*Yazının orijinaline buradan ulaşabilirsiniz.

Modern dünyanın önümüzdeki 80 gün boyunca gerçekleştireceği yolculuk, Jules Verne’in “80 Günde Devri Alem”de işlediğinin aksine, bir serüvenden ziyade sıkıcı bir iş gezisini andıracak.

Dört yılda bir yapılan Amerika Birleşik Devletleri başkanlık seçimlerinin 59.suna üç aydan daha kısa bir süre kaldı. Amerika, günümüzde hala ekonomik ve askeri açıdan başlıca iki rakibinden daha güçlü olduğundan, Amerikan seçimleri bütün dünyayı ilgilendirmeye devam ediyor. Ancak daha önce, Amerika’da sandıktan çıkacak sonuçların, dünyanın geri kalanı için bu kadar ağır bir tehdit oluşturduğuna şahit olmamıştık.    

Başkan Donald Trump’ın yeniden seçilmesinin hem ABD’nin hem de dünyamızın geleceğini tehlikeye atacağını söylemeye lüzum yok. Dahası, iki adaydan birinin seçimi çok az farkla kazanmasının ABD’yi ağır ve uzun süreli bir anayasal krize ve hatta iç çatışmalara götürebileceğinden korkmak için elimizde çok sayıda neden var. 

Benzer biçimde, eğer Trump, geçerli oylarda çoğunluk elde edemeyip yalnızca Seçiciler Kurulu’ndan çıkacak kararla yeniden başkan seçilirse; ne rakibi Joe Biden ne de muhalif seçmenin büyük çoğunluğu, seçim sonucunu 2016 seçimleri sonrasında Hillary Clinton’ın veya 2000 yılında Al Gore’un yaptığı kadar hızlı kabul etmeyecektir. Ayrıca, Yüksek Mahkeme’nin, George W. Bush’un kazandığı seçimde yaşandığı gibi bu sefer de kazananı belirlemek için devreye girmesi halinde, ülke çapında devasa protestoların patlak vereceğini söyleyebiliriz. Trump’ın böyle bir senaryoda, geçmişte Portland’da ve başka şehirlerde yaptığı gibi federal kolluk kuvvetlerine bağlı birlikleri sahaya sürerek karşılık vereceğini söylemek güç değil. 

Bundan farklı olarak, Trump, yapılan anketlerde devamlı olarak Biden’ın gerisinde gözüktüğü için, COVID-19 pandemisini seçimleri ertelemek veya seçimlerde hile yapılacak zemini oluşturmak için bir bahane olarak kullanabilir. Zaten Trump, seçimi yasadışı ilan edebilmek adına, bütün yaz mevsimini, posta yoluyla kullanılacak oyları geçersiz kılmaya çabalayarak geçirdi. Muhalifler, Trump’ın bütün bu çabalarına karşı sağlam bir duruş ortaya koysa da, iktidar kanadı, seçmeni harekete geçirerek sandıktan çıkan sonuç ne olursa olsun koltuğu bırakmamak için gerekli hazırlıkları yapıyor.

Kısa süre önce Portland’da ve Chicago’da gördüklerimize benzer ayaklanmaların ve yağmaların seçim sonrası süreçte yaşanması, Trump’ın bu stratejiyi izleyerek siyaseten güç kazanmasını kaçınılmaz kılacaktır. Trump’ın, Portland’da çoğunlukla barışçıl protestoculardan oluşan ve nispeten küçük grupların gözünü korkutmak adına iç güvenlik bakanlığına bağlı birlikleri şehir merkezinde konuşlandırmak konusunda ne kadar istekli davrandığına zaten şahit olmuştuk. Öngörülebilir (ve büyük olasılıkla istenilen) sonuç, protestoların daha geniş bir alana yayılması ve şiddetin tırmanmasıydı. Trump’ın bu hamleyle banliyölerde oturan ve orta sınıfa mensup beyazlara verdiği mesaj açıktı: Karşınızda asayişi sağlayan bir başkan var.   

Federal kaynakların vatandaşın gözünü korkutmak amacıyla kullanılması, Trump’ın, muhalefetin seçimleri hile yapmadan, adil ve olaysız biçimde kazanamayacağını öne süren anlatısının altını dolduruyor. Ağır silahlarla donatılmış sağcı milislerin, barışçıl protestolarda gövde gösterisi yaptığı görüntüler, Amerika’yı bu sonbahar neyin beklediğinin bir alameti.   

İçerideki fikir ayrılıklarının ülkenin dış politikasına kadar yansıdığı bir ABD, dünyanın geri kalanının günümüzde karşı karşıya olduğu en büyük güvenlik sorunu olabilir. Pandemiden ve iklim değişikliğinden tutun nükleer silahların yayılmasıyla Rusya’yla Çin’in iddialı hamlelerine kadar küresel tehditlerin her geçen gün arttığı bu dönemde, Amerika’nın kendi içinde yaşayacağı bir kargaşa, bu tehditlerin katlanarak artmasına sebep olabilir. Amerika’nın uluslararası arenadaki rolünü bir süreliğine bırakması veya mevcut hükümetin dar bir seçmen grubunu memnun etme kaygısıyla küresel çatışmalar içerisinde öngörülemez bir “oyun bozucu” haline gelmesi; ekonomik, siyasi ve askeri açıdan büyük tehlike oluşturmaktadır.

Tek umudumuz, hem Seçiciler Kurulu’nun vereceği kararın hem de geçerli oyların çoğunluğunun seçimlerin kesin kazananı olarak aynı adayı işaret etmesidir. Bu gerçekleşse bile, posta yoluyla kullanılan oylarda yaşanması beklenen muazzam artış nedeniyle seçimin nihai sonucunu hesaplamak zaman alabilir. Kullanıldığı eyalete göre farklılık gösterecek biçimde üzerinde 2 Kasım veya 3 Kasım yazılı damga bulunan her oy pusulası geçerli kabul edilecek. Bu da demek oluyor ki seçimin nihai sonucunu ancak seçim gününden sonra öğrenebileceğiz. Bu gecikmenin yaratacağı belirsizlik nedeniyle iki adaydan biri veya her iki aday da mevcut oy sayımına göre seçimin kazananı olduğunu ilan edebilir.   

Her halükarda, Trump’ın Oval Ofis’te sakince oturup seçim sonuçlarını günlerce veya haftalarca beklemesine imkân yok. Trump, verdiği röportajlarda, kaybetse dahi Beyaz Saray’ı terk etmeyeceğine dair üstü kapalı beyanlarda bulunmuştu. Doğrusunu söylemek gerekirse Trump, kaybetme ihtimaline karşı hakikaten bu tür bir senaryoya hazırlanıyormuş gibi duruyor. Eğer bunu başarırsa, dünyanın en güçlü ülkesi kendini sürüncemeli ve muhtemelen zorlu bir anayasal krizin içinde bulacak.

Batı’nın demokratik ve sanayileşmiş ülkelerinin oluşturduğu büyük ittifak, geçtiğimiz senelerde, uluslararası alandaki itibarını derinden sarsan çok sayıda hata yaptı. Ancak hiçbir kurum, Batı’nın geniş çağrısı için özgür ve adil seçimler kadar mühim olamaz. Eğer bir zamanlar Batı’nın fiili lideri konumunda olan bir ülke, bu temel ilkeyi dahi sürdürmeyi başaramıyorsa, dünyanın geri kalan ülkeleri başka siyasi sistemleri tercih ettiğinde şaşırmamak gerek.