Modern kapitalizmi bir dinle özdeşleştirmek gerekirse, bunu Marx’ın “Yahudi Sorunu” makalesinde izlediği hat üzerinde değil, Weber’in “Protestan Ahlakı ve Kapitalizm” kitabında izlediği hat üzerinde aramak gerekir. Bu alternatif hat bizi apaçık tarihi bir hataya düşmekten de alıkoyar. Neden?
Kapitalizmin doğuşunu Wallerstein’dan takiple şöyle formüle edebiliriz: On dördüncü yüzyıl, Batı Avrupa feodalitesinin derin bir kriz dönemiydi. Veba salgınları ve buna eşlik eden nüfus daralması, tarımsal üretimde gerilimler ve verim kayıpları, iklimsel stresin arttığı Küçük Buzul Çağı’nın erken evreleriyle birleşince, mevcut üretim ilişkileriyle bunların üzerine kurulu siyasal düzenin istikrarını ciddi biçimde sarstı.
On beşinci yüzyılın sonundan itibaren ve Wallerstein’ın “uzun on altıncı yüzyıl” diye adlandırdığı dönem boyunca Avrupa merkezli bir dünya-ekonomisi biçimlenmeye başladı. Bu yapının çekirdeğinde Hollanda ve İngiltere gibi bölgeler yer aldı: uzun mesafeli ticaret ağlarını kuran ve yöneten, taşımacılık ve sigorta gibi hizmetleri örgütleyen, kredi ve finansman mekanizmalarını derinleştiren, daha yüksek katma değerli imalatı yoğunlaştıran ve bütün bunları güçlü bir devlet kapasitesiyle, özellikle donanma ve vergi-borçlanma düzenekleriyle güvenceye alan merkezler.
Çevrede ise Doğu Avrupa, Amerika kıtası ve Kuzey’in bazı parçaları, özellikle Danimarka–Norveç–Finlandiya hattı, çekirdeğin ihtiyaç duyduğu temel girdileri ve hammaddeleri sağlıyordu: tahıl ve tarımsal ürünler, maden ve ormancılık ürünleri, gemicilik için vazgeçilmez kereste ve katran gibi “deniz girdileri,” ayrıca geniş emek rezervleri. Bu bölgeler, dünya-ekonomisine çoğu zaman daha düşük katma değerli üretim biçimleri ve daha sert emek rejimleri üzerinden eklemleniyordu; böylece değer aktarımı, üretim zincirinin yapısı gereği çekirdek lehine işliyordu.
İspanya, Portekiz ve kuzey İtalya gibi yarı-çevre alanları ise iki tarafın arasında karma bir konum işgal etti: Bir yandan çekirdekten kredi, teknoloji ve ticaret üstünlüğü baskısı görüyorlardı, öte yandan çevreden gelen kaynakların aktarımında, yeniden ihracatında, imparatorluk lojistiğinde ve bazı imalat alanlarında aracı roller üstleniyorlardı; bu yüzden aynı anda hem sömüren hem de sömürülen ilişkileri birlikte taşıyan bir eklemlenme biçimi sergilediler.
Takip eden yüzyıllar boyunca bu dünya-ekonomisi coğrafi olarak genişledi; önce Atlantik havzasını bütünüyle içine aldı, ardından küresel bir ölçeğe taşındı. Fakat genişleme, yapının temel mantığını ortadan kaldırmadı. Çekirdek, yarı-çevre ve çevre ayrımı ile bu bölmeler arasındaki değer aktarımına dayalı işbölümü, biçim değiştirerek ama süreklilik göstererek yeniden üretildi. Değişen şey, çoğu zaman “bölmelerin varlığı” değil, bölmelerin içeriğiydi. Bazı ülkeler zamanla çekirdeğe yükseldi, bazıları yarı-çevreye geriledi; bazıları da çevre konumundan çıkmaya çalışırken farklı bağımlılık biçimlerine eklemlendi. Yani sistem, aynı üç bölmeli dil üzerinden konuşulmaya devam etti, ama hangi coğrafyanın hangi dilimde yer aldığı tarihsel olarak dalgalandı; konum değiştiren aktörler oldu, fakat konum değiştirmeyi mümkün kılan ve çoğu zaman sınırlayan yapısal işbölümü kaldı.
Wallerstein’ın “dünya-ekonomisi” kavramında göz önünde tutulması gereken nokta şudur: Bu yapı, doğuşundan itibaren kapitalisttir. Buradaki “kapitalist” sıfatı küresel işbölümünün kapitalist bir mantıkla işlemesi demektir. Süregiden ekonomik ilişkiler bir üst-imparatorluk tarafından siyasal olarak tekleştirildiği için değil, piyasalaşmış mübadele, rekabet, fiyat ve kâr hesabı, uzun mesafeli ticaret ağları ve sermaye birikimi sayesinde süreklilik kazanması demektir. Yani dünya-ekonomisini bir arada tutan şey, tek bir egemenliğin emri değil, farklı siyasal birimlerin içinde ve arasında işleyen kapitalist ilişkiler ağının kendi kendini yeniden üretmesidir.
Yahudilerin dünya-ekonomisinin ortaya çıkışı ve evrimi sürecindeki yerinin tespiti, Yahudilik ve kapitalizm arasındaki ilişkiye dair tartışmayı tarihî zemine oturtmanın en güvenli yoludur. Kapitalizmin ilk ortaya çıktığı coğrafya Hollanda ve İngiltere ile kısmen de bugünkü Belçika topraklarıdır. Bu merkezde kapitalistleşme sürecini yürüten başat aktörler de Yahudi cemaatleri değil, çoğunlukla yerli Hıristiyan tüccarlar, şirketler ve monarşik devletler oldu. Nitekim İngiltere’de 1290 sürgününden sonra, açık ve kurumsal bir Yahudi cemaatinin varlığı yüzyıllarca kesintiye uğradı. Hollanda ve Kuzeybatı Avrupa’nın diğer çekirdek bölgelerinde Yahudi nüfus toplam nüfus içinde sınırlıydı; iktisadi hayatta görünür oldukları özgül alanlar olsa da, kapitalistleşmenin ana taşıyıcıları değillerdi.
Bu ilk dönemde Yahudilerin nüfus olarak daha yoğunluklu olarak Alman prensliklerinde, Kuzey İtalya şehirlerinde, Polonya–Litvanya Birliği topraklarında ve Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşıyorlardı. Bu cemaatlerin ekonomik işlevleri bölgeden bölgeye değişiyordu. Çoğu yerde küçük ticaret, zanaat, kiralama ve yerel kredi ilişkileri baskındı; sınırlı sayıda merkezde de daha geniş ticaret ağlarına eklemliydiler.
Alman ve Orta Avrupa’da Yahudiler, çoğu zaman kısa vadeli borç ve aracılık ilişkilerinde görünürlerdi. Polonya–Litvanya topraklarında ise malikânelerde han, değirmen, içki üretimi ve vergi toplama imtiyazlarını kiralayan “arenda” sahipleri arasında kayda değer bir Yahudi varlığı vardı.
Alman ve Orta Avrupa bağlamında Yahudiler, köylüyle toprak sahibi arasındaki ilişkinin kenarında duran, kısa vadeli borç veren, vergi çiftliklerinde ve malikâne işletmelerinde aracılık yapan “küçük tefeci” ve “aracı” figürüyle tanınıyordu; Polonya–Litvanya topraklarında ise büyük soylu malikânelerinde han, değirmen, içki üretimi ve vergi toplama imtiyazlarını kiralayan “arenda” sahipleri arasında kayda değer bir Yahudi varlığı vardı. Bu işlevler onları, bir yandan yerel ekonominin vazgeçilmez unsuruna, öte yandan hukuken savunmasız, her kriz anında kolayca hedef alınabilir bir azınlığa dönüştürmüştü.
İberya’dan sürülen Sefaradların göçü bu tabloya yeni bir katman ekledi. On beşinci ve on altıncı yüzyıllarda Osmanlı topraklarına, Kuzey Afrika’ya, İtalya’ya, daha sonra da Amsterdam, Hamburg, Bordeaux ve Londra gibi liman kentlerine yerleşen Sefarad kökenli gruplar, Akdeniz ve Atlantik ticaretiyle iç içe geçen diaspora ağları kurdular. Bu ağlar hem İslam dünyası ile Hıristiyan Avrupa arasında bir aracılık işlevi görüyordu, hem de yeni dünya-ekonomisinin deniz ticaretine dayalı damarlarına Yahudi tüccarların sınırlı ama görünür bir şekilde eklemlenmesini sağlıyordu. Buna rağmen kapitalizmin çekirdeğinde, Hollanda ve İngiltere’de, ticaret filolarını, büyük sermayeyi ve devlet gücünü taşıyan başlıca aktörler Yahudiler değil, yerli Hıristiyan şirketler ve hanedan devletleriydi; Yahudi tüccarlar bu yapının içinde özgül alanlara yerleşmiş küçük bir azınlık olarak kaldılar.
On yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda Yahudilerin kapitalist dünya-ekonomisindeki konumları belirli alanlarda daha görünür hâle geldi. Alman prensliklerinde ve Habsburg monarşisinde “saray Yahudisi” olarak anılan bir figür ortaya çıktı: hükümdarın ordusunu donatan, sarayın lüks tüketim ihtiyaçlarını finanse eden, vergi çiftliklerini üstlenen, karşılığında ise ticaret imtiyazları, himaye fermanları ve kimi zaman cemaatine yönelik koruma sağlayan kişi. Osmanlı örneğinde benzer aracı-finansör rolünü çoğu zaman Ermeni sarraflar ve amira çevreleri üstlendi; Rusya’da ise bu tür roller farklı gruplara dağılmıştı. Burada kritik olan, figürün “Yahudi” olmasının yapısal bir zorunluluk olmadığı.
Ancak bu figürlerin sayıları çok azdı ve konumları son derece kırılgandı. Bir rejim değişikliğinde, bir savaş yenilgisinde veya mali kriz anında, kendilerini bir anda hem borçların hem de halk öfkesinin hedefinde bulabiliyorlardı; kimi zaman yargılanıp idam ediliyor, kimi zaman servetlerine el konuluyordu. Dolayısıyla Yahudi cemaatinin bütünü bu “saray Yahudileri”yle özdeşleşmiş değildi; ama Avrupa siyasal elitlerinin ve kamuoyunun gözünde “Yahudi” ile “saray maliyesi”, “vergi çiftliği”, “savaş finansmanı” arasında yeni çağrışım hatları kurulmaya başlanmıştı.
Sayıca bu küçük azınlığın bir başka dikkat çekici özelliği de, tek bir ülkeye değil, birden çok imparatorluk merkezine yayılmış aile ağları ve ortaklıklar üzerinden çalışmalarıydı. Rothschild örneğinde olduğu gibi, aynı hanedanın Londra, Paris, Viyana, Frankfurt, Napoli gibi başlıca finans merkezlerinde eşzamanlı faaliyet göstermesi, modern finans kapitalin ihtiyaçlarından doğmuş işlevsel bir örgütlenme biçimiydi; ancak bu örgütlenme biçimi dışarıdan bakıldığında sınır tanımayan, uluslarüstü Yahudi ağı imgesine hazır bir malzeme sundu ve ileride şekillenecek antisemitik hayal gücünün “uluslararası Yahudi” tasavvurunu besledi. Rothschild ailesi bu tablonun en çarpıcı örneğiydi.
Sonuç olarak, kapitalist dünya-ekonomisi yayılıp derinleştikçe Yahudi cemaatlerinin konumu da aynı anda marjinal, kırılgan ve belirli alanlarda görünür hâle geldi: Nüfusun büyük çoğunluğu hâlâ yoksuldu ve küçük ticaret ile zanaata sıkışmıştı. Buna karşılık çok küçük bir azınlık, saray maliyesi ve daha sonra devlet borçlanmalarıyla temas eden görünür finansör rolleri üstlendi. On dokuzuncu yüzyıl Avrupası’nda “Yahudi” figürünün gitgide daha fazla para, kredi, borsa, devlet borcu, dış ticaret gibi alanlarla özdeşleştirilebilmesinin arkasında bu yapısal ve son derece eşitsiz dönüşüm yatıyordu; modern dönemde antisemitik ekonomi hayal gücünün malzemesi de esasen bu tarihsel örneklemden devşirilecekti.
Birol Başkan güncele ve güncel olmayana dair paylaşımlarını birolbaskan.substack.com adresinde yapmaktadır.

