İzlanda’nın büyüme yerine mutluluk ekonomisini ön plana çıkaracağını okuyanların önemli bir kısmı ekran karşısında duraksadı ve bu yeni durumu anlamaya çalıştı. Mutluluk ekonomisi 1970’li yıllardan bu yana ekonominin bir alt disiplini olarak ekonomistlerin akademik hayatını meşgul ediyordu ve davranışsal iktisadın son dönemdeki yükselişi ile adından daha çok söz ettiriyordu. Ancak yine de bir ülkenin ekonomi politikasının bir numaralı gündemi olmasını kimse beklemiyordu. Yaşanan sadece bir ülkenin ya da bir hükümetin tercihinden çok yeni dünya insanının beklentilerini karşılamak için atılan cesur bir adım olarak okunmalı.

Kabul gören kapitalist ekonomi yaklaşımında öne çıkan büyüme, kişi başına düşen Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYİH) ve para politikaları gibi makro parametrelerin anlamsızlaşmaya başladığı bir döneme giriyoruz. İnsanların beklentileri kendilerine dolaylı yoldan fayda sağlayan makro rakamlar yerine hayatlarını iyileştiren mikro gelişmeler. Daha hızlı internet, daha çok yeşil alan, daha az trafik, doğanın daha çok korunması, yeni neslin çok daha ilgisini çekiyor. Mutluluk ekonomisi işte bu taleplere karşılık vermek için geliştirilen bir reaksiyon.

Elbette dünya ekonomisine ve kültürel yaşama yön veren gelişmiş Batı medeniyetine mensup ülke vatandaşlarının talepleri bu süreci başlatıyor. Gelişmemiş ülkelerin vatandaşları aşağıda birkaç başlık altında ele alınacak değişen talepleri isteme noktasına henüz ulaşmış değil.

Yıkılan Bir Dev: Kişi Başına Düşen GSYİH

Ülkeleri karşılaştırırken en çok kullanılan birkaç parametreden biri, kişi başına düşen GSYİH. Üretilen ekonomik değerin ölçülmesinde temel gösterge olan GSYİH, ekonomistlere ve sosyal bilimcilere hizmet eden bir parametre. Ancak iş kişi başına GSYİH’ye dönünce bir takım sorunlar baş gösteriyor. Her şeyden önce gelir dağılımının adaletsiz olduğu ülkelerde aritmetik bir ortalamadan ibaret olan kişi başına düşen GSYİH değeri, nüfusun çoğunluğunun reel gelirinin uzağında kalıyor. Nüfusun büyük çoğunluğu bu rakamın çok altında bir gelirle hayatlarını sürdürürken ufak bir azınlık ise bu sayının çok üzerinde gelir elde ediyor. Bunun yanında petrol gibi doğal zenginliğe dayalı ekonomilerde ve küçük nüfuslu ülkelerde bu rakamın isabet oranı da şaşıyor. Bir zamanlar dalga geçilen “Ben bu rakamı kazanmıyorum, hani nerede bu para?” serzenişine daha çok insan hak veriyor.

Öte yandan artık bir göçmen ve turizm dünyasında yaşıyoruz. Daha fazla sayıda insan gelişmiş ülkelere göç ediyor. Dolayısıyla sabit bir vatandaş sayısı devletler açısından belli ise de ne kadar göçmene sahip olduğu konusu belli değil. Göçmenler çalışarak bir ekonomik değer yaratıyor ve bu GSYİH’ye ekleniyor ancak bölünürken sadece vatandaş sayısına bölündüğünde kişi başında düşen GSYİH rakamı isabet oranı daha da düşüyor. Bunun yanında Türkiye gibi dört milyon mülteci barındıran ülkelerde mültecilerin yarattığı katma değer hesaplanırken kişi başına GSYİH hesabında bu dört milyon mülteci hesaplanmayarak oldukça büyük bir sapmaya neden oluyor. Ayrıca turizmin her geçen gün hacminin büyümesi de “Kim neyi nerede harcıyor?” ve “Ne kadar değer yaratıyor?” sorularını gündeme getiriyor. Dolayısıyla kişi başına düşen GSYİH, artırılması gereken temel hedef olmaktan çıkıyor.

Günlük Hayatı Dönüştüren Yeni Teknolojiler

İnternet ve akıllı telefon devrimi ile artık pek çok işlemimizi cebimizdeki bir alet ile yapabiliyoruz. Hayatımız mekanik ve pratik olarak kolaylaştı. İşlem maliyetlerimiz düştü, bir işi yapmak için o mekana gitmek zorunluluğu azaldı. Fakat o da ne! Artık patron, akşam saat 21.00’da da attığı e-posta ile çalışanından iş isteyebilir hale geldi. Mesai kavramı giderek bağlamından kopmaya başladı. Özellikle satış, pazarlama, iletişim gibi bazı sektörler doğası gereği çalışanını 24 saat mesai yapar hale getirdi. İnsanlar kendilerine şu soruyu sormaya başladı: “Teknoloji bu kadar geliştiyse ben neden daha çok çalışıyorum?”

Dünyanın gelişmiş ülkelerindeki pek çok hukuki ve kültürel altyapı eskide kalmış olan mesai sistemine göre şekillenmiş durumdaydı ve yeni döneme yönelik yasal düzenlemeler de yapılıyor. Bunun yanında insanlar kendilerine vakit ayıracakları işleri talep etmeye başladı. İş dışı zamanın çokluğu ve fazla mesainin az olmasının; iş tercihindeki önem sırası giderek yükseliyor. Sabah 8 akşam 6’da mesaide durmak ve bunun karşılığında maaş almak üzerine kurulu bir sistem bugün pratikte işlemiyor. Bir yandan free lance ve mekandan bağımsız çalışmak demek olan “dijital nomad” yapısındaki işler çoğalıyor. Giderek daha çok sayıda “insan offline olmayı” ve teknolojinin iş ve özel hayatı arasından çekilmesini istiyor.

Kapımızdaki İklim Krizi

İklim krizi konusu kimine göre dünyanın sonunu getirecek kimine göre ise abartılıyor. Ancak durum şu ki eğer korkulan gerçekleşirse gerçekleşecek olan risk dünyada insan hayatının yok olması. Terazinin bir kefesine dünyadaki insan yaşamının tehlikeye girmesini koyduğunuzda diğer kefesi tamamen anlamsızlaşıyor. Bunun için özellikle genç nesiller iklim krizini birincil ve biricik politik önceliği haline getiriyor. Bu talep, Avrupa’daki Yeşiller ve türevi partilerinin gördüğü işlevden çok ötesinde bir boyuta sahip.

Global krizin yanında, insanlar yaşadıkları şehrin yeşil alanlarını korumak ve bununla barışık bir teknoloji istiyor. Birkaç on yıl önce yapılan bir inşaat veya ekonomik yatırım, aksi iddia edilemez şekilde bir ekonomik gelişme anlamına geliyordu ancak bugün insanlar özellikle inşaat yatırımlarına karşı alerjik bir tepki veriyor. İmar ile kalkınma arasındaki bağ çağımızda net şekilde zayıflamış bulunuyor. Artık sürdürülebilir, çevre ile barışık, doğaya saygılı ürün ve uygulamalar çok daha makbul hale geldi.

Yeni Yaşam ve Yeni Talepler

İnsanlar artık uzun saatlerini internette geçiriyor. Sosyal ilişkilerini, iş yaşamlarını, eğlencelerini internet ortamına endeksleyen kişilerin hayattan talepleri de buna göre şekilleniyor. Artık daha çok sayıda insan asgari temel bir gelir ve hızlı bir internet ile hayatlarını idame ettirmeyi kendine yeterli görüyor. Freelance çalışmak artık norm haline geliyor. Zaten internet doğasının da insan yaşamını birbirine yaklaştırıcı ve eşitleyici bir etkisi olduğunu kabul etmek gerek. Çok zengin biri de iki saatini Youtube videosu izleyerek geçiriyor, asgari ücretli de. Bu tip ortak alanların artması da zenginliğin cazibesini yok etmese de mütevazı gelir ile yaşamak isteyenlerin sayısının artmasına da neden oluyor.

Böylece ilk başta herkese olmasa da bir takım insanlara karşılıksız aylık ödeme anlamına gelen vatandaşlık geliri verilmesi gündeme gelebilir. Temel vatandaşlık geliri alan kişilerin tamamen asalak ve Roma’daki pleb’lere dönüşeceği düşünülmemeli. İnsanlar internet yoluyla değer üretmeye yatkınlar ve bu da yeni bir yaşam ve gelir modeli olarak karşımıza çıkabilir. Yani vatandaşlık maaşı aynı zamanda yeni bir üretim modeli de olabilir.

Mutluluk Ekonomisinden Başka Cevaplar

Yeni kuşaklar, kendi ebeveynlerinin yaşadığı hayattan daha zorlu koşullarda yaşıyor. Ev almak, üniversiteye gitmek, kendi hobilerini gerçekleştirmek giderek zor hale geldi. Teknolojinin bu kadar geliştiği bir dünyada insanlar neden daha fazla çalışmak ve daha az refah içinde yaşamak zorunda olduklarını kendilerine ve elbette sisteme soruyor.

İnsanların hükümetlerinden ve sistemden beklentileri geri dönüşü olmayacak şekilde değişti. Ekonomik büyüme, temel hedef iken giderek olumsuz bir kavram haline gelmeye başladı. Büyümenin getirdiği yan etkiler başta çevre olmak üzere insanlar tarafından giderek reddediliyor. İnsanlar teknolojinin ve mobilitenin nimetlerinden faydalanmak istiyor. Finlandiya gibi öncü ülkeler bu yüzden 4 gün çalışma modelini hayata geçirmek istiyor. Ya da bazı şirketler sınırsız yıllık izin uygulamasına geçiyor.

Tüm bu değişim teorik olarak mutluluk ekonomisini kaçınılmaz kılmasa da bu talepler varlığını sürdürecek. Özgür ve müreffeh bir dünya sistemini devam ettirmek isteyenlere düşen görev bu talebi anlamak ve bununla uyumlu yeni çözümler üretmek olmalıdır. İnsanlar ellerindeki telefon ile işlerini yaparken, sosyalleşirken, haritada yolunu bulurken; dünyanın yok olma kaygısı güderken ve mütevazı bir yaşama razı iken önceki yıllarda tedavüle sürülen ekonomik çözüm önerileri geliştirilmeye muhtaçtır. Mutluluk ekonomisinin buna cevap olup olmayacağını göreceğiz ama mutluluk ekonomisini ortaya çıkaran taleplerin baki kalacağı da bir gerçek.

Fotoğraf: Jomjakkapat Parrueng