Yazar: Brahma Chellaney
Yeni Delhi’deki Politika Araştırmaları Merkezi’nde Jeostrateji Profesörü ve Berlin’deki Robert Bosch Akademisi’nde araştırmacı. Hindistan Ulusal Güvenlik Danışma Kurulu üyesi olarak görev yaptı ve Hindistan’ın nükleer doktrinini kaleme alan isimler arasında yer aldı.
Çeviri: Mert Söyler
ABD Başkanı Donald Trump, 1 Nisan’da Amerikan halkına yaptığı tutarsız konuşmada ABD’nin İran’a açtığı savaşın başarılı olduğunu öne sürdü ve “işi… çok hızlı bitirme” sözü verdi. Gerçeklerle tamamen çelişen bir iddiaydı bu. Trump, İran’ı hala sadece darbe alabilen, fakat kendi dar çevresinde tepki gösterebilen ve eninde sonunda sürekli askeri ve ekonomik baskıya boyun eğecek sıradan, küçük bir ABD düşmanıymış gibi göstermeye çalışıyor. Oysa İran, ABD müdahaleciliğinin yıllardır bel bağladığı modeli çoktan yerle bir etti.
ABD on yıllar boyunca, ağır bir misilleme riskiyle yüzleşmeden denizaşırı savaşlar yürütebileceği inancını taşıdı. Bu durum; ABD varlıklarına veya müttefiklerine sürekli ve etkili darbeler indirip sınırları ötesinde ağır bedeller ödetme kapasitesinden yoksun Grenada, Panama, Irak, Libya ve hatta Venezuela gibi hedeflerin özenle seçilmesi sayesinde mümkün olabiliyordu. Vietnam ve Afganistan örneklerinde olduğu gibi direnişler ABD güçlerini yıpratsa bile, çatışmalar hep belirli bir coğrafyayla sınırlı kalmıştı.
ABD’nin başlattığı bir savaşın faturasının eninde sonunda karşı tarafa çok daha ağır kesileceği fikrine dayanan bu “asimetrik maliyet” modeli, hem “yenilmez Amerika” yanılsamasını ayakta tutmak hem de ABD’nin askeri maceralarına içeriden gelebilecek siyasi tepkileri törpülemek için kritik önem taşıyordu. Gelgelelim, İran bu ezberi bozdu.
İran’ın güvenlik doktrini, sınırları ötesine güç yansıtmak ve kendini korumak amacıyla asimetrik askeri yetenekleri devreye sokan bir “ileri savunma” anlayışına dayanıyor. Balistik füzeler, seyir füzeleri, insansız hava araçları, ortaklar ve vekil güçlerden oluşan geniş bir ağı kapsayan bu anlayış; ABD ve İsrail saldırdığında İran’a büyük bir stratejik derinlik sağladı. Bu sayede İran, bölge geneline yayılmış ABD müttefiklerine, askeri üslerine ve cephe hattındaki unsurlarına anında misilleme yapma imkanı buldu.
İran; altyapıları, hava üslerini ve Körfez’deki Hürmüz Boğazı ile Babülmendep gibi ekonomik kilit noktaları tehdit ederek ABD’nin ortaklarını da savaşın bedeline fiilen ortak ediyor. Amerika’nın o çok övülen güvenlik şemsiyesi altına girebilmek için yıllardır ABD üslerine ev sahipliği yapan Körfez ülkeleri, İran’ın misillemelerinden en büyük zararı gördükçe Amerika’nın kendi koalisyonu içindeki stratejik çatlaklar da büyüyor. Bir zamanlar ABD’nin Orta Doğu’da gövde gösterisi yapmasına zemin hazırlayan müttefikler, bugün sırf İran yüzünden Washington’ı dizginlemek için geçerli ve güçlü nedenlere sahip.
Aslında ABD’nin bu noktaya gelineceğini çok önceden öngörmesi gerekiyordu. 2020’de İranlı Tümgeneral Kasım Süleymani‘nin ABD tarafından öldürülmesinin ardından İran; vekil güçleri devreye sokarak veya inkar edebileceği örtülü saldırılar düzenleyerek değil, doğrudan bir Amerikan askeri tesisi olan Irak’taki Ayn el-Esed Hava Üssü’nü balistik füzelerle vurarak karşılık verdi. Olayın bu boyuta ulaşması, İran’ın anında misilleme görme korkusu yaşamadan Amerikan güçlerini tam isabetle vurabileceğine dair tüm şüpheleri ortadan kaldırmalıydı. Nitekim İran, o günden bu yana geniş bir coğrafyaya yaydığı misilleme stratejisini çok daha kusursuz bir hale getirdi.
Trump yönetiminin, son derece öngörülebilir bu tepkiyi hesap edememesinin bir nedeni de ABD’li askeri stratejistler ve siyasiler arasında yıllardır süregelen bir başka yanılsamaydı: Yüksek askeri harcamaların savaş meydanında otomatik olarak üstünlük getireceği inancı. Güya Amerika “düşmanlarını” öylesine ezici bir güçle vuracaktı ki, karşı tarafın anında boyun eğmekten başka çaresi kalmayacaktı. Ne var ki ABD; Vietnam’dan 20 yıl süren Afganistan krizine kadar uzanan süreçte, bir türlü kesin zafer kazanamadığı, siyasi olarak arkasında duramadığı ve en nihayetinde utanç içinde geri çekilmek zorunda kaldığı son derece maliyetli yıpratma savaşlarına saplanıp kaldı.
Tüm bunlara rağmen bu yanılsama silinip gitmedi. Trump yönetimi, İran’ın savunma bütçesi ABD’ninkinin yanında devede kulak kaldığı için bu ülkenin dişe dokunur bir direniş gösteremeyeceğini varsaydı. Gözden kaçırdıkları nokta şuydu: İran’ın askeri bir güç denkliğine ihtiyacı yoktu; asıl ihtiyacı olan şey işleyişi bozabilmekti. Düşük maliyetli fakat etkisi büyük sistemlerden oluşan cephaneliği, geleneksel bir zafer kazanmak için değil, rakibini stratejik anlamda felç etmek için tasarlanmıştı. İsrail‘in de bizzat yaşayarak öğrendiği gibi, nispeten ucuz İHA veya füze sürüleri en gelişmiş hava savunma sistemlerini bile çaresiz bırakabiliyor.
İran işte bu strateji sayesinde, Amerika’nın en büyük gücünü, yani küresel askeri varlığını ABD’nin en büyük zaafı haline getirdi. Aynı zamanda Amerikan savaş tarzının temel bir açığını da gün yüzüne çıkardı: Sürekli ve asimetrik bir baskıyla kolayca yıpratılabilecek, son derece değerli ve pahalı unsurlara bel bağlamak. Ortadaki bu dengesizlik, taktiksel olduğu kadar ekonomik bir boyuta da sahip. ABD artık kendi varlıklarını ve müttefiklerini, üretilmesi ve fırlatılması çok ucuza mal olan silahlardan koruyabilmek için devasa paralar harcamak zorunda.
ABD, kendinden çok daha zayıf ve izole düşmanlara karşı geliştirdiği o alışıldık stratejiyle İran’a savaş açtı. Ekonomik baskıyla harmanlanan askeri gücün, İran’a kesinlikle boyun eğdireceğini düşündü. Ancak karşılarında tam da bu tür bir hesaplaşma için yıllardır hazırlık yapan, aldığı darbeleri göğüslerken bir yandan da tırmanan gerilimin faturasını ABD’ye adım adım ödeten bir devlet buldular. Yine de Trump, İran’ın hızla havlu atacağını ummaya devam ediyor.
Trump yönetiminin yaptığı stratejik hata, sadece İran’ın misilleme kapasitesini hafife almaktan ibaret değil. Bu durum, modern savaşların doğasının temelden yanlış okunduğunu gösteriyor. Ekonomilerin iç içe geçtiği, askeri güçlerin geniş bir coğrafyaya yayıldığı ve düşük maliyetli silah sistemlerinin devrede olduğu bir dünyada, kağıt üzerinde zayıf görünen bir ülke bile çok ağır hasarlar verebiliyor. Verilen mesaj son derece net: ABD için görece maliyetsiz savaşlar devri kapandı.
ABD hala ezici bir güç kullanıp devasa bir yıkıma yol açma kapasitesine sahip. Fakat artık ne sonuçları kontrol edebiliyor ne de hasarı sınırlı tutabiliyor. İran’ın sergilediği şey sadece bir dayanıklılık örneği değil; daha zayıf bir devletin, süper gücün avantajlarını adım adım nasıl eritebileceğinin de kanıtı. Bir zamanlar kendini yenilmez sanan bir süper güç, artık kasasını boşaltan, müttefiklerine kan kaybettiren ve tüm stratejik hesaplarını altüst eden düşmanlarla yüzleşmek zorunda.
Hem Ortadoğu’nun hem de Amerikan gücünün geleceği, ABD’nin İran meselesinde yaptığı yanlış hesaplardan gerekli dersleri çıkarıp çıkarmamasına bağlı. Eğer bunu başaramazsa; asla kesin bir zafer kazanamayacağı, ucuza mal edemeyeceği ve stratejik bir mantığa oturtamayacağı savaşların içine sürüklenmeye devam edecek.
Yazının orijinaline bu linkten ulaşabilirsiniz.

