Çok Değerli Daktilo 1984 Okurlarım,

Üzücü ve yıpratıcı bir konu hakkında size yazıyorum. Affedin.

Gönül ister ki güzel ve şen konulardan bahsedelim. Örneğin heyecan verici yeni araştırmalardan, kitaplardan konuşalım. Görüp keşfettiğimiz güzel yerlerden, güzel insanlardan dem vuralım.

Ama olmuyor…

Gündem temcit pilavı gibi bize acı, yıpratıcı konular dayatmaya devam ediyor. Yıllar yılı eski, köklü sorunlarımızı demokratik ve rasyonel çizgide bir çözüm yoluna sokamadık. Bakınız olup olmadığı bile meçhul Kürt Sorunu. Bakınız ifrat-tefrit arasında savrulan laiklik ve ibadet özgürlüğü prensipleri. Bakınız yurdum topraklarına bir türlü kök salamayan temel demokratik hak ve özgürlükler… Bu da yetmezmiş gibi, kronik sorunlarımıza yenilerini ekleyerek adeta “dertleri zevk edindik, bizde neş’e ne arar” diyen gam-keder küpü bir topluma döndük!

Üniversiteler bizleri biz yapan, karakterimize ve geleceğimize şekil veren en önemli kurumlardır, benim eğitimin değerini bilen kıymetli okurlarım. Şimdi, böylesi önemli bir işlevi olan, üstelik de başarısı dost-düşman herkes tarafından teslim edilmiş bir kurumu yakıp yıkmak, değerleriyle beraber her şeyini tarumar etmek hak mıdır, benim vicdanlı ve izanlı okurlarım?

2 Ocak gece yarısı ataması ile gökten zembille inen, yine 15 Temmuz’da gece yarısı emri ile yerinden olan Melih Bulu’nun (nam-ı diğer Bulu Beyi) rektörlüğü hakikaten Boğaziçi Üniversitesi’ne inanılmaz zararlar vermişti. Üniversite bileşenleri bunu telafi etmek için mümkün olduğunca pragmatik davranarak tam 17 tane profesörünü rektör adayı olarak Cumhurbaşkanlığına sundu. Ancak meşruiyeti olan bu 17 adaydan herhangi birini atamak yerine Cumhurbaşkanlığı makamı yine gayrimeşru bir adayı rektör olarak atadı.

Yıllardır siyaset bilimi ve demokrasi dersi veren bir hoca olarak benim anladığım şudur kıymetli okurlarım: Demokrasi, sizin güç ile aranızdaki ilişkinin nasıl olduğuna bağlıdır. Gücü elinde tutan isterse bunu tokmak gibi sağa sola vurabilir. Dediği de olur, çünkü güç onda. Ama bu durumda demokrasiden bahsedemeyiz. Ya da gücü elinde tutan o gücü böler, paylaşır, “amandır ya ben yanlış yaparsam” diye bazı denge-denetleme kurumları kurar. İşte bu da demokratik bir güç kullanma yöntemidir. 

Çok da uzatmak istemiyorum. Az-çok üniversite hayatına bulaşmış okurlarımız Türkiye’de akademinin inanılmaz hiyerarşik, anti-demokratik bir yapısı olduğunu, bunun özellikle YÖK ve 12 Eylül sayesinde iyice kurumsallaştığını, üniversitelerin koridorlarına sindiğini bilirler.

Ancak gücün bu kadar frensiz bir şekilde tepeden inme kurgulandığı yapılarda bile aslında bir seçenek daha vardır: Gücün sahibi olan, onu elinde tutan o gücü kullanmamayı tercih edebilir!

Boğaziçi’ni ve benzer birkaç üniversiteyi de özel yapan işte bu özelliği idi, benim demokrasiye değer veren sevgili okurlarım. Ast-üst ilişkilerinin aşırı derecede vurgulanmadığı, yatay ilişkilerin ve yatay çalışma biçimlerinin, kolektif karar verme yöntemlerinin yerleşik olduğu bir yüksek öğrenim kurumuydu Boğaziçi. İşte bu nedenle biz öğrenciler derste elimizi kaldırıp soru sorabilir, Hoca’dan farklı düşünüyorsak bunu rahatça ifade edebilirdik. Ben 2 yıl araştırma görevlisi olarak çalıştığımda asistanlığını yaptığım hocalardan biri Rektör Yardımcısı idi. Destursuz onun Rektörlükteki ofisine koşa koşa girip çıkabilirdik. Öğlen yemeklerinde idari personelden öğrenciye, hocalardan asistana hep beraber yemek yiyebilirdik. Rektörler de bazen gelip herkesle yemekhane yemek yerdi. Yani bir “akademik kaç-göç” havası yoktu. Daha sonra yüce başkentimizde güzide bir devlet üniversitesine gittiğimde emir-komuta zincirine göre saflara ayrılmış 5 (yazı ile BEŞ!) ayrı yemekhane olduğunu, birine girenin ötekilere giremediğini hayretler içerisinde gözlemlemiştim.

Yemekhanelerden çıkıp devam ediyorum: Türkiye’de tüm devlet üniversiteleri YÖK’ün belirlediği kanun ve yönetmelikler ile çalışıyor. Örneğin işe alımlarda Dekan inanılmaz yetkili kılınmış! Ancak Boğaziçi ne yapıyor? Bu yetkiyi bölümlere devrediyor. Bölüm Başkanı da komisyona devrediyor. İlana çıkılıyor. Bölüm komisyonu adayları eleyip son kalanları mülakata çağırıyor. Konsensüs ile işe alınacak aday belli oluyor. Dekanlık, Bölüm Başkanlığı evrak işlerini hallediyor. İşe alım ise kolektif kararla oluyor. (Soran olursa diye not edeyim: bu işe alım sistemi ABD’de çalıştığım üniversitede de aynı bu şekilde işliyor.)

Boğaziçi’nin çalışma tarzı hemen her alanda bu şekilde gerçekleşiyor. Kağıt üzerinde evet, güç rektör ve dekanların elinde yoğunlaşmış ama uygulamada bu yapılmıyor. Bakınız bunun en önemli sembolik göstergelerinden biri de makam aracıdır. Boğaziçi’nde sadece rektörün bir makam aracı vardı. Ancak yardımcılarının ve dekanlarının makam aracı olmazdı. Bulu Beyi döneminin çarpıcı değişikliklerinden biri de atadığı iki rektör yardımcısına derhal makam aracı tahsis edilmesi olmuştu. Oysa yıllar yılı üniversite makam aracı kaleminden tasarruf yapıp bu kaynağı kütüphaneye kullanma yolunda bir tercih yapmıştı. Yani bir yüksek öğrenim kurumunun önceliği tek kişiye tahsisli pahalı binek otosu değil, akademik kitap-dergi-veritabanı olmalıdır, diye düşünmüşlerdi, benim kitap kıymeti bilen sevgili okurlarım.

Diyeceksiniz, Hocam ortalık yıkılmış, her yer polis-abluka, öğrenciler yine gözaltına alınıyor, nedir sizin bu araba muhabbetiniz? Ama işin içinde iş var, benim leb demeden leblebiyi sezen kıymetli okurlarım.

Bu makam aracı işi çok ciddi bir öncelik göstergesi. Bakınız son günlerde yine öğrenciler Bulu Yerine Atanmış Gayrimeşru Rektör Beyin (BYAGMRB) aracının önünü kesti diye eleştirildiler. Canlı yayında göz altına alınan bile oldu. Hatta bir tanesi ne cür’et ile makam aracının üzerine çıkmış diye neredeyse idam mangalarının önüne sürülecekti!

Kıymetli Okuyucularım, Aziz Romalılar!

Gencecik bir çocuk bir aracın üstüne çıktı diye araca bir zeval gelmez! Ama siz o insan evladını itip kakarsanız, birazınız bacağından, birazınız kollarından çekip aşağı düşürürseniz, karga tulumba göz altına alırsanız, o gence kalıcı zararlar verirsiniz. Onu hem fiziksel hem de ruhen örselersiniz.

Niçin demirden arabaya üzülüyorsunuz da etten kemikten bir insan evladına acımıyorsunuz? Bu nasıl bir izansızlıktır?

Son olarak devlet kesesinden alınan bunca lüks makam aracı hakkında iki kelam edeyim izninizle, benim Hz. Ömer’in mum meselindeki adalet kavramını içselleştirmiş sevgili okurlarım.

Lafa gelince karşı tarafı dini referanslara boğan, Cuma namazını göstere göstere kılan, herkese iman-itikat dersi veren bu cenah niçin kamu kesesinden bunca pahalı araç almaya meyyal? Bu lüks ve saltanat düşkünlüğünü anlamak mümkün mü?

Bakınız şurada araç fiyatlarını buldum çıkardım sizlere:

MARKA -MODELKasim 2021 liste fiyatiYakıt Tüketimi
Audi A 4 All road  980.0006.4 lt/100 km
Audi A 6 Sedan1.178.0006.8 lt/100 km
Audi A 6 All Road1.871.0005.8 lt/100 km
Renault Megane  Joy 1.3 TCe 140 bg237.0007.4 lt/100 km
Renault Megane (Diesel) Icon 1.5 Blue dCi EDC 115 bg425.0004.7 lt/100 km

Maksat diğer üst düzey yöneticiler gibi rektör de yollarda araç kullanarak vakit kaybetmesin, o arkada işini takip ederken şoförü onu A noktasından B noktasına ulaştırsın olsa, daha makul araçlarla bu hizmet sağlanabilir. Ancak görebildiğim kadarı ile rektörlük araçlarında illa bir AUDI tutkusu var. Bu tutku üst düzey bürokrasinin hemen tüm kesimlerine de sirayet etmiş.

Kusura bakmayın ama ben bundan daha büyük bir yanlış, bundan daha büyük bir ahlaksızlık ve vatan hainliği düşünemiyorum, benim akla karayı ayırt edebilen değerli okurlarım. Madem araç lazım, alınız yerli yapım bir Renault. Fiyatı da makul, parçası-bakımı da. AUDİ’ye vereceğiniz paraya 2-3-4 araç alabilirsiniz. Üstüne üstlük bu AUDİ’ci zat bir de vatanperver geçiniyor! Bunlardan bir tanesi ile bir TV programında karşı karşıya gelme saadetine eriştim. Saatler süren bir gece programına devletin parası ile alınmış AUDİ ve şoförü ile gelip, onları sabaha kadar kapıda bekletip vatanseverlik taslamıştı bu beyefendi…

Bildiğiniz üzere ABD’de çalışıyorum, gurbet eldekilerin halinden anlayan kadirşinas okurlarım. Bu yıl onuncu yılım. Çalıştığım üniversitede rektöre tahsisli bir araç yok. Okulun kocaman bir araç filosu var. Okulun resmi bir işi için araç ihtiyacı olan hemen yazıp havuzdan talep ediyor. Binek aracı, pick up veya minibüsü gidip alıyor, sonra getirip teslim ediyor. Rektör de buna dahil. Ben de gerektiğinde bu havuzdan araç alıyorum, kendim ve öğrencilerim için. Burada çalıştığım 10 yılda iki rektör gördüm. İkisi de kendi özel arabalarını kullanıyordu. Ancak okulun ufak bir de uçağı var. Uzun mesafelerde üst yönetim o küçük uçağa dolup gidiyor. Yıllık bütçesi yaklaşık 300 milyon dolar olan bir üniversite burası ve evet, rektöre tahsisli bir AUDI yok.

Hasılı, insan kıymeti bilmeyen yöneticilerimiz var sayın okurlarım. Gözünü mal-mülk-lüks ihtirası bürümüş idarecilerimiz var. İşin acıklısı, bunlar artık akademiye de yuvalanmışlar. Eskiden akademisyen dediğimizde kendisini okumaya, yazmaya, laboratuvarına, öğrencisine adamış, saçı-başı dağınık, biraz derviş tipler gelirdi insanın aklına. Şimdi akademisyen dendiğinde ekranlara çıkıp bağıran, güce yaltaklanan, bu sayede kamu kaynaklarına çöreklenmiş, o kaynakları sömürerek semiren bir çıkarcı güruh geliyor akla.

Cümlemize dürüst ve ahlaklı yöneticiler, bunun önemini kavramış bir vatandaş topluluğu ve AUDİ’siz bir akademi diliyorum.

Kalın sağlıcakla!