Türkiye ve Almanya arasında son dönemde derinleşen ilişkiler, Şansölye Friedrich Merz’in geçen Kasım’daki Ankara ziyaretiyle başlayan ivmenin ardından 18 Mayıs’ta Berlin’de gerçekleştirilen Stratejik Diyalog toplantısıyla yeni bir evreye işaret etti.
12 yıl aradan sonra tekrar devreye sokulan bu mekanizma, iki ülkenin başta güvenlik, savunma sanayi ve bölgesel kriz yönetimi olmak üzere stratejik başlıklarda daha yakın koordinasyon geliştirmesini hedefliyor. Bu gelişme, uzun süredir donmuş durumdaki Türkiye-AB ilişkilerinde de sınırlı bir hareketlenmenin işareti olarak okunabilir.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın mevkidaşı Johann Wadephul ile yaptığı görüşmenin ardından Şansölye Merz tarafından da kabul edilmesi, sembolik olmanın ötesinde anlamlar taşıyor. Özellikle geleneksel CDU/CSU çizgisinin Türkiye’nin AB üyeliğine tarihsel mesafesi düşünüldüğünde, Berlin’den gelen ton değişimi dikkat çekici.
Geçen yıl kaleme aldığım IstanPol analizimde vurguladığım gibi, Merz liderliğindeki Almanya’nın Türkiye konusunda daha pragmatik ve stratejik bir açılım geliştirmesi ihtimal dahilindeydi. “İmtiyazlı Ortaklık 2.0” olarak adlandırdığım bu yeni yaklaşım, karşılıklı çıkarların dengelendiği ancak tam üyeliğin siyasi ve kurumsal yüklerinden kaçınıldığı bir modeli ifade ediyor; aynı zamanda Avrupa’nın giderek daha işlem odaklı, al-ver temelli bir anlayışa yönelen dış politika çizgisini de yansıtıyor.
Bugün yaşanan gelişmeler bu öngörünün tamamen temelsiz olmadığını ortaya koyuyor. Zira Avrupa güvenlik mimarisinin yeniden şekillendiği, transatlantik ilişkilerin temelden sarsıldığı ve enerji-ticaret-göç hatlarının giderek jeopolitikleştiği bir dönemde, Türkiye’nin stratejik ağırlığı Berlin tarafından daha açık biçimde kabul ediliyor.
Nitekim Alman basınında da Türkiye’yle yakınlaşma büyük ölçüde reelpolitik çerçevesinde okundu. Özellikle güvenlik, savunma sanayi, NATO koordinasyonu, Ukrayna savaşı sonrası Avrupa güvenliği ve Orta Doğu’daki kırılganlık bağlamında Türkiye’nin “vazgeçilmez ama zor ortak” olduğu vurgusu öne çıkarıldı. Berlin’in dili artık daha az normatif, daha fazla stratejik. Ancak bu değişim, değerler gündeminin tamamen terk edildiği anlamına kesinlikle gelmiyor.
Tam da bu nedenle Wadephul’un basın toplantısındaki vurguları önemliydi. Alman Bakan, Türkiye’nin AB perspektifine destek vermek istediklerini belirtirken söz konusu desteğin koşullu olduğunu da gizlemedi: Kopenhag kriterleri, hukuk devleti ve demokratik standartlar. Yani Berlin’deki yeni yaklaşım bir carte blanche değil, aksine stratejik yakınlaşma ile normatif beklentilerin eşgüdümlü yürütülmeye çalışıldığı kırılgan bir denge olarak değerlendirilebilir.
Bu çerçevede Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasında geçtiğimiz günlerde gerçekleşen telefon görüşmesi de tamamlayıcı nitelikteydi. Daha önce “Türkiye-AB İlişki Durumu: Komplike” başlıklı yazımda ayrıntılı biçimde ele aldığım von der Leyen’in Türkiye’yi Rusya ve Çin’le aynı kategoriye yerleştiren açıklamalarına kıyasla, bu görüşmede çok daha yapıcı ve dengeli bir ton benimsemesi dikkat çekti.
Bu değişim, adeta önceki söylemin yol açtığı hasarı telafi etmeye yönelik bir “zarar kontrolü” olarak da okunabilir. Görüşmede gümrük birliğinin güncellenmesi, enerji güvenliği, tedarik zincirleri, Doğu Akdeniz ve İran gerilimi gibi başlıkların öne çıktığı bildirildi. Avrupa tarafı, Türkiye’yi artık bölgesel krizlerin yönetiminde vazgeçilmez bir ortak olarak konumlandırdığını giderek daha açık biçimde ortaya koyuyor; zira Brüksel, Türkiye’yi tamamen dışlamanın maliyetinin hızla arttığının farkında.
Öte yandan Türkiye-Almanya ilişkilerindeki olumlu atmosferin hızlı somut çıktıları da oldu. Alman kamuoyunda özellikle basın özgürlüğü meseleleri sembolik önem taşıyor. DW muhabiri Alican Ulusoy’nun serbest bırakılması Almanya’da pozitif karşılanan gelişmelerden biri oldu. Bu tür adımlar, ilişkilerde güven artırıcı jestler olarak algılanıyor.
Yanısıra Alman Savunma Bakanlığı, Haziran ayı sonu itibarıyla Türkiye’ye bir Patriot Savunma Ünitesi ile 150 asker konuşlandıracağını duyurdu. Buna göre Alman Silahlı Kuvvetleri Bundeswehr, NATO’nun güneydoğu kanadındaki entegre hava savunmasını destekleyerek bölgedeki ABD’li bir birliğinin yerini alacak.
Fırsat Penceresi mi, Kırılgan Ateşkes mi?
Tam da görece iyimser bir hava oluşmaya başlamışken CHP kurultayına ilişkin “mutlak butlan” tartışması Ankara-Berlin-Brüksel hattında gündemin en üst sırasına yerleşti. Alman Dışişleri Bakanlığı’ndan konuya ilişkin oldukça hızlı ve net bir açıklama geldi: Siyasi rekabetin hukuki araçlarla değil siyasi yollarla yürütülmesi gerektiği ve alınan kararın Türkiye’nin AB üyeliği hedefiyle çeliştiği açıkça belirtildi.
Benzer şekilde Avrupa Dış Eylem Servisi’nin (EEAS) açıklamasında, CHP kurultaylarının iptali, muhalif siyasetçilere yönelik soruşturmalar ve özellikle Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu hakkındaki süreçlerin hukuk devleti, yargı bağımsızlığı ve demokratik çoğulculuk açısından ciddi soru işaretleri doğurduğu ifade edildi.
İşte tam bu noktada Türkiye açısından kritik eşik ortaya çıkıyor. Avrupa ile yeniden yakınlaşma için nadir bir fırsat penceresi aralanmış durumda. Almanya’daki mevcut koalisyon hükümeti, geleneksel CDU reflekslerinden daha esnek davranmaya hazır olduğu sinyallerini veriyor. Merz’in Türkiye’yi kategorik olarak dışlayıcı değil, stratejik olarak yakınlaştırıcı bir dil kullanması tesadüf değil. Dahası bunu koalisyonun birinci senesini devirdiği, kendi kişisel rating lerinin dibe vurduğu ve partisi CDU’nun Almanya genelindeki tüm kamuoyu yoklamalarında muhalefetteki aşırı sağ popülist AfD partisinin gerisine düştüğü bir zamanlamada yapması da politik olarak dikkat çekici.
Son günlerde Merz’in genişleme dosyasında genel olarak daha proaktif bir çizgi izlediği görülüyor. Genişlemenin jeopolitik bir gereklilik olduğunun altını çizen Merz, sürecin aşırı yavaş ilerlediğini ve aday durumundaki ülkelerde haklı bir hayal kırıklığı yarattığını belirtiyor. Ukrayna, Moldova ve Batı Balkanlar için yeni bir dinamizme ihtiyaç olduğunu özellikle savunuyor.
Avrupa’nın Yeni Arayışı ve Türkiye’nin Sınavı
Bu noktada, Türkiye ile Stratejik Diyalog toplantısının yapıldığı gün olan 18 Mayıs’ta Merz’in AB liderlerine gönderdiği bir mektupta Ukrayna için önerdiği yeni “ara statü” modeli dikkat çekiciydi. Öneri, Ukrayna’nın AB kurumlarına hızla entegre edilmesini ancak tam üyelik ve oy hakkının şimdilik verilmemesini öngörüyor.
Bu yaklaşım, 2000’lerin başında Angela Merkel tarafından Türkiye için gündeme getirilen “imtiyazlı ortaklık” modelini yeniden hatırlattı. Ankara’nın o dönemde “ikinci sınıf üyelik” diyerek reddettiği yaklaşımın bugün Ukrayna için yeniden düşünülmesi oldukça çarpıcı. Nitekim Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski de Merz’in önerisini benzer şekilde “Ukrayna tam üyeliği hak ediyor” diyerek geri çevirdi.
Almanya’nın AB genişlemesi hususunda yeni hibrit modeller arayışında olduğu görülüyor. Bu süreçte Türkiye açısından ufukta iki ihtimal beliriyor: Ya bu yeni jeopolitik ve jeoekonomik dönemde Avrupa ile ilişkileri yalnızca ikili işbirlikleri üzerinden değil, AB boyutunda da yeniden yapılandıracak stratejik bir akıl geliştirilecek ya da iç siyasi krizler ve demokratik gerilimler nedeniyle bu potansiyel tam olarak değerlendirilemeyecek ve fırsat bir kez daha heba edilecek.
Avrupa’nın Türkiye’ye bakışında artık daha fazla güvenlik, daha fazla savunma ve daha fazla ekonomi var. Ancak demokrasi ve hukuk devleti başlıkları masadan kalkmış değil. Berlin ve Brüksel’in son açıklamaları bunu tekrar açık biçimde ortaya koyuyor. Türkiye, AB’den siyasi saiklerle hareket edilmemesini talep ederken, kendi tarafında da süreci kolaylaştıracak gerekli adımları atmak durumunda. Çünkü AB yolculuğunda belirleyici unsur yalnızca jeopolitik önem değil; aynı zamanda ve hatta daha fazla Avrupa değerlerine bağlılık, demokratik güvenilirlik ve öngörülebilirlik.
Bugün Almanya ile geliştirilen yakınlaşma çok değerli bir açılım. Ancak bu, otomatik bir normalleşme ya da koşulsuz kabul anlamına gelmiyor. Türkiye, AB perspektifini gerçekten stratejik bir tercih olarak gördüğü konusunda samimiyse, bunu yalnızca söylem düzeyinde değil; demokrasi, hukuk devleti, çoğulculuk ve kurumsal güven alanlarında da şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortaya koyması gerekiyor.
Aksi halde Almanya’nın ve dolayısıyla AB’nin Türkiye’ye gecikmeli de olsa yeniden uzattığı el, kısa süre içinde bir kez daha havada kalabilir. Bu da Türkiye-AB ilişkilerini yine “bir adım ileri, iki adım geri” kısır döngüsüne sıkıştırabilir.

