Başarı için neleri göze alabiliriz? Etrafımızdaki insanların bizim hüsranlarımıza ve başarı vaatlerimize ne derece kanmasını bekleyebiliriz? Uncut Gems her düşüşte yere kalkmaya çalışan insanların ve onlara tahammülün bir hikayesi. Bir nebze de old school capitalism anlatısı aslında. Zenginliğe ve başarıya giden yolda mubah davranışların özet olarak sunumu ve bazen ne yaparsan yap rahatlığa erişmeyi hak etmemişsindir diyor film gizliden gizliye. Tüm engelleri atlatsan dahi, seni bunlardan alıkoyacak bir şeyler mutlaka bulunur mesajının ekrana yansımış hali.

Filmin servet kazanımına dair daraltılmış bir bakış açısı olsa da sürecin özünü yakalamakta aslında gayet başarılı. Düşük gelirli insanlara yer yok bu filmde. Filmin kahramanı risk alan, finansal olarak en uçlarda dolaşan ve (doğal olarak) yalan söyleyip, manipülasyona sıklıkla başvuran, sık sık ticari ilişki kurduğu kimselerle rehine-zorba ilişkisi kuran birisi. Ama yükselmeye de diğerlerine kıyasla daha yakın. Adam Sandler’ın etkileyici bir şekilde canlandırdığı Howard Ratner aslında bu sistemin en doğal oyuncusu. Tek ihtiyacı olan bir hedef. Bir başarı. Ona giden yolda ne dürüstlüğe ne ilkeye ne de sevgiye ihtiyacı yok. Gibi… En azından öyle görünmek için fazlasıyla uğraşıyor. Bir yandan insanlarda bıraktığı o toksik imajını düzeltmeye uğraşırken yaptığı şeyler o görüntünün daha kalıcı ve inandırıcı olmasına yol açıyor. İş artık ticaret boyutunu da aştığı andan itibaren hayatında merkeze oturttuğu tüm aktörlerle bir güven- itaat mücadelesine girişiyor. Ya hep ya hiç! Ortası yok.

87/100, göz kırpmadan kendisini seyrettirebilecek başarılı bir drama.

Yönetmen: “Piyasada yeni yeni isim yapmaya başlayan yönetmen kardeşlerimiz” köşesinde (kendileri 2002’den beri film çekiyorlar ama çaktırmayın) bu hafta konuklarımız Safdie kardeşler. Önceki işlerinden Good Times aslında izlenecek olarak not edilip bir türlü fırsat bulamadığım filmler köşesinin en nadide misafirlerinden. Good Times 2017’de baya ses getirmişti. Orada Robert Pattinson’ın oyunculuğu kariyerindeki değişimin mihenk taşlarından birisi olarak görünüyordu. Genel filmografileri crime-drama tarzında olsa dahi insan portrelerinin arkasında ne olduğuna fazlasıyla odaklanmış gibiler. En azından Uncut Gems özelinde ben bu fikri edindim. Adam Sandler gibi egosu yüksek ve kendi çapında bir endüstri olan birisini idare etmek ve onu böyle bir yükün altından kalkabileceğine ikna etmek bile yeterli bir başarı ama bundan bir adım daha ileri gidiyorlar kendileri. İnandırıcı bir atmosfer kuruyorlar ve film ilerledikçe sizi avuçlarının içine alıyorlar.

Senaryo: Filmin en başından yavaş yavaş artan gerilim sürekli izleyiciyi bunaltan cinsten. Joker filminde absürtlük sınırlarında dolaşıp bir süre sonra sizi bıktıran o sanal köşeye sıkışmışlık hissi bu filmde yerini gerçek bir tedirginliğe bırakıyor. Bizlere uzak ortamlar olması olayların gerçekçilik dozunu düşürmüyor. İlişkiler ağı, olayların birbiri ardına gelişimi sizi hem karakterlere empati kurmanızı sağlıyor hem de merakınızı besliyor.

Oyunculuk: Bana birisi “Holywood’da yeteneksizliğine rağmen tutunabilen, filmleri de çok izlenen 10 oyuncu say” diye sorsaydı, sayacağım listede banko yeri olan oyunculardan birisiydi Adam Sandler. Risk almayan, benzer konular etrafında ekstra efor göstermeden şaşkın+beceriksiz tiplemelerle tekrar tekrar karşımıza çıkan bir ekran sömürgeni olarak görüyordum kendisini. Ta ki bu filme dek. Kendisine verilen sorumluluğu ciddiye almış ve ondan daha da fazlasını izleyiciye sunabilmiş Sandler. Her ne kadar bu sene Adam Driver ve Joaquin Phoenix çok ses getirmiş olsalar da onlara eş değer bir performans koymuş ortaya. Julia Fox “manipulative but emotional mistress” rolünde göz kamaştırıyor, Eric Bogosian’ın Arno rolünde yaşadığı çelişkiler de sizinmiş gibi ikileme düşürebilecek denli iyi. Normalde filmlerde real time celebrity kimliklerin “as himself/ herself” olarak görünmesi nadiren iyidir ama bu filmde hem Kevin Garnett hem de sadece adını bildiğim müziği ilgimi çekmeyen Weeknd olabildiğince düzgün iş çıkarmışlar.

Sinematografi/ Diğer: Çekimlerin yakınlığı özellikle hoşuma gitti. Sürekli sizi sanki olay yerinden tesadüfen geçen birisi gibi sürekli olayların içine çekiyorlar. Renkler özellikle ruh halini pekiştirmek açısından düşünülürse çok etkili seçilmiş. Karakterlerin sürekli birbirine bağırarak konuşmasına rağmen, oyuncuların da iyi performansını ekleyerek elbette, iyi bir şekilde yakalayabilmişler curcunayı.

Kurgu: Film hikâye akışında hep bir zıtlıklar söz konusu. Bazen dini öncelikler, bazen arkadaşlıklar, ama çoğunlukla para ve başarı… Bunlar çoğumuzun hayatı boyunca hayatımızdaki önemine dair çelişkilere düştüğümüz şeyler ve ele alınan mikro örnekte bunları sorgularken, gıdım gıdım artan bir gerilim ve stres sizleri esir alıyor. Bir yanlış anlama olmasın, Howard Ratner gerçekten pisliğin teki. Herhangi bir şekilde bir ortamda karşılaşıp el sıkışsanız hemen sonrasında elinizi yıkama ihtiyacı hissettirebilecek türden birisi üstelik. Ama buna rağmen bir noktadan sonra o kaypak, gözünü kırpmadan yalan söyleyebilen, başkalarının hislerini ve hayatlarını umursamayan bu adamın kazanmasını ister oluyorsunuz. Kazansın ki düzelsin. Etrafındaki insanların kıyameti değil, ilacı olsun beklentisine giriyorsunuz. Filmin finali… Açıkçası (Oscar almış) bir filmle kıyaslamak isterdim final sahnesinin gerilimini (belki izledikten sonra aklınıza gelir). Ama düzenli sinema izleyicileri için bir nevi spoiler vermek gibi olacağından o kısma girmiyorum. Final hakkında söyleyebileceğim sadece, şoke edici ve nefes kesici. Tüm o çabalamalarının meyvesini toplayıp toplayamayacağına dair gerilimli izleyişimiz son zamanların en etkileyici noktalarından birisiyle bitiyor.

Son söz: Sefalet sadece yoksullara özgü değildir. Bazen şekil değiştirip umut veya hırs zenginlerin karşısına çıkar ve fena halde bulaşıcıdır!