Bölüm 1: Alafrange Züppe

Tanzimat döneminin önde gelen yazarlarından Ahmet Mithat Efendi, 1876’da önemli bir roman kaleme alıyor. Romanın adı “Felatun Bey ile Rakım Efendi”. Bu romanı önemli kılan, birinin “bey” ötekinin “efendi” olmasından çok, Osmanlı entelijensiyası diyebileceğimiz bir grup insanın, o dönemde “Batı” ile kurduğu, aşk ve nefret sarmalındaki karmaşık ilişkilerin anlamlandırılması üzerine sarf edilmiş ilk kavramsal çaba olması. Kitabın etrafında döndüğü karakter, Felatun Bey. Kendisi pırlanta gibi bir delikanlı demek isterdim ama maalesef ki değil. Bilakis, Felatun Bey Ahmet Mithat Efendi’nin tasvir ettiği kadarı ile bir “alafranga züppe”. Daha sonraları Recaizade Mahmut Ekrem ve Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın da romanlarında yer alacak olan bu karakter, Osmanlı ileri gelenlerinin, yine o dönemde; destursuz, dikkatsiz, köksüz ve amaçsız Batılılaşmak olarak gördüğü dinamikleri eleştirmenin bir yolu aslında. Zira alafranga züppe karakteri, babasının servetini hunharca günün Fransız modasına ve eğlencelerine yatıran, elindekini avuncundakini kumarla ve kadınlarla yiyip bitiren müsrif ve gösteriş budalası bir insan olarak karşımıza çıkıyor. Eflatun değil, ancak Felatun Bey olabilmiş, tüyler ürperten bir şekilde kendi kimliğini ayaklar altına alarak, fütursuzca Batı medeniyetini taklit eden bu malumatfuruş karakter, aynı zamanda Osmanlı veyahut İslam kültürüne karşı kısık ateşte nefret demlemeyi de ihmal etmiyor. Kısacası, çağdaş bir tabir ile lanet, hatta nalet bir adam bu alafranga züppe. Avrupalı büyük şarkiyatçılardan Cromer’ın “tıpki pitoresk sokakları gibi, simetriden yoksun” bulduğu “oryantel zihinler”i aratmayacak bir şekilde, alafranga züppe de Osmanlı’nın önde gelen birtakım yazarları tarafından ruhtan yoksun, herhangi bir derinlikten uzak bomboş işlerle meşgul bir bedeni simgeliyor.[i] Bu şekilde, alafranga züppe karakteri, Osmanlı’nın o dönemde Batı ile kurduğu asimetrik ve fırtınalı ilişkilerin yansıması olarak, en yüzeysel ve “kendi”liğini kaybetmiş özne tipi olarak karşımıza çıkıyor.[ii]

Alafranga züppe karakteri hali hazırda çokça irdelenmiş bir konu. Kısa bir özet geçmek gerekirse, ilk olarak, bu fenomen yalnızca Osmanlı’da görülen, eşi benzeri olmayan bir özneselliğe işaret etmiyor. Rusya, Kore, Çin ve hatta Almanya gibi, ne idüğü belli olmayan ama genellikle İngiltere ve Fransa (daha sonraları Amerika) ile özdeşleştirilmiş bir “Batı” ve Aydınlanma’ya atfedilmiş içi boş ve soyut bir evrensellik kavramı ile karmaşık ilişkiler kuragelmiş her coğrafyada bu özne tipine rastlamak mümkün. Afili bir örnek vermek gerekirse, bakın Alexandre Koyre, “19. Yüzyıl başlarında Rusya’da Batıcılık ve Felsefe” adlı 1929 yılında basılan doktora tezinde ne diyor:

Ülkenin [Rusya], Batı karşısındaki tutumu -eskiden beri- iki türlüydü; “slavcılar” gibi “batıcılar” da hep aynı yolu tuttular. Birincisi: Kendini göstermek, Batı’ya karşı çıkmak, ulus yaşantısının iç “zenginliğini” kendi varlığını, ayırıcı özelliklerini korumak gereğini giderek daha bilinçle duymalarıydı. İkincisi: Kendilerini dışlanmış hissettikleri bu parlak uygarlığı benimsemek, ona öykünmek, onu Rusya’ya taşımak istemeleriydi. Bu iki tutumdan ilki, Büyük Petro’nun reformuna karşı olan ihtiyar yobazların mâziperestliğinden, düşünceye nefretinden başlayıp slavcıların -yaşayan geleneğin temelleri üzerinde- gerçekten ulusal bir uygarlık kurmayı düşünmelerine kadar uzanır. İkincisi ise, Batı uygarlığının dış görünüşlerini: Yaşayışını, giyim kuşamını, hattâ dilini körü körüne taklitle başlayıp yine aynı ulusal uygarlığın temelini atmağa kadar gider -isteyerek değil, çoğu kez farkına bile varmadan. Bu iki kesimin, Herzen’in çok sonraki deyimi ile: “İki düşman kardeşin”, çekişme ve zıtlaşmalarında, Rusya’da ulusal bilinci hazırlayan o karmaşık süreci buluruz- hem de her iki yanda.

Belge yayınlarının 1994 yılında yayınladığı bu eserin yukarıda okumakta zorlandığınız Türkçe çevirisine takılmaz ve çevirmen acaba kitabı mı çevirmiş yoksa kitabı okuduktan sonra aklında kalanları yazıya mı geçirmiş (iki nokta ile biten cümleler nedir, mesela) sorusunu da önemsemezseniz, Koyre’nin analizi, dünyanın birçok yerinde farklı şekillerde kendini gösteren ve bizim de parçası olduğumuz global bir fenomeni anlamaya ve anlatmaya yetecektir.[iii]

Alafranga züppenin geçen yüzyıllarda ileri sunulmuş bir kavram ve öznesellik olması, bu kavramın çağdaşlığını, yani bugün yaşantımızdaki yeri ve önemini es geçmemize neden olmamalı; zira, önemli bir deneyimi irdeleyen bu kavram, hala daha çeşitli kesimlerin muhayyeliyatını belirlemesi bakımından son derece aktif bir yer alıyor. “Batı” algısı geçen yüzyılların dikotomilerince belirlenmiş (başka bir deyişle modernist zihinsellik gösteren), dünyanın karmaşıklaşan yapısı ile baş edebilme yolu olarak o karmaşıklığı garip bir çeşit ızdırap ve ciddiyet içinde biçip budamayı benimsemiş olan muhafazakâr cenahlarda, aynı hissiyat ve muhasebe bugün farklı isimlerle varlığını sürdürmekte. Şöyle bir ayrımla tabii. Bugün herkes belli bir ölçüde “alafranga züppe” haline geldiği veya getirildiği için, oturup da bir ötekine sen “alafranga züppesin” demek, insanın önce kendini ikna edemediği bir söylem. Türkiye’nin kaosla en haşır neşir olmuş orijinal kişiliklerinden, muhtemelen Alman filozof Martin Heidegger’le tanışmasından sonra kimsenin göremediği o varlığın “aşkın” katında teknolojiye karşı savaş veren “yerli”lere katılan İsmet Özel’in “kot pantolon giymemek için bildiğim İngilizce’yi de unutmağa râzıyım,” söylemi “Batı” eksenli bir dünya görüşünü sürdürmek isteyen muhafazakar cenahın çıkmazlarını harikulade bir şekilde ortaya koyuyor.

Alafranga züppe karakteri aklımızın bir köşesinde dursun. Benim bu yazı ile asıl irdelemek istediğim ne bu miladı geçmek bilmeyen karakter ne de bu karakterin, yine miladı geçmek bilmeyen, muhafazakâr muhalifleri. Onlara, öncelikle, Google ve akranlarına karşı açtıkları bu diriliş hareketinde başarılar diliyor, sonrasında ise, en büyük alafranga züppeliğin, alafranga züppelik ile kafayı bozmuş olmak olduğunun bir gün farkına varmalarını temenni ediyorum. Sonuçta, dirilen kadar dirilten de önemli.

Batı ve Alafranga Züppe

Tanzimat dönemini geride bırakalım ve günümüze gelelim. Oturup o günlerden bugünlere neler değişti mevzusunu tartışacak olursak işin içinden çıkamayız. Yine de dönüp o günlere bakarken, başka bir gezegen olmasa da en azından gizemli şekillerde bizimle ilişki kurabilen başka bir ülkeye baktığımızı unutmamamız gerek. Kısaca, teknoloji-endüstri ve beraberinde gelen sosyo-kültürel değişimlerden bahsetmek mümkün. Dün insan yerine konulmayanlara bugün ultralüks yatlarla insanlığın tarihini yazdıran, meritrokrasiye dahi meydan okuyabilecek kadar azılı bir demokratikleşme hareketi; gün be gün artan eklemlenme, eklemlenmek için eklemlenme, amaçsızca ve gülümseyerek eklemlenme; sosyal hareketlilik, sınıftan sınıfa, meslekten mesleğe, partnerden partnere sonsuz bir dinamizm; göç vs. vs. derken, atalarımızın “Batı” diye somutlaştırarak aşk ile nefret arasında gidip gelen bir ilişki kurduğu hiyerarşik değişimler bütünü bugün tüm dünyaya yayıldı. Bu durum, bir yandan “Batılı” olmayan birini bulmanın imkansızlığını ortaya koyarken, öte yandan “Batı” denilen mevcudiyetin de aslında Batılılaşarak Batı haline geldiğini göstererek, “Batılı olmama” arayışının nasıl da absürd bir uğraş olduğunu gösterdi. Bu şartlar altında kişinin bir başkasına “alafranga züppe” şeklinde bir ithamda bulunması, okyanusta yüzen balıkların birbirine “abi ıslaksın,” şeklinde haklılık mücadelesi vermelerinden daha fazla bir anlam ifade etmiyor.

Kolpa ve Bitmiş insan

Velhasıl, tüm bu akademik ve sıkıcı mevzular bizi çok başka yerlere götürmeden asıl konumuza dönersek, Tanzimat’tan bu yana yaşanan değişimler, “alafranga züppe” karakterine bir son vermedi; bilakis aldı mutasyon ile çoğalttı. “Kolpa” ve “bitmiş insan” olarak adlandırılan iki kavram işte bu mutasyonun sonuçlarından yalnızca ikisi. Peki nedir “kolpa” ve bitik”? Bu soruya detaylı cevabı gelecek yazıda vereceğim, ya da en azından vermeye çalışacağım.

Başımıza gelecek olanlara dair bir öngürede bulunacak olursak, Ahmet Mithat Efendi ile başlayan bu süreç bizi, son zamanlarda bir kült haline gelmiş Kolpaçino filmi ve izlerken insanın ne düşüneceğini bilmediği Deep Turkish Web adlı youtube kanalına getirecek. İkisi de milyonlarca izlenen bu iki sosyo-pop-kültürel fenomen üzerinden “kolpacı” ve “bitmiş/bitiks” öznesellik nedir, alafranga züppe ile ne gibi bir ilişkisi içerisindedir, bu gibi soruları yanıtlamaya çalışacağım.

Bu noktada, rivayet odur ki, okuyucu “yahu Ahmet Mithat Efendi’den, Recaizade Mahmut Ekrem’den, Hüseyin Rahmi Gürpınar’dan, Kolpaçino’ya, Deep Turkish Web’e nasıl geldik,” diye sormak, şaşırmak ve hatta telaşlanmak halindedir. Eğer bu rivayet doğru ise, ortada pek naif bir tutum olduğu söylenebilir. Zira aydınlık ve liberal okuyucu, dünyanın değişmesinin sadece muhafazakârlar tarafından yası tutulmayan bir bedelinin de olabileceğini unutmaktadır. Her değişim “güzel” veya “doğru” olmak zorunda olmadığı gibi “güzel” ve “doğru” olan her şeyin ardında “çirkin” ve “yanlış” bulunduğu da unutulmamalıdır. Ünlü Fransız sosyolog Michel Maffesoli’nin dediği gibi “varolan her şey, formunu kendi yaşam enerjisinden alır;” ve “bir şeyi sırf o şey var diye lekelemek, kınamak veya küçümsemek adil değildir. Yapılması gereken o şeyi anlamak ve o şey ile onunla birlikte yol alarak, aşırıya kaçmaya yeltendiği yerde o şeyin enerjisini başka bir yöne çevirmektir.”[iv] Benim de amacım eleştirmek, yermek veya övmek değil, anlamak olacak. İyi, kötü ve çirkin ile pek haşır neşir olmadan, adalet kavramının ta kendisinin adaletsiz olabileceği ihtimalini de göz ardı etmeden bu kavramları analiz etmeye çalışacağım.

Bu, evet, pek de “aydınlık” bir uğraş olmayabilir. Fakat, ışığın aydınlatmak için karanlığa muhtaç olduğunu da unutmamak gerek. Bu noktada vesayet babında hazırlanmış bir albüm yayınladıktan sonra ölerek hayranlarını kırmayan Leonard Cohen’in dediğini hatırlayabiliriz.

“You want it darker,
We killed the flame.”

Fotoğraf: Brunel Johnson

[i] Cromel’in söylemi Said’in ünlü Şarkiyatçılık kitabında geçiyor.

[ii] Okuyucu, bu konuda detaylı bilgi için yakın zamanda yayınlanmış Korhan Mühürcüoğlu’nın şu makalesine başvurabilir: Korhan Mühürcüoğlu (2018): The alla franca dandy; modernity and the novel in the late 19th-century Ottoman Empire, British Journal of Middle Eastern Studies, DOI: 10.1080/13530194.2018.1500271

[iii] Bu konu ile ilgilenenlere son yılların en sarsıcı tarihsel analizlerinden, Andrew Sartori’nın Bengal in Global Conceptual History: Culturalism in the Age of Capital kitabını şiddetle öneririm.

[iv] Michel Maffesoli günümüz dünyasına dair en çarpıcı analizleri yapan sosyologlardan biri. Okuyucu, The Time of the Tribes The Decline of Individualism in Mass Society kitabına göz atabilir.