Hepimizin hayatlarının artık monotonlaştığı bir evreden geçiyoruz. Sevgili ülkemiz çeşitli kıyamet simülasyonları ile sıkılmamıza izin vermese de biz faniler hayatın, ev kiramızın, geçim masraflarımızın ve banka kredilerimizin bizden beklediği gibi gündelik sorumluluklarımıza devam ediyoruz. Şımarıklık olarak alınmasın sakın. Yüzbinlerce insanın açlık ve sefaletle boğuştuğu bu ülkede iş güç sahibi olup bir dereceye kadar kendi hayatının efendisi olabilmek artık büyük lüks. Ama sürekli kendini tekrar etmeye başlıyor sanki.

Komplo teorilerine ne kadar aşinasınız bilmiyorum ama artık değil uzmanı olmak basit seviyede bilebilmek için dahi çok fazla araştırma yapmanız gerekiyor. Uzaylılar, reptilianlar, Illuminati, Tapınak şovalyeleri… Bir sürü kendi yolunda ilerleyen onbinlerce takipçisi olan uçuk kaçık teoriler dolaşıyor dünyamızda. Misal Free Guy filmini bunlardan birisine pekâlâ eklemlendirilebilir. Biliyorum tam olarak filim ile ilintilendirilmesi zor ve kesinlikle böyle bir şey savunmuyor herhangi bir anında ama Simulation Hypotesis anlatan eğlenceli ve komik bir film yap deselermiş bu olurmuş gibi geliyor bana.

21. yüzyılın bize hediyesi olan bu komplo teorisine göre Dünya ve Kozmos aslında bir bilgisayar simülasyonundan ibaret. Hiçbirimiz gerçek değiliz. Açıkçası bilgim de burada bitiyor (kusura bakmayın film her ne kadar güzel olsa da bir komplo teorisini derin derin araştırma konusunda beni motive edemiyor). Aslında filmi daha tanıttığım satırlarda bir komplo teorisi ile denkleştirmem biraz haksızlık oldu ama onu misal Truman Show ile benzeştirebiliriz bir dereceye kadar. Çeşitli yerlerde Ready Player One ile paralel ilerliyor. Ryan Reynolds Deadpool filmlerindeki enerjisini de (biraz sinsi bir şekilde olsa da) filme taşımış. Ama bu defa küfürbaz, psikopat bir katil olarak değil, naif, hayatın döngüleri arasında kaybolmuş, aslında “hayatı bile olmayan” temiz, saygılı bir karakter olarak… Yukarıda saydıklarım biraz kafa karıştırıcı gelebilir hatta genelde bu tip girişimlerin kötü şekilde sonuçlandığını bilen deneyimli izleyiciler genelde şüphelidirler, ama korkmayın bu defa olmuş. Oyun ve oyuncuların dünyasını anlatan bu naif film yıldızlı pekiyi hak ediyor.

85/100 senenin en tatlı sürprizlerinden birisi

Yönetmen: Elinde görsel efektler ve aksiyon arasında kaybolabilecek bir senaryo varken insan dahi olmayan bir karakterin iç dünyasına dair bir arayışı yansıtabilmiş. İpin ucunu kaçırmadan aslında iki tane birbiri ile alakasız uçlarda olan ana anlatım unsurlarını sorunsuz ve seyir keyfini baltalamadan ekrana aktarabilmiş. Çekimler, planlar oyunculuklar iyi. Sonlara doğru biraz karışır gibi oluyor her şey ama nihayetinde saygıyı hak eden etkileyici bir hikayeyi huzurlarımıza getirmesini becerebiliyor.

Senaryo: Sonsuz döngüler, insanların kaderciliğe boyun eğmesi ve aslında başarının sadece dişe diş, kana kan mücadele ile elde edilebileceğini savunan 21. yüzyıl mavi/beyaz yakalı gladyatörler fikirlerine bir meydan okuma görüyorum. Ne kadar özgür olduğumuzu kendimizin dahi bilmediğimiz bu günlerde bu gibi ufak önerilerle beyin egzersizleri yapılabilir diye düşünüyorum. Mutlu, sağlıklı ve başarılı olabilmek için bize biçilen rolü harfi harfiyen oynamak zorunda olmadığımız iddiasına alttan alttan itiraz ediyor ama tabi bazı yerlerde katılıyor. Keşke gerçek hayatta hepimiz Guy gibi level alabilsek de sürekli birilerini çiğniyormuş gibi hissetmesek dedirtiyor bazen. Basit ve sade replikler filmin de (görsel anlatımını bir kenara bırakırsak) iddiasız duruşu ile birleşince insanın içini ısıtan, eğlenceli ve aksiyonu bol bir seyirlik film çıkıyor karşımıza. Bu gerçekten tutturması zor bir karışım. Oyun ve oyun dünyasını temel alan senaryo klişeleri çok göze batmadan kullanması ile dahi saygımı kazandı.

Oyunculuk: Ryan Reynolds’ın kariyeri boyunca çoğunlukla sevimli, şapşal ve komik karakterlere hayat verdiğini düşünürsek bu defa en iyi performanslarından birisini çıkarttığını görebiliyoruz. Guy karakterinin ikna edici olması filmin anlatımını kesinlikle çok güçlendiriyor. Jodie Comer ve Joe Keery’nin sevimli auraları da genel atmosferle çok uyumlu. Tüm bunlar yetmezmiş gibi ekranlarına akıl sağlığından en şüphe duyduğumuz yönetmeni Taika Waititi ( bir yandan bu adamın görünüşü “Nasıl Yahudi bu?” sorusunu akla getirirken hal davranışları ve komedi yeteneği “Nasıl Yahudi olmaz ki bu adam?” dedirtiyor) kötü adam rolünün altından başarılı şekilde kalkmış. Tabii film sadece bununla da alakalı değil bir sürü Cameo ve konuk oyuncu da gizli filmin içerisinde ve katkıları olumlu.

Sinematografi/ Diğer: Müzikler, sesler sahnelerle uyumlu. Bu gibi uyumsuzlukları zaten genelde Christopher Nolan filmlerinde görüyoruz ama konumuz o değil. Görsel açıdan ise yarı ciddi yarı göz boyayıcı efektleri ile filmin ihtiyacı olan takviyeleri veriyor. Sanal dünyada iken bile gerçeküstü veya inandırıcı olmasını beklediğimiz yerlerde kesinlikle hayal kırıklığına uğratmıyor.

Kurgu: Zaten basit bir hikâyesi var üstelik yan hikâyeler de çok kompleks ve anlatımı uzatıp seyirciyi yoracak nitelikte değil. Her şeyi büyük sürprizlerle uğraşmadan ve bütünlüğü bozmadan bir araya getirmeyi amaçlamışlar ve gayet iyi olmuş. Yine bazı büyük çaplı meydan okumalar vs var ama her şeyi dünyayı kurtarmakla ilgili olmamalı. Bazen kendimizin ve sevdiklerimizin hayatlarını kurtarabilsek kafi.

Son Söz: İçten bir anlatımı olan sizi yakalayabilecek güzel bir seyirlik film arayışında olan izleyicileri salonlara davet için bundan daha iyisi olamazdı. Susma haykır oyundaki NPCler vardır!!