Blumhouse yine yaptı. Düşük bir bütçe ile çektiği bir korku/gerilim filminden, filmin çekimi ve pazarlanmasına ayırdığı bütçenin kat kat fazla gelir elde ettiği bir filmle daha vizyonu sallıyor şu an. 49 milyon dolar gibi (özellikle parayı hamutuyla kaldıran Disney filmlerini düşününce) alçakgönüllü bir gişe geliri elde etmiş bir filmin, toplamda 7 milyon dolara mal olduğunu düşünürsek büyük başarı aslında. Ama bu Blumhouse’un ilk sabıkası değil. Diğer sabıkaları şöyle: Happy Death Day (4,8 milyon dolar bütçe, 125 milyon dolar gelir), Happy Death Day 2 (9 milyon dolar bütçe, 64,6 milyon dolar gişe), Truth or Dare (3,5 milyon dolar bütçe, 95 milyon dolar gişe), Get Out (4,5 milyon dolar bütçe, 255 milyon dolar gişe ve uluslararası alanda büyük sükse) ve Paranormal Activity (15 bin dolar bütçeye karşılık -sıkı durun- 193 milyon dolar gişe). Purge, Insidious, Sinister… Liste yapmaya çalışırsak sürüsüne bereket. Formülleri ne, nasıl beceriyorlar ben inanın anlamıyorum. Aslında eserlerinin önemli kısmını izlemiş birisi olarak çıkardıkları filmlerin, Get Out hariç, çok yaratıcı işler olduğunu söyleyemem ama Blumhouse adeta bir filmden zarar edemiyor! İsteseler de olmuyor. Bu adamların film bütçelerinin ve gişe gelirlerinin bir listesini görüp kafayı yemek isteyenler listeye buradan ulaşabilirler.

Hadi Blumhouse’u bir yana bırakalım. Sadece Get Out için dahi kazandıkları tüm paralar helaldir benim gözümde. Peki bu filmin olayı ne? Her şeyden önce sırtını bir klasiğe yaslıyor. H. G. Wells’in, benim tembellikten okumadığım sonrasında defalarca filme çekilmiş, ölümsüz eserinden uyarlanmış filmimiz. Genel olarak hikâyenin gidişatını biliyorum, filmde anlatılan ile baya alakasız bir istikamette ilerliyor. Orijinal eser görünmezliği bulan bir bilim insanının terörize ettiği bir şehirde peşindeki eski bir tanıdığın hikayesini anlatırken burada biraz daha farklı bir yorum getirilmiş. Esrar, gizem ve polisiye kovalamaca yerini ölümcül bir stalk tecrübesine bırakmış. Ve yer yer fena da olmamış aslında…

Yönetmen: Leigh Whannel 2018 senesinde, yine bir Blumhouse yapımı olan, Upgrade ile dikkatleri çekmişti. Film her ne kadar hafızamda parça parça yer etse de genel olarak vasatın üzerinde diyebileceğim bir filmdi (bir yandan bu yazıyı yazmadan önce tekrar izlemeyi de düşündüm ama yeterli zaman yoktu elbette). Senaryosunu da yazdığı bu filmde, kendi yorumladığı, görünmez adam konseptini iyi yakalayabilmiş. Ki çoğu yönetmenin yer yer beceremediği bir iştir bu. İpin ucunu çok kaçırmadan ve fazla bilimsel exposition sahnesine izleyiciyi maruz bırakmadan hikâye ve atmosfer kurma kısmına odaklanmış.

Senaryo: Filmin uyarlandığı eserin zamana direnen ve sürekli taze kalan bir yanı var. Devir değiştikçe, dönemin şartlarına rahatça adapte edilebilen bir fikir benim gözümde. Ayrıca hikâyenin merkezine aldığı karakter açısından da yaklaşımlarını takdir ediyorum. Ama herhalde son zamanlarda gördüğüm en zayıf diyalog kullanımlarından birisini burada gördüm. Üzerine neredeyse hiç çalışılmamış, akılda kalmayan repliklerle dolu. Olayların gelişimini de biraz zayıf olarak ele almış gibiler.

Oyunculuk: Elisabeth Moss döktürmüş. Yer yer oyunculuğu biraz abartılı gelse de metin sınırları dahilinde olabilecek en iyi işi çıkarmış. Yan karakterler de idare ediyor aslında. Kız kardeşi ve sığındığı polis ile onun kızı hiç fena değiller. Ama konunun doğası gereği karakter arka planları çok açılmamış ve biraz figürasyondan öteye gidemiyorlar. Bir tek şu Adrian Griffin’i oynayan adam (tam bir low budget Ryan Gosling) ve kardeşini canlandıran aktörü çok sevemedim ama o kadar da kötü değiller.

Sinematografi/ Diğer: Filme dair en çok sevdiğim şeylerden birisi geniş açılı ve uzak kadraj çekimleri oldu. Belli bir süre sonra gerilim tırmanmaya başladıkça daha fazla dikkat kesiliyorsunuz ve film bundan fazlasıyla faydalanıyor açıkçası. Sadece güvenlik kamerası çekimleri biraz manasız geldi bana ama görünmez adamın icraatın içinden seslendiği sahneler gayet düzgün işlenmiş.

Kurgu: Pek uğraşılmamış bir kurgusu var filmin. Ne kadarlık kısmı kesip çıkarılmış tam bilemiyorum ama misal nifak tohumlarının saçılmaya başladığı evrede inandırıcılık eksik fena halde. Yani bir iki zayıf ve aksi (çok kolay bir şekilde) ispatlanabilecek olayla karakterimizin yalnızlaştırılması bana çok absürt geldi. Sonlara yaklaştıkça filmin kendi dinamiklerinden dolayı sadık kalması gereken sebep sonuç ilişkisi oldukça ince bir sınırda, maalesef beceriksiz bir biçimde, serbest salınıma geçiyor ve finalin inandırıcılığını ve yoğunluğunu kısmen tüketiyor.

Son söz: En yakınımızdaki insanların hayatında oynadığımız role dair bir film. Kişisel hayatlarının en olmazsa olmazı illa başkalarının iradesini kırmaktan geçen gerçek sosyopatlara dair bir anlatım. Gözden ırak olan, illa hemen yanı başınızda olmayacak diye bir kaide yok. Devrilen bir biblo, su borularından gelmeye başlayan ani bir akıntı… Kim bilir?