Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, 10 Şubat 2020 günü Medyascope’ta Sedat Pişirici ve Ruşen Çakır’a bir buçuk saate yakın süren bir mülakat verdi. Adalet ve Kalkınma Partisi’ndeyken başbakanlık dahil önemli siyasi görevler üstlenen Ahmet Davutoğlu ile yapılan bu söyleşide pek çok mesele masaya yatırıldı. Benim bu yazıdaki amacım, Davutoğlu’nun Medyascope’ta ele alınan tüm meselelerdeki pozisyonunun genel bir değerlendirmesini yapmak değil. Öncelikli olarak, Davutoğlu’nun bu röportajda da altını sıklıkla çizdiği “siyasetçi” ve “sosyal bilimci/akademisyen” şapkalarının, içinde yer aldığı siyasi hareketle ilişkisini ortaya koymak ve buradan hareketle kendisinin Adalet ve Kalkınma Partisi’ndeki hem de Türkiye siyaseti içindeki failliğini (agency) anlamlandırmak[1]. Daha genel olarak ise Türkiye’deki siyasi sistemin değişimini merkeze alan ve bu siyasi harekete hakim olan elit siyasi kültürüne odaklı bir eleştirel analiz sunmak. Tüm bunlar için, bu mülakattaki kimi husuları ele alarak, son birkaç yılda yaşadığımız -2017 Anayasa değişikliği ve referandumu gibi- bazı önemli siyasi olayların üzerinden geçmeyi tercih ettim.

İlkeler, “dersler” ve kurumlar…

Davutoğlu’nun, başka fırsatlarda da dile getirdiği gibi, iktidar partisinden ayrılışına giden süreçte öne çıkardığı ana sorun, kendisi ile partiyi yöneten kadro -ve tabii özel olarak Erdoğan- arasında, bir kısmı siyasetin temel kurallarını ilgilendiren ilkelerde ayrı düşmüş olmak. Kendi ifadesiyle Davutoğlu, yıllarca kapalı kapılar ardında yaptığı itirazları, parti içi mekanizmalarda karşılık bulmayınca -ancak ve nihayet bir bakıma “zorunda kalarak”- 22 Nisan 2019 Manifestosu ile kamuoyu önünde dile getiriyor. Davutoğlu, bu ayrışmanın somut içeriğine, doğrudan doğruya bugünkü ilkesel pozisyonunu tanımlamak için mülakatın epey ilerleyen bölümlerinde, somut yasa tekliflerine ve demokratik yönetişim kurallarına referans vererek işaret ediyor:

“Birçok kişi bunu, benim Başbakan olarak, Sayın Erdoğan’la yaşadığım ihtilâfla ilişkilendirdi. Ben de ayrılırken şöyle düşünüyordum açıkçası: Araya giren birtakım unsurlar ilişkimizi bozdu. Benim ilkelerim var, Cumhurbaşkanımızın talep ettiği şeyler var. Ama bunlar çatışıyor. “Şeffaflık Yasasını çıkaralım” diyorum – “İl başkanı bulamazsınız” deniyor. Siyasî ahlâk yasası diyorum — “Olmaz, Meclis’e göndermeyin” deniyor. “Düşünce özgürlüğü” diyorum, birtakım şeyler üzerinde ısrar ediyorum. Bir ayrışmazlık var. […]2016’nın Mart’ında, Nisan’ında, Türk siyasî sisteminin reforme edilmesini düşünen, bunun için şeffaflık yasasını, siyasî etik yasasını, siyasetin finansmanı yasasını çıkarmayı gerekli gören, aynı şekilde Türk ekonomi politiğindeki yolsuzluk kapılarını kapatmak için imar yasası dahil birçok tedbiri gerekli gören, düşünce özgürlüğü alanının genişlemesi gerektiğini söyleyen AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Davutoğlu ile, Gelecek Partisi Genel Başkanı arasında bir fark yok.”

Hatırlatmak isterim, burada bahsi geçen şeffaflık yasası, 2015’in hemen başında Davutoğlu tarafından açıklanmış, Erdoğan tarafından ise ‘parti içi süreçlerde’, grup yönetim kurulu üyeleriyle yapılan bir toplantıda ele alınmıştı. Seçim sürecine girilmesi ve istişare edilmeden açıklanmış olması gibi gerekçelerle, Erdoğan’ın basına yansıyan eleştirilerinin ardından, gündemden düşürülmüştü[2]. Biz “dışarıdakiler”, bu paketin AKP siyasetindeki ağırlığını, daha sonra Davutoğlu’nun başbakanlıktan gönülsüz çekilişine giden yolun görünen tetikleyicisi olan Pelikan bildirisinde -birinci madde olarak- görünce fark etmiştik[3]. Siyasi etik yasası ise, mecliste grubu bulunan siyasi partilerin genel çerçeve üzerinde bir komisyonda uzlaştığı bir tasarı olarak 2015’te şeffaflık yasasıyla eşzamanlı olarak gündemde öne çıkmıştı. Daha sonra ise tıpkı şeffaflık yasası gibi rafta kaldı[4]. Davutoğlu’nun işaret ettiği yasalar, demokratikleşme ve demokratik dönüşüm çalışanlar için şüphesiz anlam ifade ediyor. Fakat bu mülakatta konuşulmayan ve bana kalırsa bir sosyal bilimci-akademisyen için “odadaki fil” niteliğinde olan temel bir “siyasi sistem reformu” var: 2017 Anayasa değişikliği ve bu değişiklik için yapılan referandum.

Bu mülakatta bir çeşit “darbe” olarak değerlendirdiği Başbakanlıktan gönülsüz istifası sürecini, demokratik yönetişim ilkelerindeki uzlaşmazlıklarla anlamlandıran Davutoğlu, bu Anayasa değişikliğinin içeriği ve referandum süreci hakkında kamuoyu önünde konuşmaktan geri durmuştu. Siyasi olarak anlam çıkarılması umulan görünür hareketi, referanduma günler kala, arkasında onlarca ‘Evet’ yazan bir kürsüden halka seslenip, konuşmasında evet sözcüğünü telaffuz etmemek olmuştu[5]. Ne anayasa değişikliği paketi ne referandum süreci ne de Davutoğlu’nun bunlara ilişkin görüşleri ve tercihleri mülakatta -sorularda veya yanıtlarda- yer bulabildiğinden bu noktada büyük ölçüde karanlıkta kalmaya devam ediyoruz. Ancak ilerleyen bölümlerde Davutoğlu, bu değişikliğe dolaylı olarak değiniyor ve Türkiye siyaseti açısından geriye dönük bir ‘ders çıkarma’ tecrübesinden bahsediyor:

“Bu tecrübe bize birçok şey öğretti, birçok şey gösterdi; insanların iyi olma iddialarıyla sistem kuramazsınız. Kişiye bağlı sistem kuramazsınız. İnsanların her an yanılabileceğini de düşünerek sistem kuracaksınız. Kişilerin, güç sahibi olmakla daha etkin bir yönetim oluşacağını iddia edemezsiniz. Kişilerin güç sahibi olması sonrasında oluşabilecek yozlaşmaları engelleyebilecek denge mekanizmalarını sağlam tutacaksınız. Bunları biz süre içinde gördük.”

Açıkçası akademik olarak, Türkiye’nin demokratikleşmesindeki sıkıntıları çalışmanın öneminden -ve bugün artık zorluğundan- bahseden Davutoğlu’nun, kurumların önemi ve şahıs-temelli sistemler hakkındaki bu ders için yaşamış olduğumuz tecrübeye ihtiyaç duyduğunu sanmıyorum[6]. Ne var ki, Davutoğlu’nun hem ayrı ayrı hem de birbiriyle bağlantılı olarak bahsettiği iki şapkası, hükümet sistemi değişikliği boyutundaki bir anayasa değişikliği, kamuoyu önünde siyaset biliminin yerleşmiş kabullerinden kaynaklı açık bir siyasi tercih koymaya yetmemiş olmalı. Halbuki, evet ve hayır arasındaki farkın bu kadar az olduğu bir referandumda, Davutoğlu gibi halk nezdinde sevgi ve saygı gördüğünü düşünen bir sosyal bilimci-siyasetçinin kamuoyu önünde ortaya atacağı görüşler, zaten bildiğimiz bu dersi almamızı belki de önleyebilirdi.

Failliği aramak: Elit siyasi kültürü ve güç dengesi

Yazının geri kalanında Davutoğlu’nun bu ve buna benzer kırılma anlarında -bağlı olduğu ilkeleri savunmak için olsa dahi- uzun bir süre kamuoyunda görünür eleştirel bir siyasi tutum sergilemesine engel olan nedenler hakkında farklı ön kabullere dayanan ama birbirini tamamlayan iki izahtan bahsetmek istiyorum. Bunlardan ilki Adalet ve Kalkınma Partisi’ndeki elit siyasi kültürü, diğeri ise Davutoğlu – Erdoğan arasındaki ilişkinin aslında Davutoğlu’nun naklettiğinden farklı biçimde bir özel hukuktan ziyade, nesnel bir güç dağılımıyla şekillenmiş olması[7].

Davutoğlu, bu mülakatta da ortaya koyduğu ve bozulma olarak gördüğü süreçte –sahip çıktığını ısrarla ve defalarca savunduğu parti ve dava ahlakı çerçevesinde- bazı eleştirileri kapalı kapılar ardında yapmayı, kamusal görünürlüğü olan açık bir eleştiri sunmaya tercih etti. Bu, Türkiye’nin son senelerde kat ettiği dönüşüm güzergahını düşündüğümüzde, muhaliflerin gözünde siyasi sorumluluk bakımından tatmin edici izahı güç bir tercih. Muhaliflikleri, sistem ve onun dönüşümüne odaklı olarak derinleşenler için, kamuoyu önünde uzun süreli suskunluk ve eleştirilerin geç ortaya çıkışı bir kusurken, bu mülakatta görüldüğü üzere Davutoğlu için hâlâ haslet veya bir meziyet. Davutoğlu’nun bundan sonraki siyasetinde bu örtüşmezliğe ilişkin bir muhasebe içinde olup olmayacağını zaman gösterecek. Ancak Davutoğlu için, bu röportajda görüldüğü kadarıyla bu örtüşmezlik henüz mühim bir mesele olmayabilir. Zira Davutoğlu’nun, yaptıkları ve yapmadıkları hakkında cevap verme ihtiyacı duyduğu öncelikli grup (eski) AKP’liler. Bu kitleye hitap ederken Davutoğlu’nun ifadelerinde, kamuoyu önündeki suskunluk, bağlılığın bir göstergesi olarak, parti içi eleştiri ve itiraz imkanlarının tümüyle tükettiğinden emin olmanın karşılığı olarak olumlu bir anlam kazanıyor. Davutoğlu’nun kendisini tam olarak buradan anlatma çabasının, eski partisinin tabanının gözünde görüntüyü kurtarma stratejisinden ibaret olmadığı da açık. Nitekim Davutoğlu, sosyal bilimcilikten ileri gelen öngörüsünü -gönülsüz sessizlik sergilediği anayasa referandumundan çok sonra dahi- Erdoğan’a partisi için yapıcı bir biçimde sunmaya devam etmiş:

“2018 Mart’ında İttifak Yasası çıktığında, o dönemde AK Parti eski Genel Başkanı ve AK Parti Milletvekili olarak, Sayın Cumhurbaşkanı’yla yaptığımız bir görüşmede kendisine, “İttifak Yasası’nı çıkarmayın, bu herkesten daha çok, AK Parti’ye zarar verecek” diye ifade ettim. “AK Parti’ye zarar verecek çünkü AK Parti’nin dokusunu bozacak. MHP’ye de zarar verecek, onun da dokusunu bozacak. AK Parti’nin Kürt seçmenle olan mesafesi kadar, İç Anadolu’da da MHP ile rekabete başlayacak. Bu sebeple biz muhtemel bir seçimde –ki o zaman daha seçim belli değil– AK Parti-MHP İç Anadolu’da oy kaybedecek. Doğu’da da Kürt seçmeni kaybedecek. Ayrıca partinin dokusu bozulacak” diye izah ettim. Bu konuda da görüşlerimi muhtevî bir metinde takdim ettim. Sayın Cumhurbaşkanı’nın oradaki hesap hatası şuydu: “Biz burada bir ittifak kurarız, karşı taraf kuramaz.” Siyasette, karşı tarafı küçük gördüğünüz ve hafife aldığınız anda siyasetçi kaybeder.”

Davutoğlu’nun bunu açıkça paylaşması, muhalifler ve sistem odaklı siyaset bilimcilerin gözünde, demokratik ilkelere bağlılığını sorgulatması bakımından en azından “sorunlu”. Zira sistemin dönüşümünden sonra ortaya çıkan yeni rekabet düzlemi göz önünde alındığında, İttifak Yasası, sıfır-toplamlı bir oyun haline gelmiş Türkiye siyaseti içinde muhalefetin “kazanma ihtimalini” bir nebze olsun artırmış belki de tek yeni unsur. Davutoğlu’nun buradaki eleştirel pozisyonu ise sistemin rekabetçiliğinin artmasını/artmamasını değil, partisini ve partisinin rekabet düzlemi içindeki menfaatini önceliyor.

Davutoğlu’nun bu öncelikler sıralamasının, ona özgü olmadığını da görmek gerekir -ki aslında tam da bu yüzden bu suskunluğu bir “elit siyasi kültürü” üzerinden okumayı öneriyorum. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin elitlerinin önemli bir kısmı, 2017 Referandumu sürecindeki gibi, demokrasi ve parti menfaati arasında ikilemde kaldıklarında -adanmışlıklarını ve dava adamlıklarını samimiyetle ortaya koyarak- başka bir siyasi partide benzerini görmemizin zor olacağı yaygın bir sessizliğe ve eylemsizliğe büründüler. Belli bir anlam dünyasından bakınca “şahsi ihtiraslarına” yenilmeyip “siyasi adabın gerektirdiğini” yapmış oldular. Yine oradan bakıldığında yekvücut gidilmeye devam edilen bu yolda atılmış ve pek de tasvip edilmemiş adımların sonucunda ise, tüm Türkiye’nin hissesine -olumsuz neticeleri baştan belli- deneyimler düştü.

Son olarak, elit siyasi kültürü temelli bu perspektife ek olarak Erdoğan-Davutoğlu ilişkisi üzerinden bir siyasi güç dengesi yaklaşımını ortaya atmak istiyorum. Davutoğlu filmi geri sardığında, Erdoğan’la ilişkisinin temelinde bir “emanetçi genel başkanlığın” yatmadığını vurguluyor. Meseleleri, özel bir topluluk/dava hukuku ve terbiyesi bağlamında, kişiler arası bir hukukla tanzim etmeye kalkınca, beklentiler ve sözler şüphesiz önem kazanıyor. Halbuki, siyasi aktörler arasındaki ilişkiyi büyük ölçüde güç dağılımı ve buna bağlı otonomi, bağımlılık veya karşılıklılık belirler. Davutoğlu’na göre umulan hukuki zemini bugün artık aşınmış olan Davutoğlu-Erdoğan ilişkisinde güç dağılımının etkisini anlamak için şu soruyu düşünmek faydalı olabilir: Davutoğlu, içinde bulunduğu siyasi kültür yapısını ve “kol kırılır yen içinde kalırcı” parti terbiyesini aşmak isteseydi, Anayasa değişikliği hakkında ilkeleri için “bayrak açıp” olumsuz neticelerini gördüğümüzü bugün teslim ettiği Anayasa referandumuna etki edebilir miydi? Biraz soyutlayarak, sosyal bilimler zaviyesinden anlamlandırmaya çalışırsak Erdoğan’a rağmen bir “faillik” sergileyebilir miydi? Tahminimce bu pek kolay olmazdı ve bunun arka planında aslında Davutoğlu’nun parti liderliğinin zeminini tesis eden 2014’teki AKP 1. Olağanüstü Kongresi etkilidir.

Genel başkanların değiştiği kongreler, Türkiye siyasi tarihinde ender olaylar. Hatta muhtemelen “sandalyelerin havalarda uçuşmasına” zemin tanımaktan kaçınan sağ siyasi gelenekte daha da ender gerçekleşmişlerdir. Uzun süre liderlik yapmış bir genel başkanın, yerini bir başkasına bırakması; yeni liderin, yerine seçildiği eski lidere karşı ulusal siyasette görünür otonomi elde edebilmesi açısından en belirgin vakalardan biri 1993’teki Doğru Yol Partisi kongresidir. Başka herhangi bir bakımdan Türkiye siyasi tarihinde olumlu bir episod olarak gösterilmesi pek akla gelmeyecek bir dönem olmakla birlikte Çiller liderliği, eski lider Demirel’e karşı onunla açıktan çelişip mücadele edecek kadar failliğe ulaşmak özelinde kayda değer bir vakadır[8]. Bunun bir ölçüde, ilk kırılma noktası olarak, bu kongreden kaynaklandığını düşünüyorum. Milliyet arşivinden -muhtemelen metni okurken gözünüze çarpan ve bu yazıyla alakasını belki ilk bakışta anlamlandıramadığınız- bazı kupürler seçtim. Göreceğiniz gibi, seçilenin, parti içinde kazandığı bir “zaferle” göreve başladığı çok adaylı ve rekabetçi bir kongreydi bu. Çiller, Cumhurbaşkanlığı görevi için genel başkanlıktan ayrılan Demirel tarafından halef olarak işaret edilmemişti. Bilakis Demirel, diğer adaylardan Cavit Çağlar’a daha yakındı, İsmet Sezgin’le çok eskiye dayanan bir hukuku vardı. Ne var ki kongreye giderken yereldeki teşkilatlarda bile Çiller taraftarları “Baba bitti, ana geldi” gibi “kesin bir kopuşa” işaret eden sloganlar atıyordu, atabiliyordu. Demirel bu rekabetçi kongrenin içinde görünmeyip, kongreyi evinden takip ediyordu.

Bütün bunları bir arada değerlendirdiğimde, Davutoğlu liderliğinin, Erdoğan’la ilişkisini “emanetçilik” dışında bir zeminde konumlandırmak için elverişsiz bir devirle başladığını düşünüyorum. Davutoğlu kongrede tek adaydı, hatta kongre için aday olması muhtemel başka güçlü bir adayın -Abdullah Gül- hukuken aday olmasını imkânsız kılacak bir tarih seçilmişti. Kazandığı genel başkanlığın, Çiller’inkine benzer bir “kazanılmış” zaferden yoksunluğu, kendisine yapıldığını söylediği nezaketsiz haksızlıklar arasında andığı Pelikan bildirisinde de yer bulmuştu[9]. Davutoğlu, emanetçi olmayışının garantisini Erdoğan’la kurduğu özel ilişkiye teslim ederek, Çiller’inki gibi bir faillik kazanma fırsatını daha ilk anda tepmişti.

Sonuç yerine

Türkiye siyasi sisteminin dönüşümü, çalıştığım temel siyaset bilimi sorunlarından biri. Ancak olanları anlamlandırma önerilerimi ve aklımdaki analitik çerçeveyi, bu yazıda olduğu gibi akademik çalışmaların verdiği konforun çok uzağında kalarak paylaştığımda noktayı koyarken kendimi biraz çaresiz hissederim. Muhtemelen bir “siyaset bilimci” olarak benden, bundan sonrasında ne olacağıyla ilgili özgüvenli öngörüler ortaya atmam beklendiğinden… Bu sefer, olanları dahi buzlu bir camın arkasından okuduğum bir sürece dair epey spekülatif kalan bu değerlendirmenin ardından öngörüden geri dururken içim biraz rahat. Şimdilik odadaki fillerden bahsetmenin, bahsetmeye başlamanın dahi yeterli olduğuna inanıyorum.

[1] Faillik (agency) ile burada kastedilen, genel anlamıyla, bir öznenin, öngördüğü eylemleri yapabilme ve harekete geçme kabiliyetidir. Siyasi faillik için bu kabiliyeti büyük ölçüde belirleyen, içinde yer aldığı oyun alanındaki yapısal ve kurumsal kolaylaştırıcı ve zorlaştırıcı faktörler ve ayrıca diğer başka öznelerle kurduğu ilişkilerdeki otonomisidir.

[2] “Erdoğan ‘şeffaflık paketini’ eleştirdi”, Milliyet, 18 Ocak 2015. https://www.milliyet.com.tr/siyaset/erdogan-seffaflik-paketini-elestirdi-2000215

[3] Pelikan bildirisi. https://pelikandosyasi.wordpress.com/

[4] Elif Çakır, “AK Parti’nin cevabı böyle mi olmalıydı?”, Karar, 9 Ağustos 2019. https://www.karar.com/yazarlar/elif-cakir/ak-partinin-cevabi-boyle-mi-olmaliydi-10968

[5] “Çok Merak Ediliyordu! Davutoğlu Konya’da Kürsüye Çıktı”, Hürriyet, 14 Nisan 2017. https://www.hurriyet.com.tr/gundem/cok-merak-ediliyordu-davutoglu-konyada-kursuye-cikti-40427549

[6] “Ben ilmî akademik faaliyetlere dönerim, ama artık şunu biliyorum: Bundan sonra sadece İbn Rüşd ile Gazzâlî arasındaki görüş ayrılıklarının felsefi arka planını yazarsam özgürlük var. Ama Türkiye’nin demokratikleşme ile ilgili sıkıntılarını yazarsam yine özgürlük yok.” Ahmet Davutoğlu, 10 Şubat 2020, Medyascope mülakatı.

[7] İktidar networkunden kopmanın, öngörülebilir veya öngörülemez, doğrudan veya dolaylı maliyetlerine ilişkin bir rasyonel tercih izahından bu kısa yazıda ayrıca bahsetme ihtiyacını duymadım. Üzerinde uzunca duracağım diğer iki nedenin, Davutoğlu’nun sunduğu, ilkelere dayalı gerekçelerle ve mülakattaki açık ve yarı-açık mesajlarla daha ilintili olduğu kanaatindeyim.

[8] Bu yazıdan umduğum sınırların ötesine taşan bir Türkiye siyasi tarihi meselesi olmakla birlikte Çiller’in ve büyük ölçüde DYP’nin, bu kongreden birkaç yıl sonra eski Genel Başkan ve o zamanki Cumhurbaşkanı Demirel’le 28 Şubat sürecinde apayrı pozisyonlarda yer aldığını kısaca hatırlatmak isterim.

[9] Pelikan bildirisinde Davutoğlu’nun parti içi yoklamalarda Gül ve Yıldırım’ın gerisinde olduğu, ancak Erdoğan’ın Davutoğlu’nu buna ragmen “başkan yaptığı” iddia ediliyordu.