Yazar: Mariana Mazzucato ve Lara Merling
Mariana Mazzucato, University College London’da (UCL) inovasyon ekonomisi profesörü.
Lara Merling, UCL’de sanayi stratejileri araştırmacısı.
Çeviri: Mert Söyler
Bu yılki IMF ve Dünya Bankası Bahar Toplantıları yaklaşırken, onca karmaşanın arasından sıyrılan tek bir konu vardı: Dünya Bankası’nın on yıllardır uzak durulmasını öğütlediği sanayi politikasını nihayet benimsemesi. Ne var ki sonrasında kopan fırtına daha çok bu “U dönüşünün” iyi mi yoksa kötü mü, çoktan yapılması gereken bir hamle mi yoksa tehlikeli bir adım mı olduğu etrafında dönüp durdu. Çok az kişi şu temel sorunun üzerinde durdu: Aslında değişen ne?
Dünya Bankası aslında pek çoğumuzun uzun zamandır savunduğu bir gerçeği teyit etmiş oldu: Sanayi politikası araçlarına karşı uyardığı 1993 tarihli Doğu Asya Mucizesi raporundan bu yana teşvik ettiği çerçevenin gelişmekte olan ülkelere pek bir faydası dokunmadı. Dünya Bankası Baş Ekonomisti Indermit Gill yakın zamanda bu tür tavsiyelerin “günümüzde bir disketle aynı pratik değere sahip olduğunu” belirtti. Gelgelelim, raporu savunurken bu değişimin aslında ne kadar kısıtlı kaldığını da açıkça gözler önüne serdi. Gill’e göre sanayi politikası, daha geniş çaplı ekonomik dönüşümleri tetikleyecek bir araç olmaktan ziyade, piyasa odaklı modele bir istisna niteliğinde, “hedefe yönelik ve geçici” olmalıydı.
Dünya Bankası’nın son çalışmaları, sanayi politikasının eski genel kanının kabul ettiğinden çok daha fazla gelir seviyesinde ve kurumsal yapıda uygulanabileceğini doğruluyor. Üstelik sadece gümrük vergileri ve sübvansiyonlardan ibaret olmayan, çok daha geniş bir araç setinden bahsediyoruz. Dünya Bankası artık, özel sektöre verilecek kamu desteğinin bir “ödül ve ceza” sistemiyle, örneğin düşük performans gösteren şirketlerden finansmanın çekilmesi gibi şartlarla birlikte sunulması gerektiğini savunuyor. Bu yeni duruş, bizim Girişimci Devlet (The Entrepreneurial State) kitabımızda ve misyonlar ile koşullulukların rolü üzerine yaptığımız daha güncel çalışmalarda öne sürdüğümüz görüşlerle de birebir uyuşuyor.
Fakat yeni bir sonuca varmak, kendiliğinden yeni bir ekonomi yaratmıyor. Dünya Bankası hala devleti, piyasayı yaratan ve şekillendiren bir güç olarak değil, yalnızca piyasadaki aksaklıkları gideren bir tamirci olarak görüyor. Buradaki asıl mesele, hükümetlerin piyasa çuvalladıktan sonra duruma müdahale edip etmemesi gerektiği değil. Asıl mesele, en başta nasıl bir ekonomi inşa etmek istediğimiz. Yatırımlara hangi kamusal amaçlar yön vermeli? Kurumlar kamu ile özel sektör arasındaki pazarlığı nasıl yönetmeli ki, yaratılan değer hep birlikte ortaya çıkarılıp adilce paylaşılabilsin?
Bu açıdan bakıldığında Dünya Bankası hala beklentilerin altında kalıyor. Çünkü maliye politikası alanını, geliştirilebilecek kurumsal bir kapasite olarak görmek yerine, içinde en iyiyi bulmaya çalıştığı sabit bir sınır gibi değerlendiriyor. Hal böyle olunca, sanayi politikasını hala sadece belli başlı sektörler ve karşılaştırmalı üstünlük hesapları üzerinden kurgulama eğiliminden kurtulamıyor. Oysa enerji dönüşümü, su ve gıda güvenliği, halk sağlığı ve ekonomik dayanıklılık gibi konular sadece belli sektörleri ilgilendiren meseleler değil. Bunlar, tüm ekonomiyi içine alan kapsamlı misyonlar gerektiriyor.
Dünya Bankası’nın kendi söylemlerinde “misyon” kelimesini kullanmaya başladığı şu günlerde, bu durum çok daha büyük bir önem taşıyor. Afrika’da elektriğe erişime odaklanan Misyon 300 ve Bahar Toplantıları’nda su güvenliğini sağlamak için hayata geçirilen Water Forward girişimi, gerçekten de büyük çaplı, sistemik ve birden fazla sektörü ilgilendiren sorunları ele alıyor. Ne var ki 30 Afrika ülkesinin ulusal enerji anlaşmalarını incelediğimizde ciddi bir kopukluk görüyoruz: Hedefler sistemik olsa da kurulan yapı hala sadece sektörel düzeyde kalıyor. Üstelik bu durum sadece Dünya Bankası’na özgü de değil. IMF’nin kendi ekonomistleri bile kemer sıkma ve serbestleşme politikalarının nasıl işe yaramadığını açıkça belgeledi. Fakat bu bulgular hala sahadaki uygulamalara tutarlı bir şekilde yansımış değil.
Bunun artık değişmesi şart. IMF ve Dünya Bankası, uluslararası düzenin öyle tam merkezinde oturuyor ki, verdikleri o standart tavsiyeler hala gerçek dünyada hiçbir kanıta dayanmayan bir ekonomi anlayışını yansıtıyor. Bu kurumların modellediği, ölçtüğü ve önerdiği her şey, tüm dünyada kalkınma ve makroekonomi politikalarının nasıl yapılacağını şekillendiriyor. Kimin nakde hangi şartlarla ulaşabileceğini, kimin borcunun çevrilebilir sayılacağını, kimin kamu yatırımlarının inandırıcı bulunacağını ve kimin politika üretme özgürlüğünün kısıtlanacağını onlar belirliyor.
İşin ilginç yanı, bu kurumları finanse eden ve ipleri elinde tutan zengin ülkeler de aynı ekonomi anlayışının yarattığı yıkımdan kaçamıyor. Aynı hatalı varsayımlar on yıllar boyunca Avrupa ve Amerika’daki politikaları da esir aldı; kamu yatırımlarının önünü kesti, kamu hizmetlerinin içini boşalttı, maaşları talebi canlandıracak bir güç değil de sadece bir masraf kapısı olarak gördü ve en kötüsü, insanları piyasaların baş edemediği krizler karşısında yapayalnız bıraktı.
Bütün bunların sonucunda patlak veren geçim sıkıntısı, bugün artık tam anlamıyla siyasi bir krize dönüşmüş durumda. Dışarıda kalkınma politikalarının elini kolunu bağlayan, devletin kapasitesini eriten ve hükümetlerin yapabileceklerini daraltan bu ekonomi anlayışı, içeride ise aşırı sağın yelkenlerini rüzgarla doldurdu.
Avrupa’nın 2022’deki enerji krizine verdiği tepki, aslında neyi kaybetme riskiyle karşı karşıya olduğumuzu çok iyi anlatıyor. 2022’den 2025’e kadar Avrupa Birliği ülkeleri ve İngiltere tam 1,8 trilyon dolarlık ekstra bir faturayla yüzleşti. Fiyatları şişiren şirketlerin hissedarları kârlarına kâr katarken, bu devasa yükün altından yine halk ve kamu bütçeleri kalkmak zorunda kaldı. Öte yandan İspanya bize bambaşka bir yol gösteriyor. Enerji güvenliğini sadece bir “devlet desteği” kalemi olarak görmek yerine milli bir mesele, bir misyon olarak ele alan İspanya, bugün elektriğinin yarısından fazlasını yenilenebilir kaynaklardan üretiyor. Bu sayede son enerji krizini komşularına kıyasla çok daha hafif sıyrıklarla atlatıyor.
Böylesi bir dayanıklılığı istisnai bir durum olmaktan çıkarıp kural haline getirmek için, hükümetlerin istikrarlı bir şekilde uygulayabileceği yepyeni bir ekonomik çerçeveye ihtiyacımız var. İspanya Başbakanı Pedro Sánchez‘in çağrısıyla toplanan Küresel İlerici Seferberlik (Global Progressive Mobilisation), tam da bu amaçla dünyanın dört bir yanından ilerici hükümetleri yeni bir ekonomik uzlaşı yaratmak üzere kısa süre önce bir araya getirdi.
Bu uzlaşının temelleri aslında gün gibi ortada. Kamu yararı için yatırım yapabilen, piyasaları koordine edip yönetebilecek güce sahip kamu kurumlarına ihtiyacımız var. Kaldıraç oranlarına değil, hedeflenen misyonlara göre kurgulanmış bir finansman yapısına ve mali alanı “piyasanın belirlediği bir tavan” olarak değil, üretken yatırımlarla genişletilebilecek bir alan olarak gören politikalara muhtacız. Bir de tabii, neyin değerli olduğunu “ortak fayda” üzerinden tanımlayan yeni ölçütlere.
Eş başkanlığını yazarlardan birinin (Mazzucato) ve İspanya Başbakan Birinci Yardımcısı Carlos Cuerpo‘nun üstlendiği 21. Yüzyıl İçin Yeni Ekonomi Küresel Konseyi, tam olarak bu unsurları bir araya getirecek. Hedefimiz, bu yeni ekonomi anlayışını adalet, eşitlik, sürdürülebilirlik ve küresel dayanışma etrafında şekillenen ve gerçekten sahada işleyen ilkelere dönüştürmek. Yeni bir ekonomi kurma fikri artık zihinlerde karşılık buluyor, bu maçı kazanıyoruz. Şimdi sıra, bundan sonra ne yapacağımızı gösterme zamanı.
Yazının orijinaline bu linkten ulaşabilirsiniz.

