Bir zamanlar interneti, kendiliğinden bir kamusal alan sanıyorduk.
Yanlış anlaşılmasın, elbette her platformun bir sahibi vardı, ve elbette “bedava” değildi; bedeli bizim zamanımız, dikkatimizi taşıyan sinir sistemimizdi. Ama yine de sosyal medyanın erken döneminde bir yanılsama hakimdi: Sanki dijital dünya, sınıflardan ve banka hesaplarından bağımsız bir yerdi. Zayıfın güçlüye ilk kez “aracısız” seslenebildiği bir meydan bulmuştuk.
2011’in politik romantizmi biraz da buradan çıktı. Arap Baharı’nın tweetleri, Occupy’ın sloganları, bir videonun bir gecede dünyayı dolaşabilmesi… O dönem algoritma, hâlâ bir tür “kör matematik” gibi görünüyordu: Çok kişi konuşuyorsa, konu büyüyordu. Çok kişi izliyorsa, söz ağırlık kazanıyordu. Sanki görünürlük, para değil, kolektif heyecan tarafından dağıtılıyordu.
Bu yüzden Don Kişot’luk mantıklıydı:
Bir kişi bağırır.
Bir video yayılır.
Şehir uyanır.
Sistem utanç duyar.
2026’da “meydan” sandığımız yerin, aslında her köşesi güvenlik kameralarıyla donatılmış, ışıklandırmasından müziğine kadar her şeyi kontrol edilen devasa bir AVM olduğunu anlıyoruz. Hiçbir şey bize ait değil. Güvenlik görevlisi var. Kurallar var. Ve senin oradaki varlığın, ancak sistemin kâr modeline uygun olduğu sürece hoş karşılanıyor.
Paywall Demokrasisi: “Boost” Bütçesi Olmayan Yurttaş
Bu çağın siyasi psikolojisi, bir tür aşağılayıcı gerçeklik üzerine kurulu: Herkes konuşabiliyor ama kimse birbirini duyamıyor. Sosyal medya bize sınırsız bir özgürlük vaat ederken, aslında hepimizi devasa ve gürültülü bir hangara kapattı. Elimize birer mikrofon tutuşturuldu ama sesimizin ne kadar uzağa gideceği, o soğuk “görüntülenme sayısına” ve algoritmanın insafına bırakıldı.
Artık bir fikir kurduğunda sadece düşünceni paylaşmıyorsun; bir içerik üreticisi gibi “performans” sergilemek, izlenme sayılarını kovalayan bir pazarlamacı gibi düşünmek zorundasın. Eğer “boost” edecek bir bütçen veya algoritmanın iştahını kabartacak bir görsel şovun yoksa, sesin sadece kendi yankına çarpıp geri dönüyor.
Buffer’ın 18 milyon gönderi üzerinden yaptığı analize göre, X (Twitter) Premium hesaplar standart hesaplara kıyasla yaklaşık 10 kat daha fazla erişim alabiliyor. Forbes’un TikTok üzerine yaptığı araştırma TikTok çalışanlarının, belirli videoları yapay biçimde viral hale getirmek için kullandığı gizli bir “Heating” (ısıtma) mekanizması olduğunu doğruluyor.
Bu yüzden platformlar bir “meydan” olmaktan çıkıp, en büyük afişin en büyük bütçeye gittiği devasa birer reklam panosuna dönüştü. Ve reklam panosu, hiçbir zaman eşitlikçi değildir: En büyük afiş, en büyük bütçeye gider.
“Demokrasi” ise tam bu noktada bir ironinin içine düşüyor. Çünkü demokrasi, eşit ses ilkesi üzerine kuruluymuş gibi davranıyor; ama görünürlük rejimi, en eşitsiz iktisadi mekanizmaların içine gömülü. Buna “paywall demokrasisi” demek yanlış değil. Çünkü paywall’un politik versiyonunda, parası olmayan yalnızca içeriğe erişemez değil, kendi sözünü, itirazını/talebini de karşı tarafa iletemez.

Mülkiyetin Altı Gardiyanı ve Algoritmanın “Vasi”liği
Demokrasi bize herkesin konuşabildiği bir sistem olarak anlatılıyor. Pratikte ise kimin konuştuğunun değil, kimin duyulduğunun belirleyicisi oluyor. Oxfam’ın 2026 raporunda okuduğumdan beri ‘nasıl duyulacağız, mevcut döngüleri nasıl kıracağız?’ sorularıyla yaşıyorum. Rapora göre;
Zenginlerin desteklediği bir politikanın yasalaşma şansı %45 iken; geniş halk kitleleri ne kadar isterse istesin, eğer zenginler karşı çıkıyorsa o yasanın geçme ihtimali %18’e kadar geriliyor.
Oxfam’ın rakamı, siyasetin birim ölçüsü gibi: etki / bütçe.
Ve bütçe büyüdükçe, vatandaşın sesine “ses” demek zorlaşıyor. Yani sesimiz var ama fizik kanunları bize karşı: Yankımız, paranın duvarlarına çarpıp geri dönüyor.
Oxfam’ın raporu, sarsıcı gerçeği önümüze koyuyor: Dünyadaki en büyük 10 sosyal medya platformunun 9’u artık sadece altı milyarderin elinde.
Zuckerberg’in Meta imparatorluğu ve Elon Musk’ın X üzerindeki mutlak hakimiyetine son olarak TikTok’un ABD operasyonlarının Silikon Vadisi ile Wall Street’in dev finansörlerine (Trump tarafından kurtarılarak*) devredilmesi eklendi ve artık çember neredeyse kapandı. Bugün, insanların globalde her gün yaklaşık 11,8 milyar saatini (bu, bir milyon yıllık insan ömrüne eşdeğerdir) geçirdiği platformlar, sadece altı milyarderin mülkiyetinde ve yönetiminde bulunuyor.
Mesele sadece bu uygulamaların sahibi olmaları da değil; onlar artık algoritmanın “vasisi” oldular. Bir milyarder algoritmayı güncellediğinde, senin “servet vergisi” veya “işçi hakları” videonun kime ulaşacağına (ya da kime ulaşmayacağına) o karar veriyor. Bilginin sadece dağıtımı değil, üretimi de artık tapulu bir mülk.
Ve bu mülk sahipliği, sansürün en modern biçimine dönüşüyor: hiç yasaklamadan, görünmez kılmak.. Eğer algoritma sizin içeriğinizi “ticari risk” olarak işaretlerse, o içerik yasaklanmıyor; sadece hiç kimsenin ana sayfasına düşmeyecek şekilde “donduruluyor.”
Kuşatma sadece bugünü değil, geleceği de kapsıyor. Üretken yapay zeka pazarının %90’ı artık sadece üç teknoloji devinin (ve onların milyarder sahiplerinin) kontrolünde, en büyük 10 yapay zekâ şirketinin 8’i milyarderler tarafından yönetiliyor. Yarın bir gün “Daha adil bir ekonomi nasıl kurulur?” diye bir yapay zekaya sorduğunuzda, alacağınız cevabın algoritması da o 18 trilyon dolarlık sınıfa ait olacak.
Öfke Yorgunluğu: İtirazın Duygu Mühendisliği
Algoritma, sadece görünürlüğü değil, duyguyu da yönetiyor. Ve belki de en sofistike silah burada: Öfkenin yönünü değiştirerek onu yorgunluğa çeviriyor.
Platform sahiplerinin işine yarayan öfke türü, sisteme yönelen öfke değil. Yan yana duran insanları birbirine düşüren öfke. Çünkü düşmanla savaşmak mobilize eder; komşuyla kavga etmek tüketir.
Böylece “itiraz” bir siyasal pratik olmaktan çıkıp bir tükenme estetiği haline geliyor:
- her gün bir kriz
- her gün bir linç
- her gün bir moral çöküş
Sonunda geriye şu kalıyor: var ama yok hissi.
Konuşuyorsun ama hiçbir şey değişmiyor.
Paylaşıyorsun ama kimse duymuyor.
Bu hissin politik sonucu da çok net: insanlar geri çekiliyor. Bu geri çekiliş “apolitiklik” değil. Bu, sistemin ürettiği bir duygu mimarisi.
Algoritma Don Kişotluğu Bitti mi?
Belki de evet.
Belki de algoritma çağında devrim kovalama hali, yani ekran başında doğru cümleyi bulursak, doğru thread’i yazarsak, doğru videoyu çekersek sistemin gerileyeceği inancı, miladını doldurdu.
Ama bu, siyasetin bittiği anlamına gelmiyor. Sadece şunu söylüyor: Siyasetin mekânı değişti.
Sosyal medyada “kamu” gibi görünen şey, çoğu zaman bir simülasyon. Gerçek kamu hâlâ var, ama algoritmanın göstermediği yerlerde.
Bir çağrıyı karşılıksız bırakmadığımız, katılmayı seçtiğimiz yerde.
Bir tencere yemeğin paylaşıldığı yerde.
Bir çocuğun bakımının üstlenildiği yerde.
Algoritma bunları sevmez çünkü bunlar “içerik” değil.
Bunlar “bağ”.
Ve bağ, mülkiyet rejimini delip geçer.
Bugün asıl soru “Devrimi nerede yapacağız?” değil.
Asıl soru şu: Kaydırıp geçmek, repost etmek, caps açık mesajlar yazmak hızlı ve kolayken bağ kurmak için gerekli emeği ve zamanı vermeye hazır mıyız?
Don Kişot’u deli yapan şey, yel değirmenlerine saldırması değildi. Asıl delilik, yel değirmenini “sadece değirmen” saymayı reddetmesiydi. Akılcı olduğunu iddia eden düzen buysa gelin hep birlikte delirelim ve bizi birbirimize kırdıran o duygu mühendisliğine karşı, dikkatimizi ve emeğimizi milyarderlerin vasi olduğu platformlara değil, birbirimize saklayalım.
Bonus:
Dikkatimizi bir noktaya odaklama süremizin dakikalardan saniyelere kadar düştüğü bu dönemde buraya kadar okumayı başaranlara üzerine düşünürken dinleyebilecekleri bir şarkı bırakıyorum.
https://open.spotify.com/track/4nN3gzMZxlVenucgg8P173?si=6fe11c65a3334555
Referanslar
- Baker-White, E. (2023, 20 Ocak). TikTok’s secret “heating” button revealed. Forbes.
- Buffer. (2025, Ekim). Does X Premium really boost your reach? An analysis of 18 million posts. Buffer Resources.
- Emplifi. (2025). Social Media Benchmarks Report 2025. Emplifi Industry Reports.
- Gilens, M., & Page, B. I. (2014). Testing Theories of American Politics: Elites, Interest Groups, and Average Citizens. Perspectives on Politics, Princeton University.
- Oxfam International. (2026, Ocak). Resisting the Rule of the Rich: Protecting freedom from billionaire power. Oxfam International Research.

