Yazar: Mordecai Kurz
Stanford Üniversitesi’nde Ekonomi Alanında Emeritus Profesör
Çeviri: Mert Söyler
Son gelişmeler, ABD Başkanı Donald Trump’ın etkisinin giderek azaldığını gösteriyor. Üstelik artık bazı Cumhuriyetçi müttefiklerinden bile ciddi tepki görüyor. Yakın dönemde yaşadığı gerilemelerin bir dökümü şöyle: Epstein dosyaları tartışmasında geri adım atması; kamuoyu desteğindeki sert gerileme; mahkeme süreçlerinin büyük kısmını kaybetmesi; MAGA’nın önde gelen isimlerinden Marjorie Taylor Greene’in Kongre’den ayrılması; Indiana’daki Cumhuriyetçilerin ara dönem seçim bölgeleri planını reddetmesi; Fed Başkanı Jerome Powell’a karşı yürüttüğü hukuk saldırısına yükselen tepkiler ve bu yılki ara seçimlerde Cumhuriyetçilerin ciddi kayıplar yaşama ihtimalinin giderek artması.
Trump’ın tabanı parçalanma emareleri gösterirken ve kendisi de çok uzak olmayan bir gelecekte siyasi sahneden çekilmeye hazırlanırken, MAGA hareketinin uzun vadeli etkisi muhtemelen sınırlı kalacak. Böyle olursa tarih, bugünü, Amerikan demokrasisi açısından kısa süreli bir sapma olarak okuyacak; Trump’ı ise daha derin bir yapısal sorunun semptomu olarak değerlendirecek.
MAGA, Amerikan demokrasisinin kırılganlıklarını görünür kılarak sistemin yeniden toparlanmasına da zemin hazırlayabilir. Bu, Trump’ın hukuk tanımaz otoriterliğini küçümsemek anlamına gelmiyor; geri dönüş yolunun kolay olacağı da söylenemez. Önümüzdeki aylarda ve yıllarda, demokratik güçlerin Amerikan demokrasisini canlandıracak ve meşruiyetini güçlendirecek reformları ciddi biçimde tartışması gerekecek.
MAGA’nın Kaçınılmaz Gerileyişi
MAGA’nın neden düşüşe geçeceğini anlamak için kökenlerine bakmak gerekiyor. Yaklaşık 1980’den itibaren serbest piyasa politikaları, küreselleşme ve emek tasarrufu sağlayan teknolojilerin birleşimi, üniversite diploması olmayan Amerikalıların geçim kaynaklarını altüst etti; birçok bölgede büyük çaplı iş kayıpları ve ekonomik çöküş yaşandı.
Bu maliyetler çoğu zaman “yaratıcı yıkım”ın kaçınılmaz yan ürünü gibi sunuldu. Oysa milyonlarca işin ortadan kalkması derin toplumsal yaralar açtı: Gelirler düşerken aileler dağıldı, bağımlılık ve intihar vakaları yayıldı, insan sermayesi eridi. Sonuçlar o kadar sert oldu ki Anne Case ve Angus Deaton’un ayrıntılı biçimde gösterdiği üzere, üniversite diploması olmayan işçilerin yaşam süresi artık yakın geçmişe kıyasla daha kısa.
Private Power and Democracy’s Decline adlı kitabımda, 1970’lerden bu yana artan piyasa gücünün ve yaygın iş yıkımının ekonomik ve siyasal eşitsizliği derinleştirdiğini, toplumsal kutuplaşmayı keskinleştirdiğini ortaya koyuyorum. Üniversite diploması olmayan işçilerle daha eğitimli Amerikalılar karşı karşıya gelirken, Amerika’nın ikinci Altın Çağı’nın mirası, yani MAGA popülizminin yükselişi ve demokrasinin gerileyişi bu sürecin nihai sonuçları olarak ortaya çıktı.
Fakat MAGA hareketi kendi içinde üç ayrı toplumsal kümeyi barındırıyor ve aralarındaki gerilim giderek artıyor. En geniş grubu, doğrudan iş kayıplarından etkilenenler ile yapay zekâ karşısında gelecek kaygısı daha da büyüyen, üniversite diploması olmayan genç çalışanlar oluşturuyor. Bu geniş kesim nitelikli iş bulmak ve bu işleri ellerinde tutmak istiyor; ancak her geçen gün buna dair umutları azalıyor.
İkinci grup, hâlâ büyük ölçüde Ronald Reagan’ın ekonomi anlayışına bağlı kalan geleneksel Cumhuriyetçilerden oluşuyor. Trump’a verdikleri destek, ondan önceki Cumhuriyetçi başkanları destekleme gerekçeleriyle aynı: düşük vergiler, düzenlemelerin gevşetilmesi ve güçlü bir ulusal savunma vaadi.
Son grup ise açıkça anti-demokratik görüşlere sahip farklı ideolojik kümeleri kapsıyor. JD Vance, Steve Bannon, merhum Charlie Kirk, Tucker Carlson ve onların takipçileri bu grubun öne çıkan isimleri arasında. Hareket içinde en örgütlü ve Amerika’yı dönüştürmeye en hevesli kesim olan bu heterojen yapı, giderek MAGA’nın kamuoyundaki yüzüne dönüşüyor.
Bu son grubun büyük bölümü, Amerikan kimliğinin Bağımsızlık Bildirgesi’nde yer alan eşitlik ilkeleri üzerine değil, “kan ve toprak” anlayışı üzerine kurulması gerektiğini savunuyor. “Nesilsel Amerikalılar” (heritage Americans) dedikleri kesim, soyunu ABD’nin beyaz, Anglo-Sakson, Hristiyan yerleşimcilerine kadar götürebilenleri kapsıyor. Böyle bir yaklaşım başlı başına anti-demokratik; özellikle de Amerikalıların yalnızca yüzde 44’ü kendini beyaz Hristiyan olarak tanımlarken.
Siyasi Hareket Sarsıldığında
MAGA birkaç temel nedenle gerileyecek. İlk olarak, hareketin en geniş tabanı olan vasıfsız işçiler zamanla kopacak. Trump’ın başlıca yasama hamlesi sayılan One Big Beautiful Bill Act, Medicaid ve düşük gelirli Amerikalılara destek sağlayan sağlık sigortası sübvansiyonları gibi programları budayarak zenginler ve şirketler için vergi indirimleri getirdi. Trump, bu kesimin nitelikli iş ihtiyacı sorununu çözmek istediğine dair hiçbir işaret vermedi.
Gümrük tarifeleri böyle işler yaratmayacak, yapay zekâ sektöründeki “hızlı ilerleme yanlısıcılarla” kurduğu yakınlık ise bu seçmen grubunun kaygılarını daha da artıracak. Kasım 2025 seçimleri, bu kesimdeki pek çok eski Trump destekçisinin Demokrat adaylara yönelmekte tereddüt etmediğini ortaya koydu.
İkinci olarak, gelir eşitsizliği nihayet Amerikan siyasetinin merkezine yerleşti. Bugün bu mesele çoğunlukla “hayat pahalılığı krizi” başlığı altında tartışılıyor; yani gelirler, 21. yüzyılın temel ihtiyaçlarını karşılamaya yetmiyor. Ulusal gelir artsa bile üniversite diploması olmayan işçilerin ücretleri ya yerinde sayıyor ya da fiyatların gerisinde kalıyor.
Trump’ın “güzel” vergi yasası, reel geliri alttan üste aktararak eşitsizliği ciddi biçimde derinleştirecek. Tarifeler de fiyatları yükselttiği için reel geliri daha da aşındırdı. Trump market ürünleri ve diğer temel ihtiyaçlardaki tarifeleri kaldırabilir; ancak bu, yarattığı sorunun yalnızca küçük bir kısmını telafi eder. Böylesine yetersiz bir adım, destekçilerini kaçınılmaz olarak bir kez daha hayal kırıklığına uğratır.
Üçüncü etken, MAGA içinde ırkçı ve antisemitik aşırı sağ unsurların hızla güç kazanması. Bu çevreler hareketi giderek radikal bir Hristiyan-milliyetçi çizgiye itiyor. Ekim 2025’te aşırı sağcı podcast yayıncısı Tucker Carlson, ırkçı, antisemitik ve Nazi sempatizanı Nick Fuentes ile iki saatlik samimi bir söyleşi yapmıştı; çünkü Fuentes’in genç MAGA destekçileri üzerindeki etkisinin arttığını düşünüyordu.
Sonrasında yaşananlar, bu fikirlerin harekete sanılandan çok daha derin biçimde sızdığını gösterdi. Heritage Foundation Başkanı Kevin Roberts gibi önde gelen MAGA figürleri, Carlson’ın Fuentes’e verdiği örtük desteği açıkça savundu. Bu da MAGA’nın siyasi ajandasının Adolf Hitler hayranlarını ve beyaz üstünlükçüleri bile kapsayacak kadar genişlediğini ortaya koydu.
MAGA içindeki ırkçı ve antisemit unsurların yükselişi tesadüf değil, genç MAGA üyelerinin kayda değer bir bölümünün beyaz üstünlükçülüğe sempati duyduğunu açığa çıkarıyor. Trump sahneden çekildiğinde, Fuentes ile Başkan Yardımcısı JD Vance arasındaki mesafe iyice daralacak. Amerikalıların büyük çoğunluğu bu fikirleri reddettiği için sonunda MAGA hareketinden de uzaklaşacaklar.
Dördüncü neden, MAGA içinde ABD’nin dış angajmanları üzerine derinleşen ayrışma. Pek çok MAGA milliyetçisi güçlü bir izolasyonist çizgide duruyor ve yönetimin yabancı ülkelerdeki ve uzak coğrafyalardaki müdahalelerini Trump’ın kendi “Önce Amerika” söylemine açık bir ihanet olarak görüyor.
Son olarak, Trump’ın ikinci dönemi ABD tarihinin en yolsuz dönemlerinden biri olarak hatırlanacak. Anayasayı hiçe sayması ve yargıyı araçsallaştırmasının ötesinde, Adalet Bakanlığı’nı kişisel bir saldırı aygıtına çevirdi; somut kanıt olmadan “düşman” ilan ettiği isimlere dava açtırdı. Özel ticari çıkarlarını başkanlık görevleriyle açıkça iç içe geçiriyor. Makamını; kendisini, ailesini ve yakın çevresini zenginleştirmek için kullanıyor. Tüm bunlar kamuoyunun gözünden kaçmadı. Bu da, neden görevdeki ilk yılında II. Dünya Savaşı sonrasındaki tüm başkanlar arasında en düşük onay oranına sahip olduğunu açıklıyor.
Değişimin Anatomisi
Trump sahneden çekildiğinde MAGA, ortak bir çıkış yolu bulamadan iç çekişmelerle tükenmiş olacak. Üç ana blok, yani nitelikli iş isteyen öfkeli ve aşağılanmış işçiler ile gençler; daha yüksek kâr peşindeki milyarderler ve varlıklı Amerikalılar; beyaz Hristiyan milliyetçileri, “derin devleti” yıkmak konusunda hemfikir, fakat yerine ne konacağı konusunda ortak bir tahayyülleri yok.
MAGA çöktükten sonra ABD’de üç düzeyde dönüşüm gerekecek: hukuki-anayasal, ekonomik ve kültürel. Anayasal reformlar arasında siyasette paranın etkisini azaltacak düzenlemeler, Seçiciler Kurulu’nun kaldırılması, Yüksek Mahkeme yargıçlarının görev sürelerinin sınırlandırılması ve başkanın görevdeyken işlediği fiiller için sahip olduğu neredeyse mutlak ceza dokunulmazlığının kaldırılması yer alabilir. Kongre’nin ayrıca oy verme haklarını güçlendirmesi ve seçim bölgelerinin manipülasyonunu (gerrymandering) önleyecek kurallar koyması gerekiyor. Bunlar uzun süredir bilinen ihtiyaçlar; ben burada esas olarak gerekli ekonomik ve kültürel dönüşümlere odaklanacağım.
Demokrasilerde köklü değişimler çoğu zaman mevcut düzenden kazanç sağlayanların direnciyle karşılaşır. Bu yüzden büyük reformlar genellikle ertelenir; harekete geçmek için çoğu kez bir kriz gerekir. Bu mekanizmayı yüz yıl önce de gördük, bugün de Trump’ın kripto ve yapay zekâ ile beslenen kendi “Kükreyen Yirmiler” versiyonunda yeniden yaşıyoruz. Dolayısıyla bugünü anlamak için geçmişe dönüp bakmakta fayda var.
1901’de, ilk Yaldızlı Çağ sona ererken Başkan Teddy Roosevelt büyük şirketlerin gücünü sınırlamaya yönelik reformları başlatmıştı. Bu süreç, Woodrow Wilson’ın başkanlığının sonuna kadar, yani 1921’e dek yavaş da olsa sürmüştü. Ardından siyasi rüzgâr tersine döndü. 1921–1933 arasında Warren G. Harding, Calvin Coolidge ve Herbert Hoover liderliğindeki üç Cumhuriyetçi yönetim İlerlemeci Dönem reformlarını durdurmuş ve iş dünyasını kollayan laissez-faire politikalarını öne çıkarmıştı. Sonuç, 1920’lerdeki spekülatif patlama oldu; elektrik ve otomobil yatırımlarıyla beslenen bu yükseliş, sonunda Büyük Buhran’a zemin hazırladı.
ABD’nin yüz yıl önce uyguladığı ekonomi politikaları bugün kulağa fazlasıyla tanıdık geliyor: vergi indirimleri, gümrük tarifeleri ve Batı Avrupalıları kayıran göç kotaları. İlk Kükreyen Yirmiler gibi, MAGA dönemi de büyük bir krizle sona erecek ve bu da reform taleplerini güçlendirecek. Peki en muhtemel reformlar hangileri olacak?
Private Power and Democracy’s Decline kitabımda da gösterdiğim gibi, bugün yaşadığımız toplumsal tıkanmanın kaynağı özel gücün olağanüstü ölçüde büyümesi ve bunun yarattığı derin ekonomik ve siyasal eşitsizlik. 1980’lerde serbest piyasa politikalarının sahneye çıkmasından bu yana yaşananların kökünde bu dinamik yatıyor: Amerikalıların büyük bölümü siyasal temsil gücünü yitirdi, özellikle vasıfsız işçiler açısından ağır bir adaletsizlik anlamına gelen kitlesel iş kayıpları ortaya çıktı.
Yerleşik oligarşi ile daha eşitlikçi bir toplum talep eden güçler arasındaki çatışma artık kaçınılmaz. Özel gücün bu denli yoğunlaştığı, ekonomik ve siyasal eşitsizliğin bu kadar derinleştiği bir düzende hiçbir demokrasi ayakta kalamaz. Yapay zekâ çağında seçmenler, nüfusun geniş kesimlerinin geçim kaynaklarının Silikon Vadisi elitlerinin “ilerleme” vizyonu uğruna feda edilmesini kabullenmeyecek. Demokrasinin meşruiyetini yeniden inşa etmek için daha fazla eşitlik sağlamak ve teknolojinin ekonomik getirilerini çok daha adil biçimde paylaşmak gerekiyor.
Bu perspektiften bakıldığında, gelecekteki reformları iki temel öncelik belirlemeli: İlki özel gücü dizginlemek ve aşırı ekonomik-siyasal eşitsizliği ortadan kaldırmak; ikincisi ise yenilik ve ekonomik büyümenin meyvelerini toplum içinde daha dengeli dağıtmak, hiçbir kesimi geride bırakmamak.
Toplumu Yeniden İnşa Etmek
Yapısal ekonomik dönüşüm aynı zamanda kültürel bir kırılmayı da beraberinde getirir; bu da reform sürecinin uzun soluklu olacağını gösterir. Serbest piyasa dönemine, 1980’lerde şekillenen “açgözlülük iyidir” ethosu eşlik etti. Bu anlayış, bireylerin devlete yaslanmak yerine kendi yükselme fırsatlarının peşinden gitmesini ve sonuçların tüm sorumluluğunu üstlenmesini salık verir. Ayn Rand romanlarının kahramanları gibi, insanlar kaderlerinin mutlak efendisi olarak tasvir edilir.
Oysa bu kendine yetme ideali büyük ölçüde bir kurgu. İnsanlar topluluğa ihtiyaç duyar; ahlaki güç ve ilham sunan bir aidiyet arar. Bu bağlar koptuğunda yabancılaşma hızla yayılır. 2024 tarihli bir Gallup araştırmasına göre ABD’de yetişkinlerin yüzde 20’den fazlası günün büyük bölümünde kendini yalnız hissettiğini söylüyor; genç erkeklerde bu oran daha da yüksek. Gerçekte çok az insan Rand karakterlerinin sahip olduğu dayanıklılığa ve şansa sahip. Kendi ayakları üzerinde durma söylemi aşağı yönlü toplumsal hareketliliği tersine çeviremediğinde, bedeli aileler ve topluluklar ödüyor.
Belki de bu yüzden bugün Amerikan toplumunda ortak amaç ve dayanışma özlemi bu kadar güçlü. Bunu Charlie Kirk’ün sağcı hareketi Turning Point USA’da görmek mümkün: Hareket, gençlere yüz yüze ilişkiler üzerinden aidiyet sunarak ülke çapında geniş bir takipçi kitlesi oluşturdu. Siyasi yelpazenin diğer ucunda New York’un yeni belediye başkanı Zohran Mamdani’nin yükselişi de benzer bir ihtiyaca işaret ediyor. Mamdani’nin kampanyasına katılan birçok gönüllü, yalnızlık ve izolasyondan çıkış arıyordu; adayın kendisi de topluluk odaklı programları ve kolektif dönüşüm biçimlerini sürekli vurguladı.
Ekonomi politikaları ile kültür iç içe geçmiş durumda. Daha fazla ekonomik ve siyasal eşitlik için verilen mücadele, kaçınılmaz olarak daha adil ve dayanışmacı bir toplumu besler; bu değerler de dönüp politikaları şekillendirir. Yapay zekânın belirlediği yeni koşullarda demokratik güçler, küresel ısınma ya da sosyal altyapı ihtiyacı gibi ortak sorunlara etkili çözümler üretebildikleri ölçüde güç kazanacak.
Böyle bir toplum insan ilişkilerinin niteliğini merkeze alır, ortak ihtiyaçlara odaklanır, toplumsal değerlere ve yurttaşlık sorumluluklarına sahip çıkar. Daha işbirlikçi bir kültür hayatın kırılganlığını kabul eder; beklenmedik zorluklarla karşılaşan insanların yardıma ihtiyaç duyabileceğini gözetir ve bu nedenle destekleyici kurumların önemini öne çıkarır. Bu toplumun inşası zaman alacak, fakat zemini şimdiden hazır.
Piyasalar ve Demokratik Reform
Bu hedeflere ulaşmak için hangi reformlar gerekli? İlk adım piyasa gücünü dizginlemek. Önceki kitabım The Market Power of Technology’de tartıştığım gibi, şirketlerin piyasa gücü yenilikçi teknolojilerin özel mülkiyetinden kaynaklanır. Bu gücü ya kendileri geliştirirler ya da satın alırlar. Serbest piyasa koşullarında bu güç, patent hukukunun amaçladığının çok ötesine taşar ve şirketler bunu koruyup büyüttükçe kalıcı hâle gelir. Teknolojik rekabet bu tekelleri ortadan kaldırmaz. Gerçek rekabet ancak yeni bir teknolojik paradigma eski firmaları köklü biçimde değişmeye zorladığında ortaya çıkar, bu da genellikle bir kuşakta bir kez olur.
Yerleşik şirket gücü, varlıklı bireylere yalnızca ekonomik değil siyasal nüfuz da kazandırır. Bu kişiler giderek politikaları kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirme kapasitesine sahip olur. Bu aşırılığı sınırlamak için, şirketlerin geliştirdikleri teknoloji üzerindeki tekel gücünü korumasına izin veren, ancak bu gücü genişletmelerini ya da kalıcılaştırmalarını engelleyen bir politika öneriyorum.
Bu yaklaşım beş sütuna dayanıyor. İlki, mevcut hukuki belirsizlikleri gideren açık bir rekabet hukuku çerçevesi: Antitröst uygulamalarının temel amacı piyasa gücünü sınırlamak olmalı. İkincisi, teknolojik yoğunlaşmayı belirli bir eşiğin üzerine taşıyan birleşmelerin yasaklanması. Üçüncüsü, önemsiz patentlerin önünü kesmek ve ikincil patentleri ana patent süresinin yarısıyla sınırlamak üzere patent hukukunun reforme edilmesi; bu, tekellerin güçlerini büyütmek için kullandığı başlıca yöntemlerden birini hedef alır. Dördüncüsü, çalışanların söz hakkını güçlendirmek için sendikalaşmanın önündeki engellerin kaldırılması; elbette yolsuzluğu önlemek için sendikaların sıkı biçimde denetlenmesi şartıyla.
Son olarak, en yüksek kişisel gelir vergisi oranı yüzde 60’a, kurumlar vergisi yüzde 45’e çıkarılmalı. Yüksek kurumlar vergisi, gelirini ücretlerden değil sermaye kazançlarından elde eden yüksek gelir gruplarını vergilendirmek için kritik bir araç. Vergilendirme aynı zamanda evrensel sağlık sigortası gibi programları finanse ederek ekonomik kazanımların daha adil paylaşılmasını sağlar.
İkinci reform önceliği buradan hareket ediyor. Demokrasinin sürmesi yalnızca teknolojinin faydalarını daha eşit dağıtmakla değil, kaybedilen geçim kaynaklarını geri kazandırmakla mümkün. Teknolojik yenilikler bazı sektörleri büyütürken bazılarını küçültür; bazı insanları milyarder yaparken başkalarının işini ve gelirini elinden alır. Bu sonuçlar kaçınılmaz değil, adaletsizdir. Büyük ölçekli geçim kayıplarını önleyecek yeni bir yaklaşıma ihtiyaç var.
Bu amaçla önerdiğim model iki parçadan oluşuyor. İlki, insan emeğinin yerini almak yerine onu destekleyen yenilikleri teşvik etmek. İkincisi ise kamu politikalarının desteklediği süreçler yüzünden işini kaybeden herkesin geçimini yeniden kurmayı amaçlayan bir program.
Herkes için İnovasyon
Silikon Vadisi’nin yasal düzenlemelere direnci ve bu ikinci Yaldızlı Çağ boyunca yaşanan kitlesel iş kayıpları, daha sistemli bir inovasyon politikasına duyulan ihtiyacı açıkça gösteriyor. Bugünkü düzende yenilikçiler, tetikledikleri ekonomik dönüşümlerin çalışanlara yüklediği maliyetleri görmezden gelebiliyor. Oysa toplumsal açıdan bakıldığında, bir yeniliğin değerini ölçerken tüm bedeller ve kazanımlar birlikte düşünülmeli.
Yapay zekânın yaygınlaşması bu meseleyi daha da acil hâle getirdi. Yapay zekâ algoritmaları yeni bilgi üretimine dayandığı için iki uç politika seçeneği var: Ya nasıl çalıştığını ve ne doğuracağını tam bilmediğimiz sistemlerin bağımsız biçimde işlemesine izin vereceğiz ya da sektörü, insan emeğini güçlendiren algoritmalar geliştirmeye yönlendireceğiz.
Bu tür yenilikler için en verimli alan hizmet sektörü. Milyonlarca mühendisi, doktoru ve diğer hizmet çalışanlarını devre dışı bırakmak yerine, kamu politikaları bu çalışanların daha ileri görevler üstlenmesini sağlayacak teknolojileri teşvik etmeli. Örneğin bir yapay zekâ uygulaması, bugün doktorların yaptığı bazı işleri bir hemşirenin yapabilmesine olanak tanıyabilir; böylece doktorlar daha karmaşık sorunlara odaklanabilir.
Hizmet alanlarının çoğunda yapay zekâ, düşük ücretli bazı işleri üniversite diploması gerektirmeden daha yüksek ücretli insan işlerine dönüştürebilir. Bu dönüşüm ek eğitim gerektirir; ancak bu eğitim kısa sürede tamamlanabilecek şekilde tasarlanabilir.
İkinci öncelik için önerdiğim program, federal düzeyde bir “geçimi yeniden kurma hakkı” içeriyor: Kamu politikalarının desteklediği süreçler nedeniyle işini kaybeden herkes, ailesinin geçimini yeniden sağlayabilecek desteklere erişebilecek. Buna ek olarak, federal asgari ücret saatlik 20 dolara çıkarılacak ve enflasyona endekslenecek.
Bir çalışanın gelir kapasitesini yeniden kazanması yalnızca maddi tazminatla olmaz. Yeni beceri yollarını bulmak için danışmanlık, yeniden eğitim imkânı olmayanlar için emeklilik desteği; toplum kolejleri, teknik okullar, çıraklık programları ya da işveren destekli eğitimler; eğitim süresince yaşam giderlerinin karşılanması; aile danışmanlığı ve sağlık sigortası; çocuk bakımı; gerekirse taşınma masrafları; ayrıca işten çıkarılanların istihdamını teşvik etmek için piyasa ücretinin yüzde 20’sine denk gelen bir yıllık ücret desteği de bu pakete dahil olmalı.
Program esnek olmalı. Koordinasyonu merkezi bir kamu kurumu yürütürken, bazı bileşenleri eyalet işsizlik ofisleri ya da Almanya ve Japonya’da başarıyla uygulanan kamu-özel ortaklıkları üstlenebilir. Eski işverenlerin yeniden eğitim süreçlerine katkı sunmasını teşvik etmek, şirket çıkarlarıyla toplumsal çıkarları birbirine yaklaştırır.
MAGA’nın gerileyişi Amerika’da siyasal, ekonomik ve kültürel bir hesaplaşmayı tetikleyecek. Bu anı değerlendirmek, devletin rolü ve yurttaşların birbirlerine karşı sorumlulukları üzerine yeni bir düşünceyle birlikte yeni liderler gerektirecek. Ancak o zaman demokrasinin yeniden kazanılmasını umut edebiliriz.
Yazının orijinaline bu linkten ulaşabilirsiniz.

