih olduğunu tasdik ediyor zira bu oy tercihi, ana akım partilerin politikalarını uygulamalarının önünü kesiyor.

Sosyal demokrasi, 21. yüzyılda seçmeni yeniden etrafında toplamak istiyorsa, hem liberal hem de sol popülizmin ötesine geçmeli. Jeremy Corbyn’in İngilitere’de, Bernie Sanders’ın ise Amerika’daki şaşırtıcı başarıları, sosyal demokrasinin yeniden doğuşuna yönelik bir beklentinin oluştuğunu gösteriyor.

Ancak sosyal demokrasi, yeniden canlanıp kendini 21. yüzyıla hazırlamadan önce, kendisinin popülist radikal sağın günümüzde açıkça savunduğu siyasi model içindeki yeriyle ilgili bir karara varmalıdır. Sosyal demokrasi, hiçbir zaman açıkça beyazların üstün olduğunu iddia eden bir tavır içine girmemiş olabilir, ancak yarattığı siyasi sistem ve refah devleti; beyaz, yerel işçileri, beyaz olmayan “misafir işçilere” tercih eden bir toplumsal sistem üzerine kuruludur ve ekmeği evin erkeğinin getirdiği, erkek egemen bir anlayışı benimsemiştir. O günden bu yana, bahsedilen temel örneklerde bir değişikliğe gidilmedi.

Sosyal demokrasi, ideallerini tüm çalışanları kapsayacak şekilde yeniden tasarlama yolunu seçmeli ve toplumda zayıf olan bütün grupların ve bireylerin, sınıflarına, ırklarına veya cinsiyetlerine bakılmaksızın dayanışma içinde olduğu eşitlikçi bir ideoloji olan Avrupa sosyal demokrasinin pratiklerinden kopup yüzünü teoriye çevirmelidir. 21. yüzyıl Batı Avrupa’sında, sayısı gün geçtikçe azalan çalışan sınıfın büyük bir bölümü kadınlardan ve beyaz olmayanlardan (ya da göçmen ailelerden gelenlerden) oluşacak.

Dahası, bugünün şartlarına göre geleneksel bir fabrika işçisinin, güvende olduğu ve iyi kazandığı kalıcı bir işle, geçmişe kıyasla daha ayrıcalıklı konumda olduğunu söyleyebiliriz. Neoliberal küreselleşmenin hüküm sürdüğü bir dünyada, bu klasik işleri yalnızca fakir ülkelerden gelen yabancılara yaptırılmadı, bunun yanında yerlerine iş güvenliğinin olmadığı istikrarsız pozisyonlar getirildi. Sosyal demokrasinin 21. yüzyılda mücadele edeceği en büyük zorluk, sözüm ona “prekarya”nın ekonomik ve sosyal adaleti amaçlayan bir hareket etrafında toplamaktır. Bunun hala eskinin “çalışan sınıf” başlığı altında gerçekleştirilip gerçekleştirilemeyeceği de başka bir muammadır. Bu noktada önem arz eden konu oluşturulacak kimliğin etno-nasyonal kimliğin değil, sosyo-ekonomik çıkarların üstüne kurulmasıdır.

Günümüzde yaşadığımız krizin sosyal demokratik ideallerle değil bizzat sosyal demokratik partilerle alakalı olduğu vurgulamak büyük önem taşıyor. Sosyal demokratik partilerin bitmek bilmeyen biçimde yenildiği bir dönemde bu yorumda bulunmak hayal gibi gelebilir, fakat sosyal demokrasi ayakta duruyor. Hatta hayatımın başka hiçbir döneminde sosyal demokrasinin geleceğiyle ilgili böylesine ateşli tartışmaların yaşandığını hatırlamıyorum. Doğrusunu söylemek gerekirse bu tartışma özellikle Amerika’da “demokratik sosyalizm” gibi hatalı bir terim kullanılarak gerçekleştiriliyor. Buna rağmen sosyal demokrasi, yalnızca eskinin ilericilerinin toplantı yaptığı “salonlarda değil’ her yerde güçlenerek geliyor.

Geleneksel sosyal demokratik politikaların çoğu, Avrupa ve Kuzey Amerika toplumlarının büyük bölümü tarafından destekleniyor. OECD’nin 21 üye ülkede yaptığı bir araştırmaya göre bu ülkelerde yaşayanların büyük çoğunluğu zenginlerin, fakirlere yardım amacıyla daha yüksek vergi ödemesi gerektiğini savunuyor. Toplumun yüzde 54’ü, devletin onlara daha yüksek emekli maaşı sağlamasını, yüzde 48’i ise daha iyi sağlık hizmeti sağlamasını bekliyor. Devletin vatandaşlarına temel gelir güvencesi vermesi gerektiğini savunanların oranı ise yüzde 37.

Bunlara rağmen sosyal demokratik partiler seçmen desteğini kaybetmeye devam ediyorlar ve yukarıda sayılan çoğu politikanın kurumsal ifadesi olan refah devleti durmadan dağılıyor. Çünkü zengin ve güçlü bir refah devleti kurmak amacıyla zengini daha yüksek vergilere maruz bırakmak, ideolojik egemenliğini 1980’lerde neoliberalizme kaybeden sosyal demokrasiye işaret eder.

Neoliberalizm yalnızca bir ekonomik sistem değil, aynı zamanda insanların siyasete bakış açısını kökten değiştirmiş bir ideolojidir. Açıkçası, neoliberalizmin bir ekonomik programdan ziyade bir ideoloji olarak daha başarılı olduğunu iddia etmek mümkün. Faal vatandaşlar, kamu sektörünün, özel sektöre kıyasla kullanışsız bir alternatif olduğunu ve kişiler veya şirketler arasındaki rekabetin ideal toplum yolunda en iyi model olduğunu düşünen pasif tüketiciler haline geldiler.

Sonuç olarak, sosyal demokratik partilerin sandıktan yeniden güçlü çıkabilmesi için, sosyal demokratlar, neoliberal toplumla ilgili varsayımlara meydan okumalı ve eşitlikle dayanışma ile ilgili düşüncelerini yeni bir ortak akıl ışığında yeniden inşa etmelidir. İtalyan Marxist düşünür Antonio Gramsci’nin neredeyse bir asır önce açıkladığı gibi, siyasal egemenlik ancak kültürel egemenliğin arından sağlanabilir. Sosyal demokratik partilerin seçmenin önüne sosyal demokratik politikalar sunabilmesinin tek yolu, halkın sosyal demokrasinin temel değerlerini desteklemesinden geçmektedir. Hatta sosyal demokrasinin asli değerleri toplumda geniş destek görmediği sürece, halka hitap eden politikalar bile başarısız olacaktır.

Sosyal demokrasinin fikri egemenliğinin yeniden inşa edilmesi planı, halkın -sosyal demokratik olanlar da dâhil- var olan siyasal partilerin dışında kalan kısmının da mobilizasyonuyla mümkün olacaktır. Bu partiler çoğu ülkede, “hakiki” sosyal demokrasinin altın çağını yaşadıklarını düşündükleri üçüncü yolun zirvede olduğu yıllarda üye olmuş kişiler tarafından yönetilmektedir. Benzer olarak bahsettiğimiz ideolojik yenileştirme, -sosyal demokrasiyle örtüşen, fakat ondan temel anlamıyla farklı projeler olan- Yeşiller ve “radikal sol” partilerle işbirliği içinde, fakat onlardan bağımsız olarak yapılmalıdır.

Sosyal demokrasinin yeniden doğuşu, evvela seçim siyasetinin dışına odaklanacak yeni bir kültürel ve siyasi altyapı gerektirmektedir. Bu altyapı, özellikle sosyoekonomik kaygılar üzerine eğilen ilerici azınlık oluşumlarını, yerel halk içinde örgütlenmiş yeni taban örgütlenmelerini ve günümüzde her ne kadar güç ve katılım bakımından zamanla zayıflamış olsa da çalışan halkla hala iyi ilişkiler kurmayı başaran sendikaları içinde barındırmalıdır.

Kısacası, sosyal demokrasiyi yeniden canlandırmanın yolu, mevcut siyasi partilerden daha güçlü, daha cesur ve daha canlı bir yeni sosyal demokratik hareket kurmaktan geçiyor.

*Bu yazı the Guardian’da, 14 Mayıs 2019 tarihinde yayınlanmıştır. Yazının orijinal versiyonunun linki: https://www.theguardian.com/news/2019/may/14/why-copying-the-populist-right-isnt-going-to-save-the-left