Tekrar merhaba sayın okurlar. Daktilo1984’te son yazımın üzerinden üç ay geçmiş. Enes’ten duyduğum kadarıyla sitenin kapısını yumruklayıp duruyormuşsunuz, kendimi daha fazla özletmek istemedim bu yüzden.

O kadar çok şey izleyemedim ki bu sürede. Aslında eski filmlere sardım biraz, malumunuz sinema salonları kapalıydı. Bazı Netflix ve Prime dizilerine başlamayı denedim ama hepsi çok kötü bir şekilde neticelendi. Fırsat bulursam, izleyip bıktığım ve daha ortasındayken kalan bölümleri izleme ve yaşama isteğimi sönümlendiren dizilerin sıralı listesini de yazabilirim. Belki karantina dönemi bıkkınlığındandır diyeceğim ama sanki birkaç aydır çıkan işlerin kalitesinde de gözle görülür bir düşüş var.

Neyse geçmiş geçmişte kalmıştır diyelim. Mevzumuz? Sinema salonları açıldı! Bendeki coşkuyu bilmiyorum hissedebiliyor musunuz? Hissedemiyorsanız da sıkıntı yok, çünkü bir sinema salonundan içeri adım atarken yaşadığım gerginlik onu kat be kat aşıyor. Filmleri ait olduğu yerde, geniş bir salonda izlemeyi ne kadar özlediğim bir yana, 10 dakikada bir (gözlerimi ekrandan ayırmadan elbette) kolonya spreyini çıkartıp üzerime boca etmem bir yana. Neyse ki şimdilik bir gariplik hissetmiyorum ama ileride ne olur bilemem. Tüm okuyuculara da güvendikleri salonda, mümkün mertebe az seyirci olan saatlerde gitmelerini tavsiye ediyorum çünkü bu gerginlikle aldığınız keyif size zehir olabilir. Başınıza bir hastalık gelmese bile.

Tenet! Çıkışı yılan hikayesine dönen, sinema salonlarıyla beraber kaderi sık sık tartışılan meşhur film nihayet vizyonda. Gösterim tarihi kaç defa ertelendi ben sayamadım. Bir ara filmin online mecralarda gösterilmesi için çağrılar yapılması modaydı. Sinema salonlarının, hatta tüm sinema endüstrisinin kaderinin tartışıldığı bu sıralarda ve dünya çapında 7 ay gibi bir sürede 800k+ kişi öldükten sonra bu filmi gösterime sokmak cesaret isterdi.

Bir şekilde yaptılar… Gösterimi 2021’e bile sarkabileceği düşünülen film an itibariyle sinemalarda seyirci ile buluştu. İzleyici performansı yüksek ihtimal geleceğe dair salonların kaderini belirleyecek. Şu an diğer cephelerde sessizlik hüküm sürse de tüm diğer büyük stüdyolar meraklı gözlerle filmin www.boxofficemojo.com sayfasını gergin bir şekilde refresh edip duruyorlardır tahminim. Ama elbette bu bir kırılma anı. Stüdyolar diğer filmlerini de seyirci reaksiyonlarını ölçme amaçlı ufak ufak vizyona sokuyor şimdiden. 28.08.2020 vizyona girecek filmler listesi şimdiden dolaşıma girdi bile.

Christopher Nolan sinema aşkını hep takdir ettiğim birisi. Hatta (bu sıralar aynı hisleri pek besleyemesem de) benim gözümde “çağımızın Spielberg’i” olmaya aday bir yönetmendi. Popüler ve derin (miş gibi davranabilen) filmlerle blockbuster filmlere biraz nitelik kazandıran, vizyonu, sinemaya dair kavrayışı ve algısı çok yüksek bir isim. Kendisine dair karışık hislerimi sonradan yazmak üzere bir kenara bırakırsak, filmi Tenet ile sinemayı adeta bir Atlas gibi omuzlarına almaya hazırlanıyor. Peki bu konuda ne kadar iyi?

63/100, artık biraz daha farklı şeyleri (daha düşük sesle) deneme zamanı gelmedi mi sevgili Nolan?

Yönetmen: Nolan için yukarıdaki satırlarda “sonraki Spielberg” derken çok ciddiydim. Her ne kadar Spielberg bugünlerde sıklıkla burun kıvrılan bir isim olsa da (prodüktörlüğünü yaptığı son filmler onu savunmayı biraz güçleştiriyor kabul) sinemayı bugünlere taşıma konusunda çok fazla emeği olan birisi. Yaklaşık 48 yıllık kariyerinde çok fazla unutulmaz iş sığdırmış olan kendisinin portföyü Hollywood ve dünya sineması için çeşitli mihenk taşı işleri barındırmakta. Christopher Nolan da Speilberg’e kıyasla sinema yolculuğunun henüz başlarında olsa bile aynı hisleri uyandırıyor bende. Son büyük “auteur”lardan birisi olan Nolan her filmi ile gündem olmayı başarıyor. Aylardır kafamızı meşgul eden vizyon bilmecesi bile kendi mitini yarattı. Yeni filmi de… Görsel olarak iyi. Merak uyandırıcı, görkemli. Ama ciddi sıkıntıları var. Senaryo yazılmasından tut bunun kameraya aktarılmasına dek çok kendisi ile takıntılı bir iş çıkmış ortaya ve bunun için pandemiyi de suçlayabileceklerini pek sanmıyorum açıkçası. Bu film zaten uzun süredir paketlenmiş şekilde rafta bekliyordu.

Senaryo: Christopher Nolan favori konusu zaman manipülasyonu (Memento, Interstellar, Inception ve hatta Dunkirk) ile yine yeni ve yeniden huzurlarımızda. Her filmi ayrı bir görsel şölen olmasa cidden çekilir çile değil ama bu defa baya ileri gitmiş. Daha karakterleri ve evreni tanıma fırsatı sunmadan bizleri doğrudan her şeyin ortasına bırakıp uzun exposition sahneleri ile iyice yorup, kasıntı diyaloglarla nakavt etmeyi amaçlıyor. Yönetmenlerin izleyicinin algısı ile oynaması kesinlikle yeni bir şey değil. Hatta kendisi de sinema kariyerine Memento gibi birkaç defa izlendikten sonra anlaşılabilecek bir film ile başladığı için anlaşılır bile kabul edilebilir. Fakat, bu sefer konu olarak izleyiciler şaşkın bir şekilde salondan çıkmış bulabilirler kendilerini. Karakter inşası kısmı da sıkıntılı bu defa üstelik. Ekranda birbirinden iyi oyuncular boy gösterirlerken ve kendilerine yazılmış metni iyi bir şekilde canlandırırken onlara yakınlık duyamayacak kadar yabancılaşıyorsunuz.

Oyunculuk: Sıkıntılı bir karakter yaratım süreci olsa dahi oyunculuklar üst seviye. Tabii filme dair en şaşırdığım şeylerden birisi de Nolan sürekli çalışmayı sevdiği aktörlerden sadece Sir Michael Caine hazretlerine yer vermiş. Bu ilginç gelişme açıkçası çok yadırganacak bir şey değil çünkü kendisi çok bilinen bir yönetmen olduğu için yine kaşesi yüksek, yetenekli oyunculara ulaşabilmiş.

Sinematografi/ Diğer: Konun gerektirdiği şekilde özel efektlerin kullanımı çok iyi. Hatta biraz dikkat edince kıyıda köşede ufak detaylar daha çok hoşunuza gidebilir, seyir zevkinizi pekiştirebilir. Çekimler de gayet net. Kalabalık sahneler bile boğucu ve kafa karıştırıcı değil (zaten senaryo yeterince karışıkken bir de bununla başa çıkamazdık zaten) her sahnenin akıcı bir şekilde yakalanması takdire şayan. Ama çok büyük bir sıkıntı var. Her Christopher Nolan filminde olduğu gibi önemli sahnelerde beyninizi kulaklarınızdan akıtacak desibelde müziği dayama hastalığı devam ediyor anlaşılan. En son Dunkirk filminde bundan bayağı muzdarip olmuştum, sinema salonundan sinirli bir şekilde çıktığım film ile yıllar sonra bilgisayar ekranında beynim pres makinasından geçirilirmiş gibi seslerle baskılanmazken izleyince takdir edebilmiştim ancak. Benim gibi kendisine söylenilen on şeyden birisini tekrar ettirecek denli ağır işiten birisi bile rahatsız olduysa sizi düşünemiyorum. Gitmeden önce sesin etkisini azaltabilecek (patatesten kulak tıkacı belki işe yarayabilir) önlemler fena olmayabilir.

Kurgu: Nolan sinemasının en kayda değer sıkıntılarından birisi yıllardır değişmedi. Konu akışını anlamlı ve dikkat dağıtmayacak bir şekilde sağlamanın önemine bir türlü ikna olamamış olsa gerek ki, bu davranış yüksek ihtimal kariyerinin kalanına da sirayet edecektir diye tahmin etmek çok zor değil. Sahne ekleyip çıkarmak gibi şeyleri çok sevmeyen üstat 2 saat 30 dakikalık bir maratonla olabilecek en sadelikten uzak şekilde hikayesini anlatmaya çalışıyor. Çeşitli eksikler ve hatalar olmasına rağmen bunları filmin şaşalı yanıyla perdelemeyi umut ediyor olsa gerek. Pek başaramıyor gibi.

Son söz: Biraz filmi gömmüş olsam da bu onu izlenemez bir film katiyen yapmaz. Gidip görmeye değer tarafları olduğuna kesinlikle inanıyorum. Sinemayı özleyen herkese müjde Nolan’dan… Ama tabii bu müjde, ülkemizde bulunan zilyar dolarlık bir doğal gaz rezervi olmadığı için ekseniniz değişmeyecektir diye tahmin ediyorum. O yüzden filmi izlemeye giderseniz bile maskenizi ihmal etmeyin, sosyal mesafe kurallarına uyun ve sağa sola çok dokunmayın, elinizi de yıkayın. Ayrıca yönetmeni çok seven bir izleyiciyseniz lütfen hakaret etmeyin bana.