“Nükleer silahların aksine, yapay zekâ silahlarının temel bileşenleri halihazırda dünyanın dört bir yanına saçılmış durumda. Bunları saklamak çok kolay ve hiçbir zaman tam anlamıyla kontrol altına alınamayacaklar.”
Yazar: Charles Ferguson
Project Syndicate’in yapay zekâ editörü, teknoloji yatırımcısı, politika analisti ve Oscar ödüllü Inside Job da dahil olmak üzere birçok belgesel filmin yönetmeni
Çeviri: Mert Söyler
Yapay zekâ devriminin, küresel askeri gücü belirleyen unsurları kökünden değiştireceği artık netleşti. ABD ve Avrupa’nın geleceği, savunma ve sanayi sektörlerindeki bu ciddi çöküşü tersine çevirme becerilerine sıkı sıkıya bağlı.
Bazı umut verici gelişmeler yaşansa da yapay zekânın; dünya demokrasilerinin ortak güvenliği, küresel silah kontrolü, nükleer silahların yayılmasını önleme ve terörle mücadele çabaları üzerindeki olası etkileri giderek daha fazla kaygı uyandırıyor. Yapay zekânın yükselişinin, ABD hegemonyası ve nükleer silahlarla şekillenen bir çağdan tamamen farklı, giderek daha kaotik bir dünyaya geçişle aynı döneme denk gelmesi de bu riskleri katlıyor.
Nükleer silahların icadı, Sovyetler Birliği’ni dizginlemek, nükleer savaşı önlemek ve atom cephaneliklerini yönetmek amacıyla ABD öncülüğünde kurulan karmaşık bir küresel düzenin doğmasına yol açmıştı. Bu düzen; ABD’nin nükleer şemsiyesini, NATO’yu ve nükleer silahların tasarımını, üretimini, test edilmesini, konuşlandırılmasını ve kullanımını denetleyen sistemleri kapsıyordu. Aynı zamanda istihbarat ve erken uyarı sistemlerini, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’nı (NPT), ABD ile Sovyetler arasındaki sayısız silah kontrol antlaşmasıyla doğrulama mekanizmalarını ve başta Füze Teknolojisi Kontrol Rejimi olmak üzere ihracat kontrollerini de içeriyordu. Tüm bu yapının temelinde ise stratejik politika analizine ayrılmış devasa bir altyapı yatıyordu.
Kusursuz olmasa da bu rejim son derece başarılı oldu: Nükleer silahların yayılması sınırlı kaldı, nükleer güçler arasında doğrudan hiçbir savaş patlak vermedi ve 1945’ten bu yana nükleer silahlar (testler haricinde) hiç kullanılmadı. Ne var ki Batı’nın gerilemesi ve Çin’in yükselmesiyle birlikte bu düzen yavaş yavaş çöküyor. Bu durum, askeri gücün birçok ülke, hatta özel şirketler arasında giderek daha düzensiz bir şekilde dağılmasına zemin hazırlıyor. Bunun sonuçlarını; Batı’nın yapay zekâ destekli savaş teknolojilerinde geri kalmasında, zayıf ihracat kontrollerinde ve yetersiz yapay zekâ güvenlik düzenlemelerinde şimdiden görebiliyoruz.
Son birkaç on yılda hem Amerika’nın hem de Avrupa’nın savunma kurumları hantallaştı, yavaşladı ve gerçeklikten acınası bir biçimde koptu. ABD ordusu ve ana tedarikçileri; uçaklar, gemiler, tanklar, uçak gemileri ve denizaltılar gibi inanılmaz derecede pahalı ve bir o kadar da savunmasız olan insanlı sistemlere bel bağlamaya devam ediyor. Tek bir füze bile milyonlarca dolara mal oluyor ve her modelden yılda yalnızca yüzlerce veya binlerce adet üretilebiliyor.
Geniş çaplı ticari pazarların hem ekonomik hem de askeri performansa giderek daha fazla yön vermesiyle ABD; üç boyutlu baskı, yarı iletkenler, robotik, dronlar, kişisel bilgisayarlar, cep telefonları ve batarya gibi kritik sektörlerde Çin ve diğer ülkelerin fena halde gerisinde kaldı. Hal böyle olunca, ABD silahlarının maliyeti genellikle saldırmayı veya savunmayı hedefledikleri sistemlerden katbekat yüksek oluyor. Amerikan siyasetinin istikrarsızlığı ve işlevsizliği de bu sorunları iyice içinden çıkılmaz hale getiriyor; zira bu durum, savunma tedariklerini ve ABD’nin İran, Çin, Rusya ve Ukrayna politikalarını giderek daha fazla etkiliyor.
Benzer bir tablo Avrupa’da da bilhassa Ukrayna ve savunma sanayisi iş birlikleri konusundaki iç çekişmelerde kendini gösteriyor. Diğer yandan teknoloji sektörünün artan siyasi gücü, en çok da Çin üzerindeki ihracat kontrollerini zayıflatarak, Rusya’ya yönelik yaptırımları delerek ve devletlerin büyük çaplı yapay zekâ Ar-Ge girişimlerini engelleyerek Batı’nın güvenlik çabalarını baltalıyor.
ABD ve Avrupa’nın tutumunda köklü değişiklikler yaşanmadığı sürece, yapay zekâ, dronlar ve robotların entegrasyonunun yeni askeri güç biçimleri yaratmasıyla, küresel güç dengesi hızla Çin ve diğer yenilikçi ülkelerin lehine dönebilir. İran ve Ukrayna’daki savaşlar, şekillenmekte olan bu yeni gerçekliğin ilk sinyallerini veriyor.
Drone Devrimini Kaçırmak
2015 yılında dönemin ABD Başkanı Barack Obama yönetimi, İran’ın nükleer programını ciddi şekilde kısıtlayan kusurlu ama anlamlı Kapsamlı Ortak Eylem Planı’nı (JCPOA) müzakere etmiş ve ardından İran’ın balistik füze faaliyetlerini sınırlayan bir Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararı çıkartmıştı. Ama ilk Trump yönetimi anlaşmadan çekilip yaptırımları geri getirerek İran’a hem nükleer hem de konvansiyonel silah geliştirmeye yeniden başlama serbestisi tanıdı. Joe Biden yönetimi ise sorunu daha da körükleyerek İran’ın nükleer silah kapasitesinin eşiğine gelmesine ve gelişmiş dronlar üretmesine göz yumdu. Üstelik Rusya-Ukrayna savaşı ve ticari yapay zekâ sektöründeki baş döndürücü hız konunun aciliyetini gözler önüne sermişken, Biden yönetimi dronların ve yapay zekânın yükselişine ayak uydurup ABD ordusunu modernize etmeyi de başaramadı.
Hal böyleyken, ikinci Trump yönetimi İran’a saldırdığında, giderek eskiyen silahlar üzerine kurulu ve hayati bir müttefik olabilecek Ukrayna ile yetersiz koordinasyon yüzünden eli kolu bağlı bir askeri yapıya bel bağladı. Neticede ABD, geniş çaplı yapay zekâ destekli dron ve anti-dron güçleri de dahil olmak üzere kritik yeteneklerden yoksundu ve kazanması gereken bir savaşı sonunda kaybetti.
Bazı uzmanlar, İran savaşının, yeni dron savaşı çağında küçük ve teknolojik açıdan daha az gelişmiş ülkelerin büyük güçlere karşı doğuştan şanslı olduğunu gösterdiğini savundu. Bu kesinlikle yanlış ve son derece tehlikeli bir yanılsama. Tıpkı dağınık internet sektörünün yerini birkaç dev şirkete bırakması gibi, dron savaşlarının ilk dönemleri de devasa veri merkezlerinden beslenen askeri yapay zekâ modellerince yönetilen devasa dron ordularıyla hızla şekil değiştiriyor. Diğer tüm şartlar eşit olduğunda, yapay zekâ büyük güçlere küçük rakipleri karşısında ezici bir üstünlük sağlıyor. Fakat bunun kadar önemli bir başka gerçek daha var: Yapay zekâ çağı, esnek yenilikçileri ödüllendirirken, çağa ayak uyduramayan eski nesil orduları cezalandırıyor.
Dolayısıyla, İran fiyaskosunun aslında gözler önüne serdiği şey, ABD ordusunun kendi köhnemişliği yüzünden giderek daha fazla felç geçirdiği gerçeği. Bu yönüyle ABD, Ukrayna’yı dize getirememesi yapay zekâ ve dron devrimi karşısında benzer bir derin kurumsal çöküşü yansıtan Rusya ile çarpıcı bir benzerlik taşıyor.
Bu eksen kayması, geleceğin savaşlarına dronların yön vereceğinin ve Batı’nın, Çin ile diğer olası düşmanların tekelindeki küresel bir dron endüstrisine bağımlı olmasının büyük stratejik riskler barındırdığının Ukrayna’da net bir şekilde anlaşıldığı 2024 yılında zaten belirginleşmişti. Savaş aynı zamanda, etkili bir dron savaşının hem gelişmiş yapay zekâ sistemlerini hem de cephedeki birlikler ile son derece hızlı tepki verebilen yapay zekâ ve dron sektörleri arasında anlık ve kesintisiz bir iletişimi şart koştuğunu kanıtladı.
Bu büyük sarsıntı karşısında ABD ve Avrupa, yapay zekâ kapasiteleriyle ve cephedeki muharebe birlikleriyle tam entegre çalışacak Batılı bir dron sanayisi kurmak için acil bir seferberlik başlatabilirdi (ve başlatmalıydı). İran ve Çin ile yaşanabilecek olası çatışmalara hazırlık olarak, Amerikan hava üsleri ve uçak gemisi filoları; özel veri merkezleri, anlık Ar-Ge çalışmaları ve seri üretim kapasiteleriyle desteklenen on binlerce dronu sahaya sürebilecek son teknoloji platformlara dönüştürülebilirdi.
Bu doğrultuda Tayvan, Japonya ve Güney Kore’deki dron fabrikaları, Çin’in Tayvan’a olası bir saldırı riskine karşı kalkan oluşturacak kritik bir üretim gücü sağlayabilirdi. Benzer adımlar NATO’yu ve Ortadoğu’daki ABD güçlerini tahkim edebilir; askeri yapay zekâ programları da Ukrayna’daki gerçek savaş alanı verileriyle eğitilerek gelişmiş saldırı ve savunma amaçlı dron yeteneklerinin üretimini hızlandırabilirdi.
Eğer bu tür adımlar atılmış olsaydı, İran’la savaş muhtemelen bambaşka bir seyir izlerdi. ABD, her gün on binlerce koordineli ve yapay zekâ destekli dronu sahaya sürerek İran’ın kıyı şeridini, silah depolarını, dron fabrikalarını, fırlatma rampalarını ve nükleer tesislerini adeta abluka altına alabilirdi. Bu da ABD’ye, sürat tekneleri, dronlar ve mobil füze rampaları da dahil olmak üzere çok daha fazla İran askeri hedefini tespit edip yok etme imkânı sunardı.
İster dronlarla ister insanlarla yapılsın, İran’ın saldırılarının çoğu anında tespit edilip bertaraf edilecek ve tıpkı Ukrayna’da saldıran Rus birlikleri gibi adeta intihara sürüklenmiş olacaklardı. Bu esnada, her biri birbiriyle uyumlu binlerce drondan oluşan devasa “dron duvarları”, ABD birliklerini, Körfez altyapısını ve ticari deniz taşımacılığını koruma altına alabilirdi. Böyle bir senaryoda ABD, İran’ın askeri varlıklarının büyük kısmını etkisiz hale getirebilir veya yok edebilir, Körfez’deki petrol ve gaz tesislerini güvenceye alabilir ve savaş boyunca Hürmüz Boğazı‘nı açık tutmayı büyük olasılıkla başarabilirdi.
Ukrayna’dan Alınan Dersler
Bu senaryo kulağa hayal ürünü gibi gelse de Ukrayna savaşı bunun kesinlikle hayata geçirilebilir olduğunu kanıtladı. 40 milyon nüfuslu Ukrayna halihazırda günde 10.000 ila 20.000 dron üretiyor, kullanıyor ve üretim kapasitesini hızla artırmaya devam ediyor. Rusya da artık seri dron üretimine geçmiş olsa da liyakatsizlik ve yolsuzluğa batmış eski kurumların pençesinden kurtulabilmiş değil. Buna karşın Ukrayna, inanılmaz derecede dinamik bir girişimcilik ekosistemine, dünya çapında mühendislere ve dünyanın en gelişmiş dron ordularına sahip. Dron ve yazılım üreticileri, doğrudan cephedeki askerlerle iletişim halinde olduklarından, yapay zekâdaki gelişmelere ve değişen savaş koşullarına sürekli uyum sağlıyor; bu yüzden ürün geliştirme süreleri artık haftalarla ölçülüyor.
2022-23 yıllarında, savaşın daha çok konvansiyonel silahlarla yürütülen ilk evresinde, kayıpların çoğu top atışları ve bombalardan kaynaklanıyordu; can kayıplarının oranı üçte birin altındaydı ve Rusya’nın verdiği zayiat Ukrayna’nınkinin iki-üç katıydı. Bugün ise Rus kayıplarının %70-80’i dronlardan kaynaklanıyor ve bunların yarısından fazlası ölümle sonuçlanıyor. Hatta Ukrayna savunma sanayisine yatırım yapan bir yetkili, özel bir görüşmemizde Rus kayıplarının artık Ukrayna’nın kayıplarını katbekat aştığını dile getirdi.
Ukrayna’nın yürüttüğü dron savaşının ulaştığı boyut gerçekten akıl almaz seviyelerde. 2025’te Ukrayna 800.000’den fazla başarılı dron saldırısı gerçekleştirdi; bunların üçte biri Rus askerlerini, geri kalanı ise silahları, araçları ve binaları hedef aldı. Ukrayna’nın dron saldırılarının ivmesi de hız kesmeden artıyor; yalnızca Mayıs 2026’da Ukrayna, bir önceki aya kıyasla %12’lik bir artışla 180.000 Rus askeri hedefini vurdu. Rusya şu anda ayda 35.000 asker kaybederken yalnızca 29.000 civarında yeni asker silah altına alabiliyor. Orduya yeniden yazılma fikri askerler için artık, hafif tabirle, hiç cazip olmadığından Rus ordusu giderek eriyor.
Rusya’nın şehirlere yönelik balistik füze saldırıları bir kenara bırakılırsa, Ukrayna binlerce keşif, tespit ve kamikaze dronunu yapay zekâ denetiminde koordine eden dron duvarları ve elektronik harp sistemleri sayesinde kendini gayet başarılı bir şekilde savunuyor. Cephe hattı, insan ömrünün çoğu zaman dakikalarla ölçüldüğü, 30 kilometre genişliğinde, tamamen dronların hakimiyetindeki bir “gri bölgeye” dönüştü.
Orta menzilli Ukrayna dronları Rus askeri lojistik ağını felç ederken, 1.600 kilometre ötedeki hedefleri vurabilen uzun menzilli dronlar; Rusya’nın petrol endüstrisini, ordusunu, savunma sanayisini ve diğer stratejik tesislerini durmaksızın tahrip ederek benzin ve jet yakıtında karne uygulamalarına ve ihracat yasaklarına yol açıyor. Ukrayna’nın hedef belirleme süreçleri büyük ölçüde yapay zekâya emanet: Hedefler; uydu görüntüleri, dron kameraları, hacklenmiş güvenlik kameraları ve cep telefonlarından elde edilen video akışları sayesinde anında tespit ediliyor. Tüm bunların sonucunda Rusya, çok daha büyük nüfusuna, ekonomisine ve ordusuna rağmen artık ilerleyemiyor ve büyük ihtimalle toprak kaybediyor.
Ne var ki Ukrayna, yalnızca Rusya’nın beceriksizliği ve Ukrayna’nın yaratıcılığı karşısında sönük kalan yapay zekâ teknolojisi sayesinde ayakta kalıp üstünlük kurabiliyor. Aynı durum, İran’ın ABD’ye karşı elde ettiği çıkmazla sonuçlanan stratejik zafer için de geçerli. Eğer ABD ordusunu modernize etmiş olsaydı dünyanın en büyük ekonomisi ve en gelişmiş yapay zekâ ekosistemi olarak elinde bulundurduğu o muazzam gelişmişlik ve ölçek avantajını lehine kullanabilirdi. Ama bunun için; günde on binlerce, hatta yüz binlerce yapay zekâ destekli dron üretip sahaya sürebilecek (ve savaş boyunca bu sayıyı milyonlara çıkarabilecek) gerçek zamanlı ve yapay zekâ destekli hedefleme sistemleriyle donatılmış, son teknoloji bir orduya ihtiyaç vardı.
Şu an ne ABD ne de Avrupa böyle bir kapasitenin yanından bile geçemiyor. İran savaşının başlamasından sadece üç ay önce, Aralık 2025’te ABD Savunma Bakanlığı, askeri dron üretimini 2027’ye kadar 300.000 adede çıkarmayı hedefleyen bir “dron hakimiyeti” planı yayımlamıştı; ki bu rakam, Ukrayna’nın güncel üretiminin kabaca sadece yirmide birine denk geliyor.
Çin ile kıyaslandığında ise aradaki uçurum çok daha çarpıcı bir boyut kazanıyor. Çinli üreticilerin bu yıl 8 ila 15 milyon dron üretmesi bekleniyor (Başkan Volodimir Zelenski’nin yakın tarihli açıklamasına göre Ukrayna’nın bu yılki hedefi de on milyon). Ayrıca Çin askeri dron sürüleri geliştiriyor ve sürü kontrol yazılımlarında dünyaya öncülük ediyor. Öyle ki birçok Çinli şirket, yakın zamanda sayıları 30.000’i aşan koordineli dronlarla devasa görsel şovlar düzenleyerek adeta gövde gösterisi yapıyor.
Buna karşılık ABD, ne yazık ki hala acınası derecede hazırlıksız. Uçak gemilerinden kalkabilen ilk dronlar için bile henüz Mayıs ayında, o da düşük kapasiteli bir ilk üretim onayı çıkabildi. ABD ordusunun dron kontrol sistemleri de bir o kadar çağ dışı kalmış durumda; devasa dron duvarlarını, sürüleri veya kademeli saldırıları yönetecek kapasiteden tamamen yoksunlar. Bir zamanlar askeri teknolojinin zirvesindeki İsrail de bu yarışta havlu atmış görünüyor.
Fakat İran ve Ukrayna cephelerinden çıkarılacak asıl ders, dronların çok daha ötesine geçiyor. Bu savaşların gözler önüne serdiği çok daha derin bir eksen kayması var: Yapay zekâ, savaşın ve askeri gücün tam kalbine yerleşiyor.
Otomatikleşmiş Sert Güç
Dronlar ve yapay zekâ adeta birbirleri için yaratıldı ve birlikte evrimleştikçe kapasiteleri de akıl almaz bir hızla katlanıyor. Çok geçmeden arabalar, kamyonlar, gemiler, uçaklar, denizaltılar, torpidolar, insansı robotlar ve tankların tümü yapay zekâ tarafından yönetilen dronlara dönüşecek. Hatta mayınlar, füzeler, radarlar, tüfekler, bombalar ve top mermileri bile içlerine entegre edilmiş bir yapay zekâya kavuşacak; nitekim bazılarında şimdiden var.
Bu büyük dönüşümün arkasında dört temel etken yatıyor. İlki, karmaşıklık: Hiçbir insan, kurum veya geleneksel bilgisayar sistemi, özellikle de “savaşın sisi” olarak bilinen o kaotik ortamda, günde yüz binlerce silahın sevkiyatını ve idaresini yürütemez. İkincisi, verimlilik: Yapay zekâ sistemleri arazide yolunu bulma, hedef tespit etme ve savunma hatlarını aşma konularında hem insanları hem de klasik yazılımları çoktan solladı.
Üçüncü etken ise tepki süresi. Füze, lazer ve dron savaşları insan algısının çok ötesinde anlık tepkiler gerektiriyor. 10.000 adet yapay zekâ destekli dron veya hipersonik füzeyle yapılan bir saldırıyı ancak yine yapay zekâ destekli savunma sistemleriyle durdurabilirsiniz.
Son olarak, yarı iletken maliyetlerinin düşmesi ve işlemci gücünün artması, güçlü yapay zekâ özelliklerini her bir drona çok düşük maliyetlerle entegre etmeyi mümkün kılıyor. Bu durum, sinyal bozucu (jamming) saldırılara karşı zayıf olan iletişim ağlarına bağımlılığı azaltırken, dronların sahadaki etkisini inanılmaz derecede artırıyor.
Tüm bu eğilimlerin temelinde son derece basit bir gerçek yatıyor: Silahlar, içlerinde insan barındırmak zorunda kalmadıklarında çok daha ölümcül ve etkili hale geliyor. İnsanlı sistemler büyük, nispeten yavaş, kullanımı güvenli ve üsse dönecek şekilde tasarlanmak zorunda. İnsanı denklemden çıkardığınız an silahlar küçülüyor, hızlanıyor, ucuzluyor ve tek kullanımlık hale geliyor; üstelik bunlardan çok daha fazla üretebiliyorsunuz.
Eski nesil dronlar uzaktan da olsa hala bir insan operatöre ihtiyaç duyuyordu ve bu mecburiyet, binlerce drondan oluşan o kusursuz koreografili filoların sahaya sürülmesini imkânsız kılıyordu. Yapay zekâ bu engeli adım adım ortadan kaldırıyor. Rusya’nın da acı bir şekilde tecrübe ettiği gibi ne zırhlı araçlar ne de etten kemikten askerler yapay zekâ destekli dron sürüleriyle başa çıkabilir.
Başkan Vladimir Putin her yıl yüz binlerce Rus askerini ölüme göndermeye razı olabilir, ama pek çok başka hükümet bunu göze alamaz. Hal böyle olunca, savaş meydanlarında insanların yerini giderek yapay zekâ destekli sistemler alacak. Yapay zekâ geliştikçe, savaşları planlayıp yönetebilen, hatta zamanla koca bir savaşı tek başına idare edebilecek yapay zekâ destekli silahlar da gelişmeye devam edecek.
Yapay Zekâ Savaşının Kazananları ve Kaybedenleri
Nükleer silahları denklemin dışında tutarsak, yapay zekâ ve dron çağında askeri gücü belirleyecek dört ana unsur var: dron üretim kapasitesi, yapay zekâ altyapısı ve yetenekleri, eğitim verilerine erişim ve belki de en kritiği, köklü sanayi, ordu ve hükümet çıkarlarının yaratacağı dirence rağmen tüm bu unsurları etkili bir şekilde sahaya sürebilecek siyasi ve kurumsal irade. Yapay zekânın başrolde olduğu bu yeni çağda süper güç statüsünü korumak, Soğuk Savaş döneminde ABD ve Sovyetler’in nükleer silah altyapılarına akıttıkları kaynaklara eşdeğer devasa yatırımlar gerektirecek.
Bu şartlar altında, yapay zekâ-dron devriminin kaymağını yiyecek en büyük aday Çin gibi görünüyor. Devasa kaynaklara sahip, geçmişten gelen kurumsal engelleri daha az, küresel dron üretimine hükmediyor ve yapay zekâ sektörü ABD ile başa baş noktaya gelmiş durumda.
Her ne kadar bu ilerlemenin büyük bir kısmı ABD’nin ihracat kontrollerindeki uzun soluklu başarısızlığından ve bu kontrollerin bizzat Amerikan ile Avrupalı firmalarca delinmesinden kaynaklansa da Çin artık kendi ayakları üzerinde duran güçlü bir yapay zekâ ve teknoloji ekosistemine sahip. Yine de 1979’dan bu yana fiili bir savaşa girmediği için askeri yapay zekâyı eğitecek gerçek savaş verileri konusunda ciddi sıkıntılar çekiyor. Rusya’dan, İran’dan veya siber operasyonlardan bir şekilde veri sızdırıyor olsa da bu verilerin kalitesi Ukrayna, ABD ve hatta İsrail’in elindeki verilerin yanından bile geçemez.
Amerika’nın rekabetçi bir dron sektöründen yoksun olması, köhne savunma kurumu ve sadece kendi cebini düşünen teknoloji sektörü göz önüne alındığında Çin karşısındaki geleceği hâlâ koca bir soru işareti. Fakat ABD’nin elinde hâlâ çok güçlü kozlar var: dünya lideri bir yapay zekâ ekosistemi, köklü bir girişimcilik kültürü, engin savaş tecrübesi ve dünyanın en iyi askeri yapay zekâ verilerine erişimi olan (başta Ukrayna olmak üzere) değerli müttefikler. Tabii ülkenin kendi içindeki bu kurumsal yozlaşmayı aşıp aşamayacağını zaman gösterecek.
Tüm bunlar, yapay zekâ-dron çağında geriye iki net kaybeden bırakıyor: Batı Avrupa ve Rusya. Her ikisi de derin yapısal zayıflıkların pençesinde. Avrupa cephesinde bu zayıflıklar; çağın gerisinde kalmış bir savunma yapısı, kısıtlı dron üretim kapasitesi ve seri üretim gerektiren yüksek teknoloji sektöründeki kan kaybı olarak öne çıkıyor. İngiltere’yi bir kenara koyarsak, yakın dönem savaş tecrübesi neredeyse hiç yok ve yapay zekâ yarışında oldukça zayıf (hatta giderek daha da kötüleşen) bir noktada duruyor. Tüm bu zaaflar Avrupa’yı, askeri tecrübesi çok daha fazla olan Rusya karşısında açık hedef haline getirebilir.
Bununla birlikte, Avrupa Birliği ve NATO Ukrayna’yı tam anlamıyla kucaklarsa bu ülke Avrupa’nın en büyük can simidi olabilir. Ukrayna, giderek İsrail ile kıyaslanan o olağanüstü dinamik girişimcilik ekosistemi sayesinde sadece askeri arenada değil, teknolojik alanda da hızla küresel bir lidere dönüşüyor.
Rusya ise askeri gücüne rağmen tüm büyük güçler arasında en acınası duruma düşen ülke. Putin’in Ukrayna’yı işgalinin daha ilk aylarında, ülkenin en eğitimli, en üretken ve teknolojiye en hâkim beyinlerinin de aralarında bulunduğu yaklaşık bir milyon insan ülkeyi terk etti. Teknoloji ekosistemi yerle yeksan olan Rusya, şu an yarı iletkenlerden veri merkezlerine ve gelişmiş modellere kadar yapay zekâ teknoloji piramidinin her basamağında çok gerilerde sürünüyor. Putin’in başlattığı bu savaş, geriye sadece doğal kaynakları ve nükleer silahları olan, başka hiçbir şeyi kalmamış bir ülke bırakabilir.
Kaotik Bir Dünyada Yapay Zekâ Silah Kontrolü
İş silahların kontrolüne ve yayılmasının önlenmesine geldiğinde ise ufukta pek aydınlık bir tablo görünmüyor. Nükleer silahların ve bunları üretecek büyük tesislerin aksine, yapay zekâ silahlarının temel bileşenleri (üç boyutlu yazıcılar, dron tasarımları, patlayıcılar, grafik işlemciler ve açık kaynaklı yapay zekâ modelleri) halihazırda dünyanın dört bir yanına saçılmış durumda. Bunları saklamak çok kolay ve dünyanın devleri anlaşıp denemeye kalksa bile hiçbir zaman tam anlamıyla kontrol altına alınamayacaklar. Sadece Hugging Face adındaki tek bir yapay zekâ platformu bile, sayısız ülke ve şirketten gelen binlerce açık kaynaklı modele ve veri setine ev sahipliği yapıyor. Evet, süper güçlerin tartışmasız üstünlükleri var ama bu kontrolsüzlük, ikinci sınıf güçlerin de çok ciddi yapay zekâ-dron kapasitelerine ulaşmasına kapı aralıyor.
ABD’nin İran’daki hezimetine rağmen, yapay zekâ dünyasının muhtemel iki süper gücü (ABD ve Çin), iş birliği yapmaya ve bu sorumluluğu üstlenmeye niyetli oldukları sürece küresel barışı bir ölçüde sağlama gücünü ellerinde bulunduracaklar. Aksi takdirde, yapay zekânın körüklediği daha küçük çaplı bölgesel çatışmalar çığ gibi büyüyebilir. İşin kötüsü, yapay zekâ destekli suçlar zaten hayatımızın bir parçası haline geldi ve yapay zekâ güvenlik düzenlemelerinin bu tehlikeli zayıflığı göz önüne alındığında, yapay zekâ destekli terörizmin de hemen kapıda olduğunu söylemek yanlış olmaz.
Stratejik silah kontrolü konusundaki beklentiler de bir o kadar iç karartıcı. Kimileri ABD’nin Çin ile bir yapay zekâ güvenlik anlaşması masasına oturabilmek için ihracat kontrollerinden vazgeçmesi gerektiğini savunurken, kimileri ölümcül yapay zekâ dronlarını yasaklayan, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması (NPT) benzeri bir küresel pakt öneriyor. Hatta bu ayın başlarında Anthropic şirketi bir adım daha ileri giderek, geliştirdikleri modellerin artık kontrolden çıkacak seviyede kendi kendini geliştirme yeteneği kazanabileceği uyarısında bulundu ve yapay zekâ çalışmalarına ara verilmesini talep etti.
Niyetleri ne kadar saf ve haklı olursa olsun, bu önerilerin hepsi hem mantıktan uzak hem de başarı şansı sıfıra yakın fikirler. Temel sorun şu ki, bu tür anlaşmalar herkesin istisnasız uymasını gerektirir; ancak yazılımların ve eğitim verilerinin ne kadar kolay gizlenebildiği, değiştirilebildiği veya manipüle edilebildiği düşünüldüğünde, güvenilir bir denetim mekanizması kurmak neredeyse imkânsız. Diğer yandan tüm büyük güçler, rakiplerinin sistemlerine sızmak, onları çökertmek veya şaşırtmak için milyarlar harcarken kendi yapay zekâ sistemlerinin güvenliği üzerine titriyor. Bu şartlar altında yapılacak uluslararası denetimler büyük güvenlik zafiyetleri doğurur; siber casusluğa ve yepyeni saldırı silahlarının geliştirilmesine zemin hazırlamaktan başka bir işe yaramaz.
Tüm bu karmaşanın üzerinde adeta Demokles’in kılıcı gibi sallanan bir başka tehdit daha var: Yapay Genel Zekâ (AGI) veya süper zekâ ihtimali ve onu ilk bulan olma yarışı. Özellikle Rusya, Hindistan, Kuzey Kore, İsrail ve sayısız özel şirket bu uğurda kıyasıya yarışırken ne ABD’nin ne de Çin’in bu alanda frene basmayı kabul etmesi hiç inandırıcı durmuyor.
Dolayısıyla, büyük güçlerin yapay zekâ geliştirmeyi yavaşlattığını ve rakiplerinin gelip en mahrem yapay zekâ sistemlerini ve silahlarını denetlemesine izin verdiğini hayal etmek bile güç. Hadi diyelim verdiler, bu denetimlerin sonucunda ortaya çıkan şeffaflığa kim, ne kadar güvenir?
Elbette Çin ve ABD ortak çıkarlarının olduğu konularda, örneğin yapay zekâ modellerinin yanlışlıkla bir savaşı başlatmaması veya teröristlerin eline geçmemesi gibi konularda masaya oturabilir. Bunlar kıymetli adımlar olsa da iki ezeli rakip arasında silahların kontrolüne dair geniş çaplı ve samimi bir iş birliği beklemek hayalcilik olur. Tüm dünyayı kapsayacak küresel bir rejim kurmak ise tamamen bir masaldan ibaret.
Peki tüm bu tablo bizi nerede bırakıyor? Bilimkurgu yazarı William Gibson’ın o meşhur sözünde dediği gibi: “Gelecek zaten burada; sadece eşit dağıtılmamış durumda.” Ama şu anki manzaraya bakılırsa o eşit dağıtılmamış geleceğimiz, çoğumuzun tahmin ettiğinden çok daha karanlık, karmaşık ve tehlikeli görünüyor.
Yazının orijinaline bu linkten ulaşabilirsiniz.

