Geçtiğimiz günlerde Stanford Üniversitesi’nden Ali Yaycıoğlu televizyonlardaki tarih programcılığı ve tele-tarihçilik üzerine düşünme zamanımızın geldiğini söyledi. Bu çağrı, ekrana olan bağımlılığımızın arttığı şu günlerde daha büyük anlam taşıyor. Bu sebeple konu hakkındaki fikirlerimi paylaşmak istedim.

Toplumumuz tarihle son derece hastalıklı bir ilişki kurmuştur. Çok sevdiğim bir hocam, “Tarihi kaynaklara tevazu ile yaklaşacaksınız, öğretmeninden ders dinleyen bir öğrenci gibi onun sizi eğitmesine izin vereceksiniz” derdi. Biz ise tarihe tevazu ile yaklaşmak yerine ona fikirlerimizi veya ideolojilerimizi onaylatmak için başvuruyoruz. Bunda tarihin bir ideolojik hesaplaşma alanı olmasının rolü elbette çok büyük. Türkiye’de birçok insan tarihi öğrenmek değil, tarihten profil fotoğrafı yapabileceği karizmatik bir figür bulmak istiyor. Bu kimseler için tarih, hayranlık duydukları kişilerin hayatlarını anlatan bir dizi menkıbeden ibaret.

İşin ilginç yanı ise, profesyonel tarihçiler mesleklerini ilgilendiren bu durumda başat aktör değil. Parçası olmaya çalıştığım Osmanlı tarihçiliği dünya standartlarında binlerce tarihçi yetiştirmişken, bugün toplumun büyük kesiminin zihnindeki Abdülhamid imajı Necip Fazıl’ın büyük oranda uydurma olan anlatısına dayanıyor. Mehmet Akif’in Japonya, Nazım Hikmet’in Şeyh Bedrettin üzerine yazdığı şiirler bu konular üzerine yazılmış onca akademik çalışmayı gölgelemeye devam ediyor. Dünyanın en zengin ve kolay erişilebilen arşivlerinden birine sahip olmamıza rağmen (bunun ne demek olduğunu Yemen veya Mısır’da arşiv çalışması yapan birine sorun) şairlerin, romancıların, ideologların ve demagogların çoğu zaman gerçeklikle bağı olmayan tarih anlatılarına alternatif sunamıyoruz veya sunduğumuz alternatifler yeteri kadar kabul görmüyor.

İyi bir tarih kitabı yazmak son derece zahmetli bir iştir. Eğer tarihçi bir de kariyerinin başında bir akademisyense, bir yandan öğrencilerle ilgilenecek diğer yandan idari görevlerini yerine getirecek ve kalan zamanda da kitabını yazmaya çalışacaktır. Bu sebeple doktora tezini kitaba çevirmek için bile senelerce uğraşan hocalarımız var. Bu yazıyı yazarken ABD’nin büyük üniversitelerindeki bazı Osmanlı tarihçilerinin yayınlarını kontrol ettim. Birinci kitabı ile ikinci kitabı arasında on yıl, hatta daha fazla zaman olan kişi çoktu. Kaldı ki birincil kaynaklara dayanan, birden fazla araştırma dilinin kullanılmasını gerektiren başarılı bir tarih kitabı için on yıl hiç de uzun bir süre değil.

Bu durumda şöyle bir sorunla karşı karşıyayız: Bir tarafta her sene bir kitap yazan hatta aynı şeyleri farklı başlıklarla tekrar tekrar yazarak büyük paralar kazanan, ideolojik fantezilerini tarihe boca ederek geçmişi manipüle edenler, diğer tarafta ise on yılda bir kitap yazan başarılı tarihçiler var.

Bu durumda insanlara kızmaya hakkımızın olmadığını düşünüyorum. Toplumun geniş bir kesimi hiçbir somut kaynağa dayanmayan, bir grubun siyasi ajandasını sözüm ona akademik bir dille meşrulaştırmak için üretilmiş anlatılara inanabilir. Geleceğe dair söyleyecek bir sözü olmayan siyasetçiler tarihi kullanarak yapay düşmanlıklar üretebilir. Yaşadığı hayattan memnun olmayan insanlar geçmişteki bir altın çağ ile kendilerini avutabilir. Bütün bunlar olurken tarihçiler üzerlerine düşen sorumlulukları yerine getiriyor mu? Bağlamından koparılan, mitleştirilen tarihi normalleştirmek için çaba sarf ediyor mu?

Peki, tarihçiler ne yapmalı? Onlar da her sene bir kitap mı çıkarmalı? Elbette hayır. Her zaman kaliteyi öncelemek gerekir. Tam da bu noktada artık elimizde önemli bir fırsat var. YouTube, podcastler ve internet medyası çok daha rahat ve hızlı bir şekilde tarihçilerin toplumla iletişim kurmasını sağlayabilir (burada Cengiz Özdemir ve Ozan Sağsöz’ün sunduğu Kültür & Tarih Sohbetlerini anmamak olmaz). Daha fazla tarihçi YouTube programlarına katılmalı, daha fazla akademisyen çalışmalarını internet medyasında paylaşmalı. Hatta meslek etiğinden ve akademik dürüstlükten şaşmadan tarihi konuların daha eğlenceli hale getirilmesinde de bir sakınca görmüyorum. Bu açıdan “tele-tarihçiliğin” iyi kullanılması durumunda faydalı sonuçlar doğuracağını düşünüyorum.

Bir risk olarak, etkileşim almak ve şöhret kazanmak için yeterli kapasiteye sahip olmadığı halde bu işe girişenler var olabilir. Hatta herkesin bu imkanlara sahip olması bir kakofoniye de yol açabilir. Ancak bu tür kişilerin varlığı, online platformlara tamamen sırt dönülmesini gerektirmez. Şahsi gözlemime dayanarak söyleyebilirim ki, Türkiye’de insanlar yeni şeyler öğrenmeye açık. Cıvık sembolizm, kuru hamaset ve kof özgüvenle örülmüş tarihi dizilerden etkilenen insanlar olduğu kadar doğru bilgiye ulaşmak isteyen meraklı insanlar da var. Bu talebe sırtımızı dönemeyiz.

Bir yazarın kalitesi kavramları ele alışındaki titizliğinden belli olur. Ehliyetsiz insanların elinde içi boş sloganlara dönen kavramları analitik düzleme çekmeliyiz. Bunu da kavramların tarihsel gelişimini ortaya koyarak yapabiliriz. Türkiye’de siyasi pozisyonlar yeniden inşa ediliyor ve şekil değiştiriyor. Bu değişim sürecinde birçok kişi ve grup tarihle olan ilişkisini yeniden kuracaktır. Son zamanlarda tarihe olan ilginin artışının arkasındaki nedenlerden birinin bu olduğunu düşünüyorum. Kemalistler hiç olmadığı kadar Atatürk’ü Osmanlı geçmişiyle birlikte değerlendirmeye meyillidir. Bu zamana kadar devletle olan ilişkilerini dışarıdan aldıkları kavramlarla kuran liberaller artık modern devletle yeni bir ilişki geliştiriyor. Soğuk Savaş döneminde tek tipleşen gruplar gittikçe çeşitleniyor. Örnekler çoğaltılabilir. Bu değişim sürecinde başarılı ve etik değerlere sahip tarihçiler ön planda olursa post-kolonyal dönemde Orta Doğu’ya hâkim olan üç ideolojinin (anti-kolonyal milliyetçilik, Marksizm-Leninizm, İslamcılık) zıtlıklar ve karşıtlıklar üzerine kurulu tarih anlatısının yerine daha iyi bir alternatif koyabiliriz.

Fotoğraf: Andrew Neel