Anlattığımız Kendi Hikâyemizdir: Entelektüel Biyografilerimiz Üzerine Bir Kaç Not

- Kasım 07, 2019, 7:48 pm
12 mins

İnsanların kendi anlamlandırdıkları halde “doğru”/”gerçek” anlık değil bağlamsal ve zamansaldır. Yani 2019 yılında Türkiye’ye dair doğrumuzu yaşımızın yettiği zamandaki deneyimlerimizi ve fikirlerimizi üst üste koyarak üretiriz. Bu durum ise, kamuoyunda ya da sosyal medyada, tartışan insanlar arasında uyuşmazlığa yol açar. Yirmi yaşındaki biriyle kırk yaşındaki birinin Türkiye gerçeklikleri bu zamansallık sebebiyle aynı olamaz. Farklı yaş kategorilerinden insanlar kendi doğrularını aynı saf düzlemden üretmezler. Zira referans olarak aldıkları farklı zamansallıklar vardır. Bu durum ise illa yaşla gelen görmüş geçirmişliğin daha sağlıklı ve muteber sonuçlara varacağı anlamına gelmez. Zira geçmişin bilgisi ve hatta güncelin bilgisinin nirengi noktası olması günceli daha derinlikli ve daha bağlam içinde kavramayı mümkün kıldığı kadar güncele perde çektirebilir, güncel algısını geçmişin yükü içinde sakatlayabilir, çarpıtabilir, anı doğru anlamayı da engelleyebilir. Burada yaşın kendisi de bağımsız bir faktör olabilir. Yaşlar farklı algı ve kavrayış ölçeklerini bizzat dayatabilir. Bu sadece yaşanmışlıkların birikiminin insanları şekillendirmesinden değil, aynı zamanda farklı yaşların farklı öncelik ve eğilimleri ortaya koymasından da kaynaklanabilir.  

Elbette insanlar kendi tecrübe ve yaşanmışlıklarını ancak belli filtrelerden geçirerek anlamlandırabilir. Ancak bu filtreler dar ve kalıp halinde ideolojik kılıflardan neşet ettiği kadar bu yaşanmışlıklar bütününden de damıtılmış olabilir. İnsanların sağa ya da sola, sosyalizme ya da liberalizme, milliyetçiliğe ya da muhafazakârlığa yönelmesi kendi kişisel hikâyesine pekâlâ sinmiş olabilir. Buna karşın mesela “liberallere” milliyetçi eleştiride hücum edilen kişi California’da doğup büyümüş gibi tasavvur edilir. Bu ön kabule göre “liberaller” (ya da bu bonkör tabir, liberal sol hatta sol dâhil, daha geniş bir havzayı kapsadığından tüm bu kesimler) Türkiye gerçekliğinin dışında, ondan kopuk, ya da hiç içinde olamamışlıktan kaynaklı Batı özentiliği, illüzyonu, halüsinasyonları içinde debelenmekte; acziyet, kavrayışsızlık ve safdillik içinde sürünmektedir. Karşı taraf ise, daha yerli olduğundan mıdır bilinmez, külyutmaz ve  neyin ne olduğunun farkındadır. Bu aslında genel olarak kendinden menkul realistlerin ve kötümserlerin safdil iyimserlere karşı genel tavrıdır.

Oysaki pekâlâ bu varılan noktaya tam da ülke deneyimi ve gerçekliğinden de ulaşılmış olabilir, özellikle de Türkiye’de herkesin öyle ya da böyle aynı tornadan çıktığı düşünülürse. Düşünülmelidir ki, (elbette aileden devralınan kültüralizasyon bir başka faktör olmakla beraber) birçok kişi yirmi yaşında okumaları, karşılaşmaları, siyasal sosyalizasyonu neticesinde kendi başına ve ayrışan şekilde benzer düşünmekteydi. Ve bu benzeşme “milli epistemoloji” temelinde kuruluydu. Bir ortak noktadan insanlar farklı noktalara kaymıştır.  Üstelik süreç içinde fikirsel dönüşüm norm olduğu gibi tam aksi, yani görüşlerin değişmemesi, sabit kalması eşyanın tabiatına aykırı olandır. Değil yirmi yıl, çoğumuz bir yıl önceki gibi bile düşünmüyoruz. Daha haklıyız ya da daha haksızız ama aynı değiliz.

Almancasıyla ifade edilen Bildungsroman roman formu bir karakterin (ya da belki kuşağın) ahlaki ya da entelektüel gelişim ve olgunlaşmasını romanın merkezine alan romanları anlatır. Kızıl ve Kara, Çavdar Tarlasında Çocuklar, Martin Eden bu roman formunun en bilindik klasik örneklerinden bazılarıdır. Hepimizin benzer hikâyesi vardır. 1915’le ilk karşılaşmamızdan Kürt kelimesini ilk kez duymamıza, kendimizden çok uzak birilerinin tanıklığına birinci elden ya da aracılar üzerinden ilk maruz kalmamıza. Yahut bizi etkileyen ve şekillendiren bir yazar/düşünüre (en başta Marx, ama onun dışında diyelim Foucault, Doğan Avcıoğlu, Attila İlhan vs.) ilk rastlamamıza ve hatta belki onu reddetmemize.

İlginçtir biz de kendi değişimimize, kısmen de bunun yeterince idrakinde olmadığımızdan, yokmuş gibi davranmaktayız. Biz de hiç değişmemiş, hep şu anki gibi (sağlıklı ve daimi-haklı) düşünüyormuş gibi tavır takınmayı severiz. Bizim de derin kavrayışlı evrensel hakikati kavramış olmadığımızı, bağlamsallık içinde sürekli kırılma ve farklılaşmalarla malul olduğumuzu, bazen samimiyetsizlik ve riyakârlığımızdan, görmezlikten gelmeyi, yok saymayı tercih ederiz. Mesela kırk yaşında birinin yirmi yaşında birini tahkir etmesi objektif olarak haklı gerekçelere dayanabilir ama o kişinin kendi yaşındaki hali Twitter’a konsa onu da blocklayacaktır. Tüm ahlaki üstünlük iddiasıyla yaftalamalarda ahlaki otoriteler kendilerine ve fikirlerine zamanı aşan bir değişmezlik, sabitlik ve mutlaklık atfeder ve bu şaşmazlık noktasından ahlak, haysiyet ve yargı dağıtır, bazen sosyalist, bazen liberal ama en ahlaki ve vicdanlı kerteriz noktasını kendisinin belirlediği zaviyesinden.

“Kendi geçmişiyle yüzleşmek” de çoğu zaman samimiyetsiz bir genre/tarz üretmiştir. En yaygını soldan dönenlerin komünist geçmişlerini mahkûm ettikleri anlatılardır. Ancak bu tavrı kolay kılan mutlak inkârdır. En klasik anlatısı Aziz Augustinus’a ait olduğu gibi hidayete erip dini bulanların bir kolaylaştırıcı çıkış olarak kendi geçmişlerini tamamen günahkârlık ve yozluk içinde tasvir edip inkâr etmesi bu tür bir stratejidir. Oysa “o zaman da kötü bir insan değildim” denildiğinde bu hidayet daha muğlak hale gelecektir. Bu bakımdan kendi geçmişini mutlak inkâr her zaman o kadar da dürüst ve en sağlıklı yüzleşme olmayabilir. Zira bu durum geçmişteki gaflet ve dalaletleri bugünkü benlikten arındırmaya, ilintisizlendirmeye, bu şekilde de benliği saf kılmaya yarar. Yani kendi geçmişinin farkında olmaktan murat edilen mutlak inkâr içermeyen bir ayrışmaları, uzaklaşmaları, farklılaşmaları tanımlamak, ayırt etmektir.

Hepimiz 2019’daki, hatta Kasım 2019’daki gerçekliği kendi kişisel gerçekliğimizle birleştirip kendi doğrumuzu buluyoruz. Başkalarına ise bir diyalogu açmamak üzere o hakkı tanımıyoruz. Ancak şu da var ki hiçbirimiz buraya ne California’dan geldik, ne gökten zembille indik. Kendi ömrümüz kadar çok şey gördük. Bir şeyler okuduk. Fikirlerimiz değişti. Çok da yanıldık haliyle kaçınılmaz olarak. Belki haksızız ama okuduklarımız, girdiğimiz çevreler, tecrübe ettiklerimiz, bize anlatılanlar fikirlerimizi etkiledi ve Türkiye gerçekliği algımıza ket vurdu. Ancak tek bir şartla: Ancak ve ancak fikirsel dönüşümleri fikirsel sebeplere dayandırabildiğimizde. Kişiselleşmiş tavırlardan, hizipleşmelerden, kutuplaşmalardan ve en fazla da nefretlerden kaynaklanmadığı takdirde. Hatta denilebilir ki siyasal ve fikri dönüşüm ve tavırlarımızın sağlıklılığını da ancak fikirsel serüvenimizi dürüst bir şekilde haritalandırabildiğimizde test edebilir ve onlarla yüzleşebiliriz.

İşte o noktada da bir milli otorite mevkiinden milliyetçi/yerli-milli ahlak ve haysiyet satanlara karşı sağaltıcı bir şekilde, bu ahlak tacirlerinin ukalalık, vatansızlık, nefret buldukları düşüncelerin dimağlara nasıl hangi deneyim ve karşılaşmaların ürünü ve doğal neticesi olduğunu en azından dinlemek isteyene gösterebiliriz. Bu şekilde muhataplarına safdillik, kendine yabancılaşma, özünden kopukluk gibi yaftalar vuranlara karşı, tam da bu toprakların salahiyet için ihtiyaç olunanın dinginlik ve her türlü safsatadan arındırılmış ahlaki açıklık olduğunu anlatma imkânına kapı arayabiliriz. Konuşmamız gerekenin her türlü kişiselleşmişlikten arındırılmış halde ahlak, insaniyet ve erdem olduğuna… Yanılmaz ahlaki otorite ve haysiyet celladı olduğumuzdan değil (tam aksine hepimizin kibrimize ve kişisel egolarımıza yenildiğimizi teslim ederek) arayışlarımızın son noktasının o olması gerektiğinden…

Fotoğraf: Cherry Laithang