Millet olarak, “güçlü lider” deyince aklımıza; çatık kaşlı, yumruğunu masaya vuran, gerektiğinde Taksim meydanında adam sallandıracak olan ve en önemlisi de “sonunu düşünmeyen bir kahraman” geliyor. Halbuki güçlü lider olmak için bu imgenin tam tersi birisi olmak gerekiyor. Çünkü sanılanın aksine, iktidar olmak ve iktidarda kalmak için sadece güç kullanmak yeterli olmuyor, aynı zamanda yönetilenlerin rızasını da almak gerekiyor. Modern devletin hayatın her alanına sızan kudreti o kadar büyük ki, sadece şiddet araçlarını (polis, asker ve demokratik olmayan ülkelerde hukuk) kullanarak yönetişime giriştiğinde, yönettiği insanların hayatını zindana çeviren bir biçerdöver makinesine dönüşüyor. Bu biçerdöverde ufak bir tıkırtı duyulduğunda biçilip dövülmekten bıkan insanlar sokaklara dökülüyorlar ve biçip dövmek üzerine kurulu siyasal, sosyal, ekonomik düzeni ateşe vermek istiyorlar. Tarih bunun örnekleriyle dolu. Bu sebepledir ki, yönetilenin rızasını alarak yönetme ilkesi üzerine kurulu olan demokratik rejimler biçip dövmek üzerine kurulu olan otoriter rejimlere göre daha sabit/stabil rejimler oluyorlar. Çıkan kanun, sadece polis ya da asker kuvvetiyle değil, aynı zamanda yönetilenin rızasıyla desteklendiğinden düzen devam edebiliyor, düzeni ayakta tutmanın maliyeti düşüyor. Bu yazımda, rızaya ulaşmanın iki yolundan bahsetmek istiyorum. Biri rızayı üretmek, diğeri ise satın almak. Fakat bunları açıklayabilmek için, ilk olarak devletle ekonomik bağımlılık ilişkisinin ne anlama geldiğine ve sonrasında bu bağımlılığın hayatımızdaki sivil toplum kuruluşlarına ve iş dünyasına nasıl yansıdığını incelemeye çalışacağım.

Hayek’in, ekonominin devlet tarafından planlanmasına karşı çıkmasının temel sebebi; böyle bir sistemin, bireylerin birey olarak özgürce yaşamalarına engel olacağına inanmasıydı. Ona göre devlete, insanların ekonomik varoluşlarını yönetme gücü vermenin yaratacağı iki temel problem vardı. Öncelikle; devlet, üretilmesi gereken her hizmet ve mal ile ilgili piyasada üreticilerin ve tüketicilerin tepki verdiği her değişkeni yönetebilme imkânına sahip değildi. Daha da önemlisi, devlet böyle bir imkâna sahip olsaydı bile devletin her üretim aracının sahibi olduğu bir düzende, devletten bağımsız bir hayat sürmenin imkânı olmayacaktı. Bu durum, “muhalif olanların yaşam hakları da dahil her türlü tercih haklarının elinden alınması anlamına gelebilirdi. Gerçekten de devletin bütün ekonomiyi demir yumrukla yönettiği ülkelerde böyle de oldu. Hayek’in Kölelik Yolu kitabı basıldığında yıl 1944’tü. Hem Nazizm’in hem de Sosyalizm’in Avrupa’ya kök söktürdüğü yıllarda yazılan bu eserin üzerinden çok yıllar geçti ve hem Nazizm hem de Sosyalizm yok oldular. Fakat; devletin baskıcı gücü, şekil değiştirmesine rağmen ortadan kalkmadı. Sosyalizmin de çöküşüyle beraber ortaya -dört başı mamur bir şekilde olmasa da- piyasa ekonomisine sahip olan, kâğıt üzerinde demokrasi gibi görünen fakat, ürettikleri siyasal sonuçlar bakımından Batı demokrasilerinden çok farklı olan karma rejimler ortaya çıkmaya başladı. Bu rejimler açık bir şekilde otoriter ve totaliter olmak yerine, hem yönetim şekillerinde bazı otoriter ve totaliter öğeler barındırıyorlar hem de demokrasi olduklarını iddia ediyorlardı. Bu otoriter ve totaliter öğeleri, en çok da ellerinde tuttukları ekonomi yönetim araçlarıyla uygulamaya koyuyorlardı. Görünürde ülkede serbest piyasa ekonomisi vardı fakat, yönetimdeki partinin üyesiyseniz başkalarına serbest olmayan şeyleri yapmakta serbesttiniz. Görünürde mülkiyet hakkı vardı ama yöneticiler uygun görürse bir iş insanının malı gasp edilip yandaşlara dağıtılabilirdi. Zengin olmanın yolu, liberal filozofların iddia ettiği gibi kendi yetenekleriyle piyasa çerçevesi içinde var olan insanların, ürettikleri mal ve hizmetleri olabildiğince fazla insana satmasından değil, devletten koparılacak ihalelerden geçiyordu. Devletin elinde bulunan ekonomiyi yönetme araçları dolaylı yollardan insanları yönetme araçlarına dönüşüyordu. Hem de bu durum insanların rızasıyla oluyordu. Örneğin; bir özelliği ya da yeteneği olmadığı halde zengin olmak isteyen, yükselmek isteyen, daha iyi bir hayat isteyen insanlar gönüllü bir şekilde yönetimdeki partiye üye oluyorlar, yönetimdeki partinin ideolojisini büyük bir şevkle savunuyorlar, birer parti neferine dönüşüyorlardı.

Halbuki, insanların rızalarını almak -bazen de üretmek- aslında hiç de kolay bir iş değildir. Devlet bir konuya el attığında o konunun paydaşı olan insanlar konuyla ilgili bilgi ve ideallerini çözüm sürecine dahil etmek isterler ve bu bilgi ve idealler sürece dahil edildiğinde ortaya birçok problem çıkabilir. Örneğin, eğitim politikası belirlenecek diyelim, muhafazakâr insanlar din ve ahlak bilgisi derslerinin sayısının artırılmasını isterken, seküler aileler buna karşı çıkabilirler. Bu durumda, ya taraflar arası tartışmayla bir orta yol bulunacaktır ya taraflardan birinin istediği olacaktır ya devlet tarafların fikirlerini değiştirecektir ya da tarafları politika yapım sürecine dahil etmeden kendi bildiğini okuyacaktır. Devlet, emri altında şiddet araçları ve kolluk kuvvetleri olduğundan, en azından kısa dönemde bildiğini okuyabilme ayrıcalığına sahiptir. Sivillerinse ellerinde herhangi bir şiddet aracı ya da kolluk kuvveti olmadığı için ellerindeki tek güç gönüllülük esası çerçevesinde oluşturdukları birlikleridir. Bu birlik halinin devlet karşısında ellerinde bir güç olacağına inanırlar. Sivil toplum kuruluşlarının İngilizcesinin “non-governmental organization” yani devlet-dışı organizasyon olması tesadüf değildir. Sivil toplum kuruluşları devletin yapmadığı işleri yapar, devletin çözemediği problemlere sivil çözümler üretmeye çalışırlar ve bunu yaparken devlete angaje olmak istemezler. Devlete angaje olmak istemezler çünkü, devlete ekonomik olarak bağımlı olan bir entitenin varlığını sürdürmek için devletle ters düşmemeye gayret göstermesi gerekir. Böyle bir durumda da sivil toplum örgütü, yapması gereken asıl işi, yani devletin eksiklerini düzeltmesi için politika yapıcılara etki etme işini başarıyla yerine getiremez. Mesela iki dernek düşünelim, ikisi de mahkûm haklarını savunuyor olsunlar ama biri mahkûm aileleri tarafından, diğeri devlet tarafından fonlanıyor olsun. Devlet tarafından fonlanan derneğin mahkûm haklarını korumaktan çok, devletin mahkûmlarla ilgili politikalarını meşrulaştıran bir kuruma dönüşeceğini öngörmek için müneccim olmaya gerek yok.

Dolayısıyla, politika yapım süreçlerine etki yapmak isteyen sivil toplum organizasyonları, bir yandan devlete angaje olmaktan çekinirken bir yandan da devletle kendilerini dinletebilecekleri kadar yakın bir ilişki içinde olmak isterler. Bu durum devletin de işine gelir. Sivil toplum kuruluşlarıyla ortak hareket edebilen, onların bilgi ve ideallerinden faydalanabilen devlet, kamuoyunun rızasını alma konusunda avantajlı hâle gelir. Tabii bu durum demokratik rejimler için geçerlidir. Demokratik olmayan rejimlerde genellikle sivil toplum kuruluşları gayrimeşru görülür ve halkın örgütlenme özgürlüğü kısıtlanır. Yukarıda bahsettiğim, demokratik olmayan ama demokrasi gibi görünmek isteyen karma rejimlerde ise farklı bir “sivil toplum örgütlenmesi” tipi görülür. Bu örgütlenmeler genellikle devlet tarafından fonlanan sivil toplum kuruluşları olarak ortaya çıkarlar. Bu, devlet tarafından fonlanan “devlet-dışı organizasyon” anlamına gelmektedir ki, eşyanın doğası gereği böyle bir şeyin varlığı mümkün değildir. Olsa olsa devletin politikalarını meşrulaştırmak ve kamuoyunda rıza “üretmek” için kurulmuş taşeronlar olabilirler. 

Bu tip “sivil toplum” organizasyonları Türkiye’de oldukça fazla görülür. Şiddet tekelini elinde bulunduran iktidar sahiplerinin iktidarlarını sağlamlaştırmak için ihtiyaç duydukları rızayı, belirli fonlar karşılığında bu organizasyonların üretmesi beklenir. İlçe belediyelerinin panolarında reklamlarını gördüğünüz “etkinlikleri” yapan sivil toplum kuruluşlarının çoğu bu tip taşeron organizasyonlardır. İnsan Hakları dernekleri “Yav hepimiz insanız ama bu eşcinseller de mi insan canım?” minvalinden konferanslar düzenlerken, “dini özgürlük” dernekleri ateistlerin topluma ne kadar zararlı olduğuna dair organizasyonlar yaparlar. Aldığı vergiyi anayasada zorunlu kılınan biçimde sosyal devlet uygulamaları için kullanırsa, geleneksel bağlarından koparak özgürleşecek bireylerin devlete kayıtsız şartsız itaat etmeyeceğinden çekinen devletten aldığı fonlarla, oraya buraya yurt açan “sivil toplum kuruluşları” da aynı rıza üretim mekanizmasının devamıdır. Devlet kamusal alanı zapturapt altına alırken açıkça şiddet kullanmak yerine kendisi için rıza üretecek “sivil” taşeronları fonlayarak hem rıza ürettirir hem de bunu demokratik görünen “sivil” bir yolla yapıyor olur.

Dediğim gibi, rıza üretmek zor bir iştir ve hatta bazen üretilemez. Üretilemediğinde yapılacak ikinci en iyi şey, rızayı satın almaktır. İş insanlarının rızası isteniyorsa ayrıcalıklar (crony capitalism, patrimonialism) tanınır, seçmenin rızası isteniyorsa bazı kayırmalar (clientelism) yapılır ve rıza satın alınır. Fakat, rızayı satın almanın rızayı üretmeye göre bir dezavantajı vardır: Üretilen rıza, satın alınan rızaya göre çok daha kalıcıdır. Çünkü, rıza üretildiğinde, razı olan insanların fikri değişir ve razı olmaları gerektiklerine gerçekten inanırlar. Satın alınan rıza ise sürekli yenilenmek zorundadır ve satın alabilme imkânı devam ettiği müddetçe var olur. Yani fonlama yeteneğine bağımlıdır. Fonlama yeteneği bozulduğunda, rızası satın alınanlar rıza vermekten vazgeçebilirler. Böyle bir durumda, iktidarı rızaya bağlı olanların iktidarda kalmaları için kullanabilecekleri alet çantalarında sadece şiddet araçları kalır. Rızasına vâkıf olmak için güler yüzle yaklaşılan insanlar, birdenbire çatık kaşlar ve sopa görmeye başlayabilirler. Hep söylenir, “siyaset boşluğu kaldırmaz”. Bu boşluk, özellikle de bugünkü kriz gibi krizler belirmeye başladığında ve iktidar yönetişim yeteneğini yitirdiği için çok fazla boşluk ortaya çıktığında, muhalefet tarafından doldurulmaya başlar. Bu durumda, elinde denetimsiz bir şiddet tekeli olan devlet, rıza üretmekte yetersiz kaldığını hissettiği alanda salt olarak şiddet gücüyle var olmaya yönelir. Rıza üretmesi/sağlaması için taşeronlara/yandaşlara aktarılan fonlar, aslında devletin tam da böyle kriz durumları için hazırlanmakta kullanması gereken fonlardır. Fakat bu fonlar; altın varaklı ev tavanlarına, kalorifer peteklerine, parlak mor kadife koltuk takımlarına, jiplere ve yeğen sünnet düğünlerine harcandığından ortada yoktur. Rıza üretmekten aciz, rızayı satın almak için fonsuz kalan devlet, rızaya el koymak için şiddet araçlarını kullanmaya başlar.

Sanırım, Türkiye’de son dönemde yaşananları anlamak için bu rıza üretme ve satın alma mekanizmalarına bakmak gerekir. Dünyadaki bütün devletler halkları için kemer sıkıp toplumların en alt gelir kesimlerine yüksek düzeyde refah aktarımı yapmaya hazırlanırken, Türkiye’de bu işi devlet yerine Haluk Levent’in yapıyor olması bir tesadüf olmayabilir. Devlet, elindeki fonları rıza üretim taşeronlarına ve yandaşlarına dağıttı fakat, bu beceriksiz taşeronlar ve yandaşlar bugün hiçbir işlev göremiyorlar. O yüzden iş başa düştü ve devlet bütün gücüyle rıza üretmek için uğraşıyor. Bir yandan halktan toplanan vergilerle parası ödenen, üzerindeki cumhurbaşkanlığı forsuyla birlikte yabancı ülkelere yollanan yardım paketlerinin fotoğrafları sosyal medyaya İletişim Başkanlığı tarafından servis edilirken; diğer taraftan, kamu fonlarıyla bağlantılı kurum ve kuruluşlar, Türk halkının adını bile duymadığı ülkelerde yaptıkları yardımları gösteren fotoğraflar üzerine ezan okutarak, beceriksizliklerini PR çalışmalarıyla örtmeye çalışıyorlar. Yandaş iş insanları gönüllü olarak yardım yapmadıkları için devlet yardım kampanyası başlatıyor ki, bu iş insanları yardımda bulunma konusunda bir baskı hissetsin, bir sonraki vergi affı döneminde af isteyecek yüzleri olabilsin, rızalarını satabilsinler. Elindeki gücü denetimsiz bir şekilde kullanan AKP iktidarı, bir yandan halktan aldığı vergileri verimsiz ve hesapsızca köprülere, otobanlara, garip sivil (olmayan) toplum kuruluşlarına ve müteahhitlere aktarırken, diğer yandan yoksullara yardım etmek için adeta bir sivil toplum kuruluşu gibi devlet adına yardım kampanyası düzenliyor. Çünkü şimdiye kadar fon aktarılan mekanizmalarla ne rıza üretilebiliyor ne de satın alınabiliyor. İçişleri Bakanlığının, yayınladığı genelgeyle muhalif belediyelerin hesaplarını bloke etmesi kendi üretemediği rızayı, başkasının üretmesinden rahatsız olan otoriter bir devletin otoritesini kaybetme korkusunu gösteriyor. Sınırsız kaynakları olan devleti düzgün yönetemeyenlerin, ufacık taşların suyunu çıkararak bağış yapan sivil halkın başkalarına verdikleri rızalarına el koyma telaşı, yandaşlarda bile ürperti yaratıyor. Halk olarak biz bize yetiyoruz fakat kötü yönetildiği için devlet bir türlü bize yetecek hâle gelemiyor.

Fotoğraf: Zulmaury Saavedra