Gerek Türkiye’nin gerekse bütün dünyanın içinde bulunduğu siyasi ve toplumsal sorunlar, bu sorunların çözümsüzlüğünden beslenen söylemler ve hareketler doğuruyor. Çözümsüzlük ve çatışma dili güçlendikçe elbette buna alternatif olarak umut dağıtmaya çalışan bazen cılız, bazen de nispeten güçlü sesler çıkabiliyor. Son Avrupa Parlamentosu seçimleri için özellikle gençlerin öncü ve dahil olduğu oy verme kampanyaları ve Türkiye’deki yerel seçimlerdeki İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Adayı Ekrem İmamoğlu’nun “Her Şey Çok Güzel Olacak” sloganı bunların önemli örneklerinden. Böyle sloganlar ve ötekileştirmeden birleştirmeyi hedefleyen kampanyaların değeri yadsınamaz. Yine de yalnızca bunlarla umutlanmak hayal kırıklığıyla sonuçlanması muhtemel beklentiler yaratabilir. Gezi’nin de 6. yılını idrak ettiğimiz bu günlerde belki de işin düşünsel boyutuyla da biraz ilgilenmek, her şeyin güzel olamayacağını farkına varmak ve sormak gerekiyor: Bağzı şeyler ne zaman güzel olur?

Kanımca bu sorunu cevabı aslında Aydınlanma düşüncesinde saklı. 1784’te Berlinische Monatsschrift gazetesinde sorulan “Aydınlanma nedir?” sorusuna Königsberg, Prusyalı filozof Immanuel Kant’ın verdiği cevap hem dönemin kendisinin hem de toplumsal ve bireysel aydınlanmanın anlamını ortaya koyuyor. Kant’a göre aydınlanma “insanlığın kendi kendini soktuğu toyluktan azat olması” halidir. Burada toyluktan kasıt ise “birinin kendi aklını başkasının yönlendirmesi olmadan kullanamaması” yani bir nevi insanın kendi kendine vurduğu zincirdir, metaforik şuur kaybıdır. Kant der ki “düşünmeye cesaret edin!” Onun için aydınlanmak düşünmeye cesaret edebilmektir. Ancak bu sayede dogmalardan ve başkalarının düşünsel tahakkümünden kurtulabilir insanlık. Kant’ın aydınlanmayı açıklama tarzı konunun asıl olarak bir akıl konusu olduğunu ortaya koyuyor. Özellikle de kutsal kitapların ve esinlenmenin tahakkümünden kurtulup insanlığın kendi ayakları üzerinde durması anlamına geliyor. Bu ise aydınlanmanın hem bir durum hem de bir süreç olduğunu gösteriyor.

Aydınlanma düşüncesinin pek çok bakımdan günümüz “Batı” toplumlarını şekillendirmiş olduğu su götürmez bir gerçek. Ancak aydınlanmanın sağladığı kazanımlardan bahsederken elbette ki sebep olduğu sayısız olumsuzluğu yok saymak kabul edilemez. Nasıl ki bilimsel yöntem, rasyonalizm, ve dolayısıyla pozitivizm aydınlanmanın sonucuysa, aynı şekilde sömürgecilik, emperyalizm ve hatta soykırım (özellikle de Holokost yani Yahudi Soykırımı) da köklerini aydınlanmadan almaktadır. Bu korkunç gerçeklik maalesef topyekun aydınlanma düşüncesinin reddi ve bugün genellikle postkolonyal/dekolonyal düşünceyle özdeşleşmiş postmodern bir söylem olarak tezahür ediyor. Bu, özellikle “Batılı” olmayan ve/ya sömürge geçmişine sahip toplumlar için kimi zaman önemli bir kimlik sağlıyor. Modernizmin yani sömürgecilerin empoze ettikleri hayat tarzı ve dünya görüşünün reddi üzerinden inşa edilen kimlik aracılığıyla bunların yolunu hazırlayan aydınlanma düşüncesi de reddedilmiş oluyor. Postmodernizm kaynaklı bu süreç alternatif gerçek iddiaları ve farklı varoluş potansiyelleri üzerinden evrensel değer yargılarının olamayacağını ortaya koymaktadır. Bir başka deyişle bugün evrensel değerler olarak kabul edilen aydınlanma düşüncesi kaynaklı pek çok kavram ve kurum, sözgelimi demokrasi veya insan hakları veya kuvvetler ayrılığı, evrensel olmayıp Batı’ya özgü ve özel olarak nitelendirilebiliyor. Bu evrenselleştirme de Batı ve yerel kültürler ve değerler arasında hiyerarşi oluşturup yereli tahakküm altına alıyor. Bu şekilde ifade edildiğinde evrensel olarak sunulanın sömürgeciliğin şekil değiştirmiş hali olduğuna hükmetmek zor olmuyor. Bu tartışmanın getirdiği en büyük çıkmaz ise söz konusu alternatiflerin, yerelliklerin ne olduğunu belirlemek konusunda oluyor. Sözgelimi yerel olduğu için bir tür feodalizme yakınsayan aşiret sisteminin, ne olursa olsun demokrasiye tercih edilmesi mi gereklidir?

Günümüzde yaşamanın getirdiği en büyük fırsatlardan biri aydınlanma düşüncesine ve tarihe tekrar ve eleştirel bir gözle bakabilmemizdir. Fransız Devrimi’nin Terör Devri’ne dönüşümünü, bilimselliğin yeni bir dogma olan bilimciliğe evrimini ve daha nice ilerlemenin nasıl yozlaştığını görmek ve incelemek şansına sahibiz. Daha doğrusu buna mecburuz. Nasıl ki Horkheimer ve Adorno aydınlanmanın sebep olduğu karanlığı bize araçsal akıl üzerinden anlatıp, aydınlanma düşüncesinin bu araçsal akılcılıktan (rasyonaliteden) arındırılması gerektiğini gösterdiyse bizler de aynı şekilde aydınlanmayı hem o araçsal rasyonaliteden hem de “postmodern retorik”ten kurtarıp tekrar özünü anlamaya çalışmak durumundayız.

“Postmodern retorik” diye tanımladığım şeyin önemli bir örneğini özellikle de Erdoğan rejiminin sıklıkla kullandığı “İslam Medeniyeti” retoriğinde görmek çok kolay. Türkiye sağının geleneksel olarak başvurduğu popülist söylemin daha ideolojik bir uzantısı olan bu retorik, postmodernizmin düşünce dünyasına sağladığı eleştirel bakış açısının yozlaştırılmış bir hali. AKP ve rejim kurmaylarının nispeten mürekkep yalamışlarının postmodernizm ve/ya postkolonyalizm literatürlerinden gelişigüzel aparıp genel başkanlarının söylemlerine entegre ettiği “Batı’ya karşı İslam Medeniyeti” çerçevesi doğrudan aydınlanma düşüncesine ve aydınlanma kazanımlarına itirazı içeriyor. “Batılı” olarak tanımlanan kavram ve kurumların ya doğrudan reddi veyahut içlerinin boşaltılmasıyla efektif olarak ortadan kaldırılması şeklinde bir süreç şeklinde ilerliyor. “İleri” şekli keşfedilen demokrasi, şakaya dönüşen kuvvetler ayrılığı, sözde reform paketleriyle sürekli daha da siyasallaşsan yargı, rejimi meşrulaştırmak dışında bir özelliği ve özgürlüğü kalmayan akademi, rejimin sözcüsü konumuna getirilmiş tek akım görsel ve yazılı medya, ve bunun gibi sayılabilecek diğer bütün politikalar ve gelişmeler Türkiye’nin nereden nasıl uzaklaştığını açıkça gösteriyor.

İşin en tuhaf yanlarından biri ise bütün bu eylemler ve politikalar yine Batı kaynaklı düşünceler kullanılarak yozlaştırılıyor. Postmodern retorik dediğimi bu yüzden postmodernizmden ayırmak gerekiyor. Burada kesinlikle postmodernizmin getirdiği eleştirel yaklaşımın yok saymaya çalışmıyorum. Hatta önemle vurgulanması gereken yanlardan biri de postmodernizmin, modernizmin reddi olmadığıdır. Onun yerine modernizmin getirdiği sorunların sebeplerini ve modern durumun içindeki örtük güç ilişkilerini tartışması bakımından oldukça değerli olduğunun kabul edilmesi gerekir. Postmodern retorik olarak bahsettiğim şey ise derinlemesine anlamaksızın postmodern düşüncenin getirdiği bir takım kavram ve anlatıları siyasal çıkar için kullanmaktan ibaret.

Parlamenter sistemin tasfiye edildiği referandum ve sonrasındaki seçim süreci sırasında Türkiye’ye özgü olduğu iddia edilen yeni rejimi meşrulaştırma çabaları yukarıda bahsettiğim postmodern retorik üzerinden gerçekleşti. Bir anlamda yerel bir sistemin yaratıldığı ve ortaya bir alternatif sunulduğu anlatısı ortaya çıktı. Demokratik ilkelerin içinin boşaltılmasıyla efektif olarak otoriter bir rejim inşa edilmiş oldu. “Dış mihrak” söylemiyle de evrensel değerleri ön plana koyan aydınlanmacı her görüş güvenlikleştirilirken, bunun devamı olan “beka” söylemiyle gerçekten alternatif bir varoluş hali yaratılmış oldu.

Elbette bir adım geriye çekilip bakabilen herkes Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu ve istikameti kolayca anlayabilmekte. Ancak eğitim sisteminin mevcut haline, yükseköğretimin yani akademinin aldığı pozisyona, ve medyanın doğrudan partinin sözcüsü olduğu bir yapıya baktığımızda rejim ve lideri için halkın rızasının oluşturulması maalesef çok kolay oluyor. Geleneksel olarak Türkiye haklarının oy verme davranışlarını etkileyen ekonomi de güvenlikleştirildiği için eskisi kadar etki yaratmadığı izlenimini bırakıyor.

Bunlara rağmen “umut” temalı bir kampanyayla büyük bir çıkış yakalayan Ekrem İmamoğlu, sağlam gibi gözüken yeni rejime rağmen muhalefetin ötesini de etkilemeyi başardı. “Her şey çok güzel olacak” sloganı, doğrudan rejim tarafından yapılan sistematik baskılara ve haksızlığa kendinden emin tavırlarıyla karşı durması, yeni kampanyasını yalnızca yaşatılan mağduriyet üzerine kurmamış olması Türkiye siyaseti için önemli bir umut vadediyor. Bir anlamda bizlere tek adamlar ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar, baskı ikliminde umut veren aktörlerin bir değişim potansiyeli yaratabildiklerini gösteriyor. Tıpkı bundan 6 yıl önce Gezi Parkı’nın, demokrasinin, hakların ve özgürlüklerin korunması için bütün Türkiye’de milyonlarca insanın sokağa dökülmesiyle ortaya çıkan umut gibi.

İşte o soru burada tekrar karşımıza çıkıyor. Önümüzdeki İstanbul seçimlerinde bağımsız olarak ve Gezi ruhunu da hatırlayarak sormamız gerekiyor: Bağzı şeyler ne zaman güzel olur?

Rejimin ve taraftarlarının “medeniyet” ve “beka” üzerinden kavramsallaştırdığı oluş haline aydınlanmanın ve aydınlanma düşüncesinin rehberliğinde itiraz ederek başlamak gerekiyor. Bu değerleri anlayıp anlatabildiğimizde, içselleştirebildiğimizde tam anlamıyla baskıya karşı çıkabiliriz. Aksi takdirde yalnızca geçici bir bahar yaşarız. Tıpkı 2002 ve 2007 yılları arasında yaşadığımız şekilde. Kant’ın salık verdiği gibi düşünmeye cesaret edersek kişilerin ve dogmaların değil fikirlerin ve prensiplerin peşinde özgürlük yolunda buluruz kendimizi. Gezi bu yüzden de önemli; çünkü halkların içinden çıkan lidersiz bir özgürlük hareketiydi. Düşünmeye cesaret edenlerin seslerini yükseltmesiydi. Benzer bir eşikten geçtiğimiz bugünlerde işte tam olarak bu sebeplerden aydınlanmanın anlamını tekrar hatırlamamız ve düşünmemiz gerekiyor. Kişilerden bağımsız olarak aklın yol göstericiliğinde insanlığın evrensel değerlerinin ışığında özgürlük gayesinde buluşmak zorundayız. Kısacası aydınlanmak zorundayız. Bağzı şeyler ancak düşünmeye cesaret ettiğimizde güzel olur.