Yazının orijinaline buradan ulaşabilirsiniz.

Geleceğin tarihçileri liberal dünya düzeninin sonunu gösteren an üzerine düşünürken belki de 2020 yılının baharına, savaş sonrası dönemin en ciddi kamu sağlığı tehdidi ve ekonomik felaketiyle karşı karşıya kalan Amerika ve müttefiklerinin tek bir ortak hedef bildirisinde bile anlaşamadıkları o ana işaret edecekler. Fakat bu günlerde dünyayı içine alan koronavirüs pandemisi, yalnızca hâlihazırda yıllardır gerçekleşmekte olan bir şeyi ifşa ediyor ve hızlandırıyor. Hükümetler kamu sağlığı, ticaret, insan hakları ve çevre konularında bir arada çalışmanın kıymetine olan inançlarını kaybetmiş gözüküyor. Dünya 1930’lardan beri en temel iş birliğinden bile bu denli mahrum kalmamıştı.

Liberal dünya düzeni çöküyor çünkü Amerika başta olmak üzere önde gelen hamileri ondan ümidi kestiler. 2016 yılında “Artık bu ülkeyi küreselciliğin boş vaatlerine teslim etmeyeceğiz” beyanında bulunan Amerikan Başkanı Donald Trump, Amerika’nın 75 yıllık liberalizm önderliğinin bilfiil altını kazıyor. Benzer şekilde, Amerikan dış politikasındaki diğer isimler de pılı pırtı toplayıp bir sonraki küresel çağa -büyük güçlerin rekabeti çağına- geçtiler. Washington; Çin, Rusya ve diğer rakip güçlerle uzatmalı bir rekabeti seçiyor. Washington’ın düşünce şekline göre, bu parçalı dünya çok taraflılık ve iş birliğine pek alan tanımayacak. Bunun yerine, Amerikan büyük stratejisini tanımlayan, uluslararası ilişkiler kuramcılarının “anarşi problemleri” dedikleri şeyler olacak: Hegemonik mücadeleler, güç geçişleri, güvenlik yarışı, etki alanları ve gerici milliyetçilik.

Fakat, böyle bir gelecek kaçınılmaz değil; istenir bir gelecek olmadığı ise kesin. Amerika artık dünyanın yegâne süper gücü olmayabilir ama Amerika’nın etkisi zaten hiçbir zaman salt güçte temellenmiyordu. Bu etki, diğerlerine müşterek çıkarlar için bir dizi entelektüel ve kurumsal çerçeve temin etmekte yatıyor. Amerika bu rolü zamanından önce bırakacak olursa, bunun bir sonucu olarak daha küçük ve daha zayıf bir ülke haline gelecek. Büyük güçlerin rekabetine dönüş, hükümetlerin ortak sorunlarla mücadele etmek için bel bağladıkları küresel kurumlardan geriye kalanları yok edecek. Liberal demokrasiler daha fazla ihtilafa sürüklenecek, dolayısıyla küresel kural ve normları şekillendirme becerilerini kaybedecek. Ortaya çıkacak dünya açıklık, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve liberal demokrasi gibi Batı değerleriyle daha az dost olacak.

Yeni koronavirüs (ve neden olduğu ekonomik ve toplumsal yıkım) küresel düzenin parçalanmasını ve yıkılmasını hızlandıracak; milliyetçilik, büyük güçlerin rekabeti ve stratejik ayrıklaşma ivme kazanacak. Fakat, bu pandemi aynı zamanda Amerika’ya gidişatı değiştirip başka bir yol seçme fırsatı da sunuyor: Açık, çok taraflı ve önde gelen liberal demokrasilerin koalisyonunda temellenen bir düzen inşa etme şeklindeki iki asırlık liberal uluslararası projeyi yeniden sahiplenmek için son bir şans.

Bugünün liderleri, kendilerine yol göstermesi için Amerikan Başkanı Franklin Roosevelt’i örnek almalı. 1930’larda küresel ekonominin çökmesi ile faşizm ve totaliterliğin hızla yayılması, modern toplumların kaderlerinin birbirlerine bağlı olduğunu ve bu toplumların hepsinin Roosevelt’in bugün ürpertici derecede ileri görüşlü gelen bir terim kullanarak “bulaşma” dediği durum karşısında savunmasız olduklarını gösterdi. Roosevelt ve çağdaşları, Amerika’nın basitçe sınırları içine saklanamayacağı sonucuna vardılar; küresel bir kurumlar ve ortaklıklar altyapısı inşa etmesi gerekecekti. Sonrasında inşa ettikleri liberal düzen, liberal demokrasinin zafer turundan ziyade birbirine bağlı olma halinin ortaya çıkardığı küresel tehlikelere faydacı, işbirlikçi çözümler geliştirmekle ilgiliydi. Uluslararasıcılık bir sınırları yıkıp dünyayı küreselleştirme projesi değildi; millî refah arayışında ekonomi ve güvenlik alanlarında birbirine bağlılık halinin giderek artan karmaşıklıklarını yönetmekle ilgiliydi. Bugünün liberal demokrasileri bu projenin batık varisleri durumunda ama Amerika’nın liderliğinde durumu hâlâ tersine döndürebilirler.

Modernitenin Sorunları

Amerika ve Çin rekabeti dünyayı onlarca yıl boyunca meşgul edecek; anarşi sorunları da biz öyle istedik diye ortadan kaybolacak değil. Fakat Amerika ve ortakları için “modernitenin sorunları” olarak adlandırılabilecek noktada çok daha büyük bir zorluk yatıyor: Bilim, teknoloji ve sanayiciliğin harekete geçirdiği derinden, bütün dünyayı saran dönüşümler veya modern toplumları giderek karmaşıklaşan ve birbirine bağlı hale gelen bir dünya sistemine itip çeken, sosyolog Ernest Gellner’in “gelgit dalgası” olarak tanımladığı durum. Yeni yeni ortaya çıkan, birbirlerine bağlı ve peş peşe gelen ulusaşırı tehlikeler, Washington ve ortakları için rakip büyük güçlerden daha büyük bir tehdit oluşturuyor. İklim değişikliği, salgın hastalıklar, mali krizler, başarısız devletler, nükleer yayılma… Bunların hepsi tek tek devletlerin çok daha ötesinde yankı buluyor. Tıpkı otomasyon ve küresel üretim zincirlerinin kapitalist toplumlar üzerindeki etkileri, eli kulağında yapay zekâ devriminin tehditleri ve henüz tahayyül edilmemiş diğer büyük değişimler gibi.

Koronavirüs, bu uluslaraşırı tehlikelerin reklam yüzü gibi: Ondan saklanmak veya savaşarak alt etmek mümkün olmadığından sınırlara saygısı yok. Küresel bir salgınla mücadele eden ülkelerin ne kadar güvende olduklarını belirleyen, aralarından en güvende olmayanı. Ne olursa olsun, Amerika ve dünyanın geri kalanı bu işte birlikte.

Geçmiş Amerikalı liderler, modernitenin küresel sorunlarının küresel çözümler gerektirdiğinin farkındaydı ve dünya çapında bir ittifaklar ve çok taraflı kurumlar ağı inşa etmeye giriştiler. Fakat birçok gözlemci için bu çabaların -ve liberal uluslararası düzenin- sonucu başarısızlık oldu. Bazılarına göre liberal uluslararası düzen mali krizleri ve artan ekonomik eşitsizliği ortaya çıkaran neoliberal politikalarla ilişkili; bazılarına göreyse felaket niteliğinde askerî müdahalelere ve sonu gelmeyen savaşlara neden oluyor. Çin’in, başını Amerika’nın çektiği liberal düzene “sorumlu paydaş” olarak entegre olacağı iddiası da büyük oranda başarısızlığa uğramış gözüküyor. Liberal vizyonunun cazibesini kaybetmesine şaşmamalı.

Liberal uluslararasıcıların bu yanlış adımları ve başarısızlıkları teslim etmeleri gerekiyor. Amerika, liberal uluslararası düzenin himayesinde çok fazla müdahalede bulundu, çok az düzenleme yaptı ve vadettiğinden daha azını sundu. Peki Amerika’yı yerenler ne vadediyor? Hatalarına rağmen şu anda tartışılan hiçbir düzen ilkesi, bilinçli şekilde ulusal çıkarların peşinden gidilmesini teşvik eden düzgün ve işbirlikçi bir dünya düzenini savunmada liberal uluslararasıcılığın yanına yaklaşamıyor. İroniktir ki, liberal uluslararasıcılığı eleştirenlerin yakınmaları yalnızca kendi kaderini tayin hakkını, bireysel hakları, ekonomik güvenliği ve hukukun üstünlüğünü -liberal uluslararasıcılığın temellerini- benimseyen bir sistem içerisinde bir anlam ifade ediyor. Mevcut düzen bu ilkeleri herkes için gerçekleştirememiş olabilir ama hata ve başarısızlık bütün siyasal düzenlere içkindir. Savaş sonrası liberal düzenin kendine has özelliği, kendi kendini düzeltme kapasitesidir. Fena halde kusurlu bir liberal sistem bile kendisini kuruluş ideallerine yaklaştıracak kurumları temin eder.

Liberal düzenin eksiklikleri ne kadar ciddi olursa olsun, başarıları bu eksikliklerin önüne geçiyor. Ekonomik büyüme ve artan gelirlerin gösterdiği üzere, liberal düzen, yetmiş sene boyunca dünya tarihindeki diğer bütün düzenlerden daha fazla gaza bastı. Avrupa’daki ve dünyanın diğer yerlerindeki zor durumdaki endüstriyel toplumlara, kendilerini modern sosyal demokrasilere dönüştürmelerini sağlayacak bir çerçeve temin etti. Japonya ve Batı Almanya müşterek güvenlik topluluğuna entegre oldular ve barışçıl büyük güçler olarak kendi millî kimliklerini inşa ettiler. Batı Avrupa eski nefretleri bir kenara bıraktı ve büyük bir birleşme projesini hayata geçirdi. Afrika ve Asya’daki Avrupa sömürge idaresi büyük ölçüde sona erdi. Japonya, Avrupa ve Kuzey Amerika arasındaki G-7 iş birliği sistemi büyümeyi teşvik etti ve bir ticaret krizi ve mali kriz silsilesini yönetti. Doğu Asya, Latin Amerika ve Doğu Avrupa ülkeleri 1980’lerden itibaren siyasi ve ekonomik sistemlerini açtılar ve daha geniş çaplı düzenin bir parçası oldular. Amerika küresel güç olarak -Soğuk Savaş’ın barışçıl şekilde sonlanmasıyla zirve yapan- en büyük başarılarını elde etti ve dünya ülkeleri daha az değil, daha fazla Amerikan liderliği ister oldular. Bu, sahneden bir çırpıda indirilecek bir düzen değil.

Liberal uluslararasıcılık ruhunu canlandırmak için taraftarlarının bu düzenin özündeki amaca dönmeleri gerekiyor: Liberal demokrasilerin müşterek kazanım için iş birliği yapabilecekleri, ortak kırılganlıklarını yönetebilecekleri ve yaşam şekillerini koruyabilecekleri bir ortam inşa etmek. Bu sistemde kurallar ve kurumlar, devletler arası iş birliğini kolaylaştırır. Düzgünce denetlenen ticaret, bütün taraflara fayda getirir. Yalnızca müşterek değerleri güveni pekiştirdiği için değil, aynı zamanda açık bir sistemdeki açık toplum statüleri onları uluslaraşırı tehditler karşısında daha savunmasız bıraktığı için özellikle liberal demokrasilerin iş birliği yapmak için daha fazla nedeni var. Tehlikelerine karşı korunurken birbirine bağlılığın faydalarından yararlanmak için kolektif eylem gerekir.

Roosevelt Devrimi

Söz konusu liberal uluslararasıcılık geleneği genellikle Amerikan Başkanı Woodrow Wilson’a atfedilir ama liberal düşüncenin büyük devrimi esasen 1930’larda Roosevelt yönetimi altında gerçekleşmiştir. Wilson, modernitenin liberal demokrasiyle doğal olarak uyumlu olduğuna inanıyordu; bu, bazı liberallerin onlarca yıl sonra “tarihin sonu”nu beklemelerine neden olan bir görüştü. Bundan farklı olarak, Roosevelt ve çağdaşları şiddet, yozlaşma ve despotizm tarafından tehdit edilen bir dünya gördüler. Modernitenin güçleri liberalizmin yanında değildi; bilim, teknoloji ve endüstri hem iyi hem kötü amaçlarla kullanılabiliyordu. Roosevelt için düzen inşa etme projesi idealist bir demokrasi yayma çabası değil, canhıraş bir demokratik yaşam şeklini kurtarma gayreti, kapıdaki küresel faciaya karşı bir siperdi. Onun liberalizmi, zor zamanlar liberalizmiydi. Bugüne en doğrudan hitap eden vizyon da bu.

Roosevelt’in temel güdüsü liberal demokratik dünyayı daha sağlam bir ulusal zemine oturtmaktı. Amacı yalnızca barışı tesis etmek değil, aynı zamanda vatandaşlarına daha iyi bir yaşam sunmaları için hükümetleri güçlendirecek uluslararası bir düzen inşa etmekti. Ağustos 1941 gibi erken bir tarihte -Amerika henüz 2. Dünya Savaşı’na girmemişken- Roosevelt ve İngiliz Başbakanı Winston Churchill, Amerika ve diğer demokrasilerin Nazi tehdidini alt etmeleri durumunda yeni bir uluslararası düzenin “iyileştirilmiş iş standartları, ekonomik gelişme ve toplumsal güvenliği” güvence altına alacağını ifade ederek Atlantik Bildirisi’nde bu vizyonu ortaya koydular. O dönemde yazan Chicagolu bir gazetecinin ifadesiyle, evdeki Yeni Düzen “dünya için Yeni Düzen”i ortaya çıkaracaktı.

Roosevelt’in vizyonu, birbirine bağlılığının yeni kırılganlıklar ortaya çıkardığı inancından ortaya çıkmıştı. Mali krizler, korumacılık, silah savaşları ve savaşın her biri bulaşıcı hastalık gibi yayılabilirdi. Roosevelt, 1944 yılında Bretton Woods Konferansı’na yazdığı bir mektupta “Ekonomik marazlar son derece bulaşıcıdır” yazmıştı. “O halde, her ülkenin ekonomik sıhhati yakın ve uzak bütün komşuları için adamakıllı bir meseledir.” Roosevelt ve çağdaşları böylesi bir birbirine bağlılığı yönetmek için kalıcı çok taraflı yönetim kurumları öngördüler. Bu yeni bir düşünce değildi: Liberal uluslararasıcılar 19. yüzyıldan beri barış kongrelerini, arabuluculuk konseylerini ve daha sonra Milletler Cemiyeti’ni desteklemişlerdi. Fakat Roosevelt’in daha iddialı planları vardı. Yeni düzenin merkezinde uluslararası anlaşmalar, kurumlar ve kuruluşlar olacaktı. Çok taraflı kurumlar birbiri ardına meselelerde -havacılık, finans, tarım, kamu sağlığı- bir uluslararası iş birliği çerçevesi temin edeceklerdi.

Bir diğer yenilik, güvenlik kavramının yeniden tanımlanmasıydı. Büyük Buhran ve Yeni Düzen, Amerika’da “toplumsal güvenlik” kavramını ortaya çıkarmış, 2. Dünya Savaşı’ndaki şiddet ve yıkım ise aynısını “ulusal güvenlik” için yapmıştı. Bunların ikisi de jargondan fazlasıydı. Devletin, halkının sağlık, refah ve güvenliğini temin etmedeki rolüne ilişkin yeni düşünceleri yansıtıyorlardı. Roosevelt, 1938 yılında şömine yanı sohbetlerinden birinde Amerikalılara “Siz ve ben, güvenliğin en büyük ihtiyacımız olduğunda hemfikiriz” demişti. “Dolayısıyla,” diye eklemişti, “bu güvenliğe sahip olmanız için elimden gelen her şeyi yapmaya kararlıyım.” Toplumsal güvenlik, toplumsal güvenlik ağı inşa etmek anlamına geliyordu. Ulusal güvenlik, harici çevreyi şekillendirmek demekti: Önceden planlamak, diğer devletlerle politika koordinasyonu sağlamak ve ittifaklar kurmak. Ulusal hükümetler artık ikili toplumsal ve ulusal güvenliği sağlama hedeflerine ulaşmaktan çok daha fazlasını yapmak zorunda olacaktı hem ülke içinde hem ülke dışında.

Roosevelt’in uluslararasıcılığını benzersiz kılan bir diğer unsur, büyük liberal demokrasiler arasındaki bir güvenlik iş birliği sistemine bağlı olmasıydı. 1919 sonrası düzeninin çökmesi, Atlantik’in iki yakasındaki uluslararasıcıları liberal kapitalist demokrasilerin, müşterek müdafaaları için bir topluluk olarak bir araya gelmeleri gerektiğine ikna etmişti. Özgür toplumlar ve güvenlik ortaklıkları, aynı siyaset madalyasının iki yüzüydü. Amerikan Başkanı Harry Truman ve halefleri bu şablon üzerinde bir şeyler inşa etmeden önce bile Roosevelt dönemi uluslararasıcıları, Amerika’yla benzer düşünen devletleri Roosevelt’in deyimiyle “büyük demokrasi cephaneliği” oluşturacak şekilde bir araya getirmeyi tahayyül etmişlerdi. Soğuk Savaş’ın ivme kazanmasıyla Amerika ve diğer demokrasiler Sovyet tehdidini kontrol altında tutabilmek için ittifaklar kurdular. Amerika uluslararası kurumlar, ortaklıklar, vasal devletler ve bölgesel düzenlerden mürekkep bir dünya ortaya çıkarılmasına liderlik etti ve kendini bütün bunların merkezinde konumlandırdı.

Kulüpler ve Alışveriş Merkezleri

Bugünün bozulan dünya düzeni karşısında Amerika ve diğer liberal demokrasilerin Roosevelt’in mirasını yeniden sahiplenmeleri ve güncellemeleri gerekiyor. Başlangıç olarak bu, liberal uluslararası düzenin son otuz yıl içindeki başarısızlıklarından doğru dersleri çıkarmak anlamına geliyor. Mevcut krizin tohumlarını ekenin başını Amerika’nın çektiği düzenin başarısı olması ironiktir. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla liberalizmin son açık alternatifi ortadan kalkmış oldu. Liberal düzen, iki kutuplu bir sistemin bir yarısı olmaktan gerçek bir küresel düzene evrildikçe kısmen, artık bir kulübü andırmadığı için parçalanmaya başladı. Hakikaten de bugünün liberal uluslararası düzeni daha çok genişleyen bir alışveriş merkezine benziyor: Devletler içeri girip katılmak istedikleri kurumları ve rejimleri seçebiliyorlar. Güvenlik iş birliği, ekonomik iş birliği ve siyasi iş birliği ayrı ayrı satılır oldu ve bir yığın sorumluluk, zorunluluk ve ortak değer satın alınmadan da yararlarından faydalanılabiliyor. Bu koşullar Çin ve Rusya’nın liberal sistemle oportünist, ad hoc bir zeminde iş birliği yapmasını mümkün kıldı. Bir örnek vermek gerekirse, Dünya Ticaret Örgütü üyeliği Çin’in Batı pazarlarına elverişli koşullarla erişmesini sağladı ama Pekin fikrî mülkiyet haklarının korunması, hukukun üstünlüğünün pekiştirilmesi veya kendi ekonomisi içindeki yabancı şirketlerin hareket alanının eşitlenmesi için kayda değer adımlar atmadı. 

Bu türden davranışın önüne geçmek için Amerika ve diğer liberal demokrasilerin kendilerini daha tutarlı ve işlevsel bir koalisyon olarak yeniden tesis etmeleri gerekiyor. Bir sonraki Amerikan başkanının dünyadaki liberal demokrasileri bir araya toplaması lazım; Atlantik Bildirisi’nin ruhuna uygun olarak bu devletlerin de liberal demokrasinin güçlendirilmesi ve küresel yönetim kurumlarının yeniden düzenlenmesi için geniş çaplı ilkeleri ortaya koyan bir ortak bildiri yayımlamaları gerekiyor. Amerika, söz konusu grubun faaliyetlerinin ve üyeliğinin kapsamını genişletmek için G-7 ortaklarıyla iş birliği yapıp Avustralya ve Güney Kore gibi ülkeleri de gruba katabilir. Hatta G-7’yi D-10’a -dünyanın önde gelen on demokrasisinin oluşturduğu, çok taraflılığa dönüşe ve liberal ilkeleri koruyan küresel bir düzenin yeniden inşasına rehberlik edecek bir tür idari komite- dönüştürebilir. Bu yeni grubun liderleri işe yeniden yapılandırılmış bir ticaret sistemi için bir dizi ortak kural ve norm oluşturarak başlayabilirler. Ayrıca, iklim değişikliğine ilişkin küresel iş birliğinin yeniden hayata geçirilmesi için bir takvim belirleyebilir ve bir sonraki virüs pandemisine hazırlanmak için müzakerelerde bulunabilirler. Dahası, Çin’in ulusal ekonomi devlerini daha da ileriye taşımak ve kendi otoriteryen yönetim biçimini teşvik etmek için uluslararası kuruluşları kullanma çabalarını daha iyi takip etmeleri ve bu çabalara daha etkin yanıt vermeleri gerekir.

Bu demokrasiler kulübü, aralarında tek giriş koşulu -ister demokrasi ister diktatörlük olsun- egemen devlet olmak olan Birleşmiş Milletler olmak üzere daha büyük çok taraflı kuruluşlarla birlikte varlığını sürdürebilir. Bu kapsayıcı yaklaşım kıymetlidir çünkü uluslararası ilişkilerin silah kontrolü, çevresel düzenleme, küresel varlıkların idaresi ve pandemilerle mücadele dahil olmak üzere birçok alanında rejim şeklinin önemi yoktur. Fakat, bugünün liberal demokrasilerinin güvenlik, insan hakları ve siyasal ekonomi alanlarında illiberal devletlerin sahip olmadıkları önemli çıkarları ve değerleri bulunuyor. Müşterek değerlerle bir arada bulunan, ittifaklarla birbirine bağlanan ve birbirine bağlılığı yönetmeye odaklanmış, daha sıkıca kenetlenmiş bir demokrasiler kulübü bu cephelerde liberal uluslararasıcı vizyonu yeniden sahiplenebilir.

Söz konusu gayretlerin kilit bir unsuru, uluslararası iş birliğini ulusal refahla yeniden bağlantılandırmak olacaktır. Basitçe ifade edilecek olursa, “liberal uluslararasıcılığın” yalnızca “küreselleşme” anlamına gelen başka bir kelime olmaması gerekir. Küreselleşme, engellerin azaltılması ve ekonomiler ve toplumların entegre edilmesine ilişkindir. Bundan farklı olarak, liberal uluslararasıcılık birbirine bağlılığın yönetilmesine ilişkindir. Devletler bir zamanlar liberal uluslararası düzene değer veriyorlardı çünkü bu düzenin kuralları açık piyasaların yıkıcı etkilerini, bu piyasalardan gelen etkinlik kazancını ortadan kaldırmadan yumuşatıyordu. Düzenin mimarları, hükümetlere ekonomilerini istikrarlı kılmak için ihtiyaç duydukları alanı ve araçları vererek serbest ticaret ve serbest ticaret kapitalizmini toplumsal korumalar ve ekonomik güvenlikle uzlaştırmaya çalıştılar. Bu çabanın sonucu, akademisyen John Ruggie’nin “gömülü liberalizm”in tavizi olarak adlandırdığı şey oldu: 1930’ların ekonomik milliyetçiliğinden farklı olarak, yeni sistemin doğası çok taraflı olacaktı ve 19. yüzyılın küresel serbest ticaret vizyonlarının aksine, ülkelere gerekli hallerde ekonomilerini stabilize etmeleri için bir miktar hareket alanı tanıyacaktı. Fakat, 1990’ların sonunda sınırsız ticaret ve yatırım millî toplumsal koruma sistemlerini istila ettikçe bu taviz yıkılmaya başladı ve düzen büyük ölçüde küresel kapitalist ve finansal işlemler için bir platform olarak görülür oldu.

Bu algıyı bertaraf etmek için herhangi bir yeni liberal uluslararası projenin, bir zamanlar ülkelerin ticaretin meyvesini yerken toplumsal refah taahhütlerini yerine getirmede başarılı olmalarını sağlayan “kampanya” ve vaatleri yeniden inşa etmesi gerekiyor. Liberal demokrasilerde ekonomik açıklık, yalnızca faydaları geniş çaplı olarak paylaşılıyorsa kalıcı olabilir. Liberal demokrasilerin, yeni bir korumacılık dönemi ortaya çıkarmadan, liberalizmin çok taraflılık ve ayrım gözetmeme ilkeleri doğrultusunda açıklık ve kapalılığı yönetmek için birlikte çalışmaları gerekiyor. Ekonomist Dani Rodrik, “Ekonomilerin kendi toplumsal düzenlemelerini koruma hakkı vardır” diye yazıyor, “ve bu hak küresel ekonomiyle çatıştığında pes etmesi gereken küresel ekonomidir.” Liberal demokrasiler bu koruma hakkının yıkıcı ticaret savaşlarını tetiklemediğinden emin olmak istiyorlarsa kapsamına hep birlikte karar vermeliler.

O halde, Çin ve Rusya’yla nasıl başa çıkılacak? İki ülke de Amerika’nın jeopolitik rakipleri ve ikisi de Batılı liberal demokrasilerin ve daha genel anlamda başını Amerika’nın çektiği liberal düzenin altını oymak istiyor. Bu ülkelerin revizyonizmleri, askerî güç ve ekonomik etkiye ilişkin dobra soruları bir kez daha diplomasi gündemine taşıdı. Fakat daha derin bir seviyede, bu devletlerden -bilhassa Çin’den- kaynaklanan tehdidin tek yaptığı, liberal uluslararasıcı amaçlara ve modernite sorunlarına odaklanılmasına daha da aciliyet kazandırmak. Amerika ve Çin arasındaki rekabet son kertede hangi ülkenin daha iyi bir ilerleme rotası sunduğuyla ilişkili. Çin Başkanı Şi Cinping’in büyük projesi alternatif bir yol, liberalizm ve demokrasi olmadan bir kapitalizm modeli tanımlamak. Totaliter bir rejimin bunu başarıp başaramayacağı henüz belli değil ve şüpheci olmak için geçerli sebepler var. Fakat, bu esnada bu zorluğa verilecek en iyi yanıt, liberal demokrasilerin kendi modellerini yeniden düzenlemek ve yeniden inşa etmek için birlikte çalışmaları.

“Toparlanın”

Amerika’nın liberal düzeni kurtarma girişimlerinden vazgeçmesi ve bunun yerine büyük stratejisini tamamen büyük güçlerin rekabetine yönlendirmesi büyük hata olur. Amerika böyle yapmakla özgün fikirlerini ve liderlik kapasitesini kaybeder. Çin ve Rusya’dan farkı kalmaz: Anarşi dolu bir dünyada işleyen bir diğer büyük, güçlü devlet; ne eksik, ne fazla. Oysa Amerika coğrafyası, tarihi, kurumları ve inandıklarıyla diğer bütün büyük güçlerden ayrışıyor. Asya ve Avrupa devletlerinin aksine, diğer büyük güçlerle arasında bir okyanus var. 20. yüzyılda bir tek Amerika açık, post-emperyal bir dünya sistemi vizyonu ortaya koyabildi. Çok taraflı kural ve normların işletilmesinin millî çıkarları nasıl gözettiğini diğer bütün devletlerden daha iyi gördü; üstelik bu durum Amerika’nın gücünü pekiştirdi ve meşrulaştırdı. Bütün bunları neden bir kenara atalım ki?

İster yükseliyor olsun, ister çöküyor, ister bocalıyor; dünyayı açık, kurallarda temellenen çok taraflı işbirliği etrafında hayata geçirebilecek başka hiçbir büyük devlet yok. Çin güçlü olacak olmasına ama dünyayı demokratik değerlerden ve hukukun üstünlüğünden uzaklaştıracak. Amerika’nın ise daha önceki on yıllarda, daha kabiliyetli olduğu dönemlerde bile diğer liberal devletlerin ortaklığına ihtiyacı vardı. Şimdi rakip devletler güçlenirken Washington bu ortaklıklara her zamankinden daha çok ihtiyaç duyuyor. Dünyadan kopmayı sürdürür veya yalnızca klasik bir büyük güç olarak yoluna devam ederse liberal düzenin son kalıntıları da ortadan kaybolacak.

O halde liberal uluslararasıcı projenin özündeki dayanağı -uluslararası kurum ve normları, toplumları kendilerinden ve modernitenin şiddetli fırtınalarından koruyacak şekilde inşa etmek- yeniden sahiplenmede yol gösterici olmak Amerika’ya düşüyor. Dünya düzenine ilişkin büyük tartışmalar tam da küresel kriz anlarında ortaya çıkar ve yeni olasılıklar kendini gösterir. Bu da öyle bir an ve liberal demokrasilerin kendilerine güvenlerini yeniden kazanıp geleceğe hazırlanmaları gerekiyor. Vergilius’un Aeneas’ının gemi kazazedesi yoldaşlarına söylediği gibi, “Toparlanın ve kendinizi daha iyi zamanlara saklayın.”