Bu yaz çok zor geçiyor. Bir gram kalan aklımız cehennem sıcakları yüzünden daha da buharlaşıp giderken ülkenin güneyinde ve batısında yaşanan yangın felaketinin boyutu bizleri daha da fazla dumur ediyor. Böyle bir dönemden geçerken bir filme ne kadar zaman ayırılabilir bilmiyorum ama kafamı boşaltmak için yine ilk tercihim oydu. Aslında geçen hafta gösterime girdi film ama bazı sağdıçlık görevlerim yüzünden o gün izleyip yazamadım. Ve düğün arifesinde yaşananlar… En hafif tabiriyle “ilginç” olarak adlandırılabilir. Damadı kaçırdılar, babasıyla beraber una buladılar, ıvır zıvırını alıp durdular. Bendeniz yardımcı oyuncu olarak aksiyonun içindeydim ve gerçek Suicide Squad bizdik sanki. Çok sevgili dostum ve yeni eşine mutluluklar dileyerek filme ufaktan bir giriş yapıyorum burada.

Artık piyasanın doyduğu hatta insanların bıktığı bir janr haline dönüştü süper kahraman filmleri. İki tane büyük çizgi roman firması kendi bildikleri stilde birbirinin aynısı filmleri yapmaya devam ediyorlar. Bana sorarsanız artık 15-20 yıl filan ara vermeleri gerekiyor ama para yağarken bunun gerçekleşeceğine pek ihtimal vermiyorum. Bu iki firma birbirinden çeşitli yerlerde farklılaşan filmler yapıyorlar. Marvel daha renkli espri ve göndermelere bel bağlayan filmler çıkartırken DC karanlık ve ümitsizlikler içerisinde umut ışığı arayışı temalı filmler çıkartıyor. Daha geçen hafta Netflix’te izlediğim Shazam buna bir istisnaydı. Aile bağları, özlemler ve hayaller üzerinden bir anlatım dilini benimsemiş olması bana çok yeni gibi gelmişti. Diğer filmleri düşünürsek gerçek insanları psikopati ve umutsuzluk sınırlarında slalom yapan kahramanların eforlarıyla kurtarılan bir dünyaya ikna etmesi çok zor. Ve DC bu projesini başlangıç olarak Zack Snyder gibi vizyon ve sanat anlayışı fakiri birisinin ellerine teslim ederek büyük bir yanlış yapmıştı.

İlla Marvel’ın birebir izinden gitmek zorunda değildi DC ama seyircilerin neşesini koyu karanlık ve turuncu CGI renkleri arasında kötü diyaloglar, daha da kötü senaryo ve çok daha kötü karakter inşası ile ezmek zorunda değildi ki tamamen öyle yaptı. Açıkçası filmin her karesinde hikâyenin sonunda kazanacağı bariz olan kahramana ardı ardına karamsar replikler vermek bir şeyi çözmüyordu. Zaten sanatsal bir kaygı yoktu onu biliyoruz ama bari biraz sinemaya dair bir şeyler olsaydı diyor insan. Eski okurlarım bilir MCU ile alakalı uzun bir dosya yazısı hazırlamıştım. Orada filmleri iyiden kötüye doğru sıralamıştım. Eğer aynı listeyi DC için yapacak olsaydım iki film hariç hepsine 15 ila 30 arası puanlar verirdim çünkü daha fazlasını hak etmiyorlar. Bu iki film de Wonder Woman (neyse ki DC ilk filmin başarısını kendine yakıştıramamış olacak ki geçen senenin en rezalet filmlerinden birisi olan devam filmiyle standartlarını bozmadı) ve Shazam olurdu.

Neyse artık üç filmler. Suicide Squad rahatlıkla görsel dili, iyi aksiyonu ve sempatik (evet) kahramanları ile DCEU’nun kalite çıtasını yukarı çekiyor. Özellikle gerçek bir sinemasal felaket olan ilk Suicide Squad filmi sonrası neredeyse kimsenin umudu kalmamışken yapıyorlar bunu. Bu filmden çıkınca şunu daha çok iyi anladım: DC’nin sinematik evreninde ihtiyacı olan egosu yüksek ve yeteneği yerlerde sürünen birisine (adının baş harfleri Zack Snyder olur) vermektense belli bir olaylar serisini takip edecek şekilde eventleri kurgulayıp iyi senarist ve yönetmenler projelerini hayata geçirmek olmalı. Bu filmde olan tam olarak bu.


81/100, Çok kötü bir şekilde kotarılmış ilk filmdeki materyali ayağa kaldırmak gibi imkânsız bir şeyi becermiş

Yönetmen: James Gunn çok büyük bir risk almış. İlk film dünya çapında 750 milyon dolar gişe yapsa da efektleri, anlatım şekli ve özellikle Jared Leto Joker’i başta olmak üzere oyunculuk ile birçok alanda haklı eleştirileri üzerine çekmişti. Kendisi ise Marvel’ın en popüler olmayan franchiselarından birisi olan Guardians of the Galaxy’yi zirveye çıkardı ve… Geçmişte atmış olduğu bazı mizahi tweetleri yüzünden ikinci filmin yapım ekibinden çıkarıldı. Sonra rakibinin can çekişen bir franchiseını ciddiye alınabilir bir hale getirdi. İki filmi izleyince farklar o kadar bariz ki… Oyunculuklar, çekimler, efektler… Bunların hepsine farklı bir bakış getirmiş. Artık kendisini başka projelerde izlemek isteriz çünkü bu alana saplanıp kalması sanki yetenekli bir yönetmeni alıkoyuyor gibi (bu satırları yazarken kendisi Guardians of the Galaxy ile meşgul. Ne diyelim, çorbanı ne kaynatıyorsa o James kardeşim…)

Senaryo: Senaryo… Yine çok muhteşem değil. Yani kesinlikle kalite olarak bir sıçrama görebiliyoruz ama baya şapşal bir hikâyeyi merkezine almış bu film. Ama filmi esas toparlayan yan hikayeler, karakterlerin birbirleri ile olan etkileşimleri. Çünkü daha önce çeşitli kereler farklı soslarla denenmiş bir şeyi anlatmak tek başına yetmez ve James aynı anda filmin senaristi olarak tabağına konulan niteliksiz yemeği iyi süsleyip satmayı beceriyor. İlk filmden bazı şeyleri ödünç alıp amacına uygun şekilde çok iyi kullanıyor.

Oyunculuk: İyi haber: Jared Leto yok. Daha da iyi haber, oyunculuk iyiye gitmiş. Biraz oyuncuları nasıl idare edeceğini bilen birisi getirince işin başına ne kadar şeyler değişiyor insan inanamıyor. Sadece bağırıp poz verdikleri ilk filmden sonra duygularını görebildiğimiz oyuncuları açıkçası beklemiyordum. Hatta F9 yüzünden John Cena ismine olan antipatimi bile sildi diyebilirim. Bir parantez de aslında Will Smith’e açmam lazım. Bu filmin çekildiği esnada başka bir proje ile meşgul olduğu için ikinci filmin kadrosuna dahil olamamış. Bir türlü şans yüzüne gülmeyecek senin değil mi? Önce Matrix’i reddettin şimdi de bu. İzle ve ağla, ne diyeyim yani…

Sinematografi/ Diğer: Sinemanın hep görsel bir sanat olduğunu unutuyoruz değil mi? Aslında bunu daha sık hatırlamamız gerekiyor. Sabit kamera önünde kazık gibi dikilip ezberden replikleri okumak sinema değil. Hiç olmadı ve bu filmde… Nasıl desem? Bazı arayışlar var. Muhteşem soundtrack çoğu sahneyi tamamlarken önümüzdeki sahnelerin neredeyse kusursuz oluşları gözlerimi yaşarttı diyebilirim. Uzun süredir FRP materyalleri ile ilgilenen birisi olarak ilk defa sinemada bir Malkavian sequence görmenin tadı başka bir şeye benzemiyor.

Kurgu: Aslında çok bahsetmelik bir şey yok. Açılış biraz ilginç başlıyor. İlk perde bitesiye kadar çok eğlenceli birkaç sürpriz de gerçekleşiyor. Ama ikinci perde başladıktan sonra her geçen dakika ivme ve bütünlük kaybediyor film. DCEU’nun diğer filmlerini düşünürsek Oscarlık film sayılır ama bazı eksiklerini de görmezden gelemeyiz diye düşünüyorum. Eksiklerine rağmen rahatsız eden bir hata olmadığını söyleyebilirim.

Son söz: Heyecanlı ve eğlenceli, farklı bazı numaraları denemekten çekinmeyen cesur bir film var. Kafa dağıtmak için de ideal ve bir yandan da bazı anlarıyla uzun süre hafızanızda yer kaplayacak gibi görünüyor. Aslında yeterince iyi ama şu an dışarılarda bir yerlerde yaşanan felaket görüntülerini kafanızdan silebilir mi? İşte o konuda çok emin değilim.