Soli Özel uzun zamandır Türkiye akademisinde çeşitli görevler alıyor, dersler veriyor. Aynı zamanda bir kamu entelektüeli olarak çeşitli mecralarda görüşlerini aktarıyor. Arın Demir, Soli Özel ile, hem akademik hayattaki hem düşünce hayatındaki deneyimlerinden yola çıkarak, akademik özgürlüklerle ilgili dünyada ve Türkiye’de gelinen noktayı konuştu.

Akademisyenler; akıldan, mantıktan ve yaptıkları gözlemlerden yola çıkarak araştırmalar sonucunda bilimsel verileri referans alarak bir sonuca varırlar. Bu sonucun özgürce ifade edilmesi, literatürde yeni tartışmaların önünün açılması ve ilgili alanın gelişmesi açısından büyük önem taşır. Günümüz itibarıyla, hem Türkiye akademyasında hem Dünya akademyasında ifade özgürlüğünü sosyal bilimler alanında nasıl yorumluyorsunuz ? Eğer ifade özgürlüğünde bir kısıtlama olduğunu düşünüyorsanız, bunun sosyal bilimlerde yayın ve alıntılanmaya etkisi nasıl olmaktadır?

Bu konunun çeşitli boyutları var. İlk olarak söylenmesi gerekense bence şu: Bütün dünyada akademik özgürlük konusunda ciddi bir sorun yaşanıyor. İkincisi, akademik özgürlük kadar akademinin itibarı açısından da bir kriz yaşanıyor. Yıllara yayılmış çeşitli örnekler var. Anlaşılmaz bir jargonla yazılmış, hatta sahte yazılmış bir takım yazılar, muhteşem yazılar diye belirli dergilerde kabul gördü. Bu çok istisnai bir durum olabilir ama böyle bir durumun gerçekleşebilmiş olması bile akademinin, hayattan kopukluğunu gösteriyor diye eleştirilmiş hatta tefe konulmuştur. Bu tür örnekler akademinin kendi kendini yeniden üreten küçük bir dünyaya kendini hapsettiği şeklinde saldırıların gerekçelendirmesinde de kullanıldı. Üçüncüsü, genel olarak akademideki özgürlüğün kısıtlanması meselesini biz devletlerin getirdiği bazı kısıtlar açısından ele alırız. Öğrencilerin, hayatın akışı içinde tartışmalı sayılan bir konuya müdahale olarak başlayan eylemlerin, siyasi doğruculuğun ya da geçmişteki toplumsal hiyerarşilerin yarattığı ayrımcılığı gidermek amacıyla başlattıkları bazı mücadelelerin akademide müthiş bir sansürcülük eğiliminin çerçevesini çizdiğini düşünüyorum. Dolayısıyla sorunun hakikaten çok boyutlu olduğu kanısındayım. Otoriter ya da totaliter ülkelerde, kolaylıkla devletin baskıcılığına bakarsınız, iş biter. Demokrat olan veya demokratik olma iddiasındaki ülkelerde, daha nüanslı bir analiz yapılması gerekiyor. Geleceğe bakarken; özellikle üniversitenin yapısı değişirken, entelektüel üretimle, toplumsal hayat arasındaki bağ kopuyor gibi gözükürken, açıkçası hayli sıkıntılı bir dönemde olduğumuzu düşünüyorum.

Bir zamanlar Türkiye’nin de ana gündem maddelerinden biri olan AB’ye tam üyeliğin adeta bileti olarak görülen Kopenhag Kriterleri açısından ifade özgürlüğünün durumunu nasıl görüyorsunuz? Sizce, fikir özgürlüğü ile kurumsallaşmış demokrasi arasında bir ilişki bulunuyor mu?

Bu sorunun cevabına belki şunu hatırlatarak başlamak gerekir. 1960’lardaki öğrenci olayları aslında Fransa’da başlamadı. Öğrenci olaylarının başladığı yer Kaliforniya Üniversitesinin Berkeley Kampüsüydü ve bu olaylar “Free Speech Movement” yani özgür ifade hareketi olarak başlamıştı. Dünyanın en eski demokrasisi olma iddiasında ve öyle de olan ABD’de, 1964 yılında, 20. yüzyılın üçüncü çeyreğinde muvafıkından muhalifine kadar Kaliforniya eyaletinde öğrenciler ifade özgürlüğü üzerinden böylesine müthiş bir hareket başlatmış.

Dolayısıyla, bu özgürlük alanlarının -cinsiyet özgürlüğü, cinsiyetler arası eşitlik anlamında özgürlük arayışları, ifade özgürlüğü vs.- hep toplumsal mücadelelerle ya da demokrasinin evriminin sonucu olarak ortaya çıktığını biliyoruz. Korkarım günümüz dünyasında, az önce de belirttiğim gibi bir geriye kayma var. Bunlar da tabii ki özgürlük adına yapılıyor. Ancak “Benim özgürlüğümün bittiği yerde senin özgürlüğün başlar.” sözü üzerinden özgürlük tanımlamasını yaparak bir yere ulaşamayız. Herkes kendi alanının özgürlüğünün daha önemli olduğunu düşünmeye başlayınca haklar açısından bir daralma başlıyor. Solcu ya da liberal olduklarını iddia edenler sağcıların sık başvurdukları susturma yöntemine başvuruyorlar.

Bu bakımdan Türkiye inişli çıkışlı bir yer. Osmanlı dönemine de bakacak olursak, 1910’larda savaş sırasında bile Darülfünun’da Marx öğretiliyor. 1930’lardan sonra Darülfünun’un isminin İstanbul Üniversitesi haline gelmesiyle, rejimle şu ya da bu şekilde sıkıntısı olan hocaların tasfiye edildiğini de düşünecek olursak, tek sesliliğe yönelme var. Zaman içinde, bazı hocaların düşüncelerini günün siyasi şartlarına uyum sağlayacak şekilde yeniden formüle ettiklerini görüyoruz. Bunun aslına bakarsanız, Türk akademyasının çok genel geçer bir durumu olduğu kanaatindeyim. Genel itibarıyla toplum, belki de başka toplumlardaki gibi aykırı sesleri sevmiyor. Hani şimdi, başka bir dilde var mıdır bilmiyorum, “icat çıkarma” diye bir söz var. Sadece bu laf bile sizin, belirlenmiş bir hattın sınırları dışına taştığınız taktirde başınızın belaya girebileceğini gösteriyor.

Ayrıca, maalesef aile içindeki, toplum içindeki hiyerarşi ve otorite ilişkisi bir şekilde akademiye de yansımış oluyor. Bu hiyerarşiler “kes sesini, sen bilmezsin” diye bir söylem üretiyor. Dolayısıyla, öğrenci ile hoca arasındaki ilişki de etkileniyor. Tamam hocanın tabii ki bir donanımı var ama bir sınıfta olması gereken tartışma ortamının da pek sağlanmadığını, genelde akademik kültürün bunu teşvik eder nitelikte olmadığını düşünüyorum. Fakat, bunun aşıldığı ya da karşısına çıkıldığı, bununla mücadele edildiği dönemler oldu. Hatta, bu bazen sert metotlarla oldu. 12 Eylül’den sonra üniversitenin tamamen konformist bir kuruma dönüştürülmesine çalışıldı. YÖK bunun bir ürünüydü. Dolayısıyla, Türkiye’de özel üniversiteler ya da vakıf üniversiteleri kurulduğunda bile, onları değişik kılan çoğunlukla sadece ikincilerin devlet dışından sahipleri olması ve para almalarıydı. Çünkü, hemen hemen her şeyi giderek artan bir şekilde YÖK belirlemeye başladı. YÖK’ün de çok da özgürlükçü bir bilim üretimi anlayışına, özellikle sosyal bilimlerde sahip olduğunu söylemek pek kolay değil. Türkiye’de hiçbir şey aslında mutlak olmadığından o en baskıcı gibi görünen dönemlerin hemen ardından mutlaka özgürlük alanları açılıyor. Çeşitli üniversiteler bu anlamda, öğrencilerine çok daha farklı hava soluyabilecekleri ortamlar sağlayabiliyor. Bu rektörün kimliği ile hocaların hayata bakışlarıyla çok alakalı bir durum. O nedenle örneğin bir Boğaziçi Üniversitesinden, ODTÜ’den, Siyasal’dan çok rahatlıkla çizginin dışında olan tartışmalar üreten akademisyenler çıkabildi, dersler verilebildi. Vakıf üniversitelerinin ilk dönemlerinde, bazı vakıf üniversitelerinde gerçekten müthiş sayılabilecek bir ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü vardı.

Türkiye’de 2002 ve 2010 yılları arasında üniversiteleri de kapsayan ifade özgürlükleri açısından rahat denilebilecek dönemi nasıl değerlendiriyorsunuz?

2002 – 2010 arası dönem, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğini aslında toplumsal proje olarak benimsemiş olduğu, iktidarın da buna destek verdiği ya da bu projeyi sürdürmek adına önemli adımlar attığı bir dönemdi. Bu yıllarda Türkiye’de tartışma ortamı genişledi. Bence, sadece bundan kaynaklanan bir şey de değildi. Vakıf üniversitelerinin çoğalması ve bunların hepsinin değilse bile bir kısmının Batı usulü akademik bir ortam yaratmak konusundaki gayretleri bence çok etkili oldu. Genel anlamıyla, Türkiye’de daha geniş bir tartışma ortamı yaratıldı. Açıkçası o yıllar, Türkiye’de akademinin daha çok özgürleşebilmesine imkân sağlayan bir dönem olmakla birlikte, dünyada akademinin gerek teknolojik gelişmeler gerek siyasi gelişmeler nedeniyle toplum üzerindeki ağırlığının ya da toplumdaki prestijinin ve itibarının düştüğü bir döneme de denk geldi. Bir de kabul etmek gerekir, eğer üniversitenin, ideal tanımlamasında bilginin üretimi, paylaşılması varsa o bilginin mümkün olan en rahat şekilde, dışsal baskılara kulak asmadan ortaya çıkarılması gerekir. Küreselleşme döneminde, eğitim de daha fazla üretim sürecinin bir uzantısı ya da parçası haline geldi. Öğrenci açısından önemli olan akademide aldığı bilginin, kendi başına değerli olup olmadığı değil, o bilginin kendisi açısından, piyasada iş bulmak için yararlı olup, olmayacağıydı. Bugün gelinmiş olan noktada, bilginin kendi içinde bir değer taşımadığı ve üniversitelerin de ancak sizi piyasaya hazırlayan kurumlar olduğu düşüncesi yerleşti. Bunun da akademik özgürlükler ve akademik üretim açısından bir olumsuzluk yarattığını düşünüyorum.

Türkiye’nin son yıllarda büyük bir beyin göçü yaşamaya başladığı görülüyor. Bunu destekleyecek biçimde Türkiye İstatistik Kurumunun açıkladığı verilere göre Türkiye’den yurt dışına göç edenlerin sayısı 2018 yılında bir önceki yıla göre %27.7 artarak 323 bin 918 kişi seviyesinde olduğu görülüyor. Bu göçün temel sebeplerini nelere bağlıyorsunuz ? Bununla birlikte, yaşadığımız göçün asıl etkilerinin anlık olarak hissetmemekle beraber gelecek 20 yılda Türkiye toplumuna, akademyasına ve ekonomisine uzun vadede ne tür etkileri olabilir?

Şunu görmek lazım. Akademisyen dediğiniz insanlar aslında önemli bir tercih yaparak bu mesleği seçmiş insanlardır. İyileri belki başka alanlarda da çok daha başarılı olabilir ve çok daha fazla para kazanabilirlerdi. Bunlar, kendilerini bilime adamış insanlar olarak, seçmiş oldukları mesleklerini layıkıyla icra edemediklerini, önümüzdeki dönemde üzerlerindeki baskı sebebiyle işlerini yapmanın daha da güçleşeceğini düşünüyorlarsa, hele hele bir de küçük çocukları varsa diyorlar ki “Buraya kadarmış, bize müsaade”. Böylece gitmeye karar veriyorlar. “Biz birikimimizi burada kullanmak istiyorduk fakat hayat da bize başka bir şey dayatıyor”, dolayısıyla mesele bu insanların başka bir tarafa gitmesine geliyor. Dediğiniz gibi bu göçün genelde Türkiye’deki en başarılı, en yetenekli, en sivrilmiş akademisyenler tarafından yapıldığı görülüyor. Kaldı ki zaten bunda da şaşırılacak bir şey yok. Akademik iş piyasası, dünyanın her yerinde hızla daralıyor. Yani, her bir açılan pozisyon için yüzlerce doktora sahibi kişi başvuruyor. Bunlar özellikle sosyal bilimlerde kolay kolay üniversitelerde iş bulamıyorlar. Hele tarih, karşılaştırmalı edebiyat gibi bilimlerde istihdam olanakları çok kısıtlı, bu bölümler küçülüyor ya da kapatılıyor kimi üniversitelerde. İyi olmazsanız zaten size kimse de başka bir ülkede iş vermeyecektir. O zaman ne oluyor? Burada kalmayı tercih eden iyiler dışındakilerin genel seviyeyi düşüreceğini görebiliriz. Zaten Türk akademyasının darbelere karşı aldığı tavırlara, devlet ideolojisiyle ilişkisine, üniversitede ders vermenin ne şekilde kavrandığına, nasıl uygulandığına baktığınızda pek çok akademisyen açısından akademinin ne özgürlükçü ne de bilgi üretme amaçlı olduğunu görüyorsunuz. İntihal olaylarının sayısı, insana utanç verecek yükseklikte. Dinleme fırsatını bulduğum bazı genç akademisyenlerin sosyal bilimle alakaları bana hayli şüpheli geliyor. Çoğunluğun bu kişiler tarafından oluştuğu, iyilerin elimine edildiği, akademik özgürlük yerine devlet ideolojisinin başat değer olarak ortaya konduğu bir ortamdan çıkacak öğrencilerin de geleceğini çok parlak göremiyorum. İster çalışma hayatına karışsın ister akademisyen olsun geleceğini sorgulamayı, yeni bilgi edinmeyi öğrenmeyi öne çıkaran günümüz dünyasında kalıplarla düşünmenin, sorgulamaktan kaçınmanın, bu tarz davranışın bıraktığı alışkanlıkların Türkiye’yi geri bırakacak bir durum yarattığını düşünüyorum.

Son bir şey daha eklemek gerekir. Bakıyorsunuz, üniversiteye gelen öğrenciniz ortalama bir orta eğitiminden geliyorsa, siz üniversite hocalığından çok, yüksek lise hocalığı yapıyorsunuz. Üniversite, yüksek lise konumunda kalıyor çünkü öğrenci daha önceden hayatının hiçbir döneminde soru sormaya, fikir üretmeye, fikrini açıkça söylemeye teşvik edilmemiş oluyor. Bunu sunmaya kalktığınız zaman öğrenci oksijen çarpmasına uğrayabiliyor. Yıllar öncesinde ilk dersimi verirken, öğrencilere bana rahatça soru sorabilirsiniz dedim. Onlar da bu teşvikle havaya girip pek çok soru sordular. Ders bitince asistanlara koşmuşlar, hoca bize kızar mı şimdi diye sormuşlar. Genel olarak alışılmış olan durum bu, terbiye de bu. Derste hoca sadece otorite ilişkisi kapsamında görülüyor.

Çoğu alanda olduğu gibi Türkiye akademyasının da gelişmesi için özgürlük, şeffaflık, liyakat ve dürüstlük önemlidir. Türkiye’deki çeşitli kurumlarının farklı sebeplerden erozyona uğradığı görülüyor. Sizce, bu ortamda doğru bilgiye erişimin en önemli kaynaklarından olan üniversitelerimiz kurumsal özerkliklerini koruyabildiler mi?

Üniversite özerkliği zaten 1982 Anayasası’nda bir şekilde sınırlandırılmıştı. Bunu en çok rektörlük seçimlerinde gördük. Bir üniversitenin hocaları kendi rektörlerini seçme özgürlüğüne bile sahip değillerdi. Şimdi de yanlış bilmiyorsam doğrudan doğruya atama ile gerçekleşiyor. Vakıf üniversiteleri dahi en azından bir mütevelli heyeti aracılığıyla kendi yöneticisini seçemiyor. 1960-1980 arasında Türkiye’de yaşanmış olan toplumsal çalkantılarının faturası öğrenci olayları çok yaygın olduğu için üniversitelere çıkarılmıştı. Onun sarkacı öteki tarafa kaydığında da devam etti. Şimdi, bugün yine YÖK’ün yaklaşımının veya devletin yaklaşımının üniversiteleri özgür, özerk kılalım şeklinde tezahür ettiğini sanmıyorum. İşte en son, dilekçe olayının yaşanmasında ne oldu? Üniversite, devletin sakıncalı gördüğü bir eyleme katıldıkları gerekçesiyle -ki burada pek çok üniversiteden bahsediyoruz- kendi mensuplarını, vicdanlarıyla akademik kimliklerini birleştirip yapmış oldukları bir eylem nedeniyle onların mesleklerinden men edilmelerine sessiz kaldı hatta teşvik etti, bu işlemleri hayata geçirenlerle ortaklık yaptı. Böyle bir ortamda da gençseniz ve bir şekilde akademiden çıkarılmanın maddi bedelini taşıyamayacak durumdaysanız -yani sadece ahlaki bir şey de değil bu- sesinizi kesmek zorunda kalıyorsunuz. Bütün bunlar üniversite içindeki özgürlüklerle, hiyerarşiyle bağlantılı sorunları daha da pekiştiriyor.

Araştırmaya ve bilimselliğe önem veren akademik kesimlerde genel mesleki atmosferi ve akademisyenlerin motivasyonlarını nasıl görüyorsunuz?

Burada, duyargaları çok hassas bir kesimden bahsediyorsunuz. Onlar tabii bu sıralar, moral bozukluğu içerisindeler. Eğer birinci derdiniz, yeni bir şey üreteyim, yeni bir şey söyleyeyim, tabuları sarsayım olmaktan çıkıp başımı belaya sokmayayımsa bu zaten ortamı tanımlamış oluyor. Neleri yapabileceğiniz, neleri yapamayacağınız belli olmuş oluyor. Bundan dolayı da bir sıkıntı var. Halbuki, akademi dışına atılmış olanların bugün yazdıklarına, çizdiklerine baktığınızda Türkiye’de çok yetenekli, birikimli, hem kendi toplumumuzu hem de dünyayı anlamayı bizim açımızdan kolaylaştıran eserler üretebilen çok yetkin insanlar var. Bunların, “başıma bela gelir mi? Yarın eve ekmek götürebilecek miyim?” gibi kaygılardan kurtulmuş olan akademisyenin; sınıfın bir disiplin yeri değil, bir özgürlük alanı haline getirildiği bir kurumun Türkiye’de genelde topluma büyük katkıları olacaktır. Şu anda o noktadan bir hayli uzağız. Yeniden o noktaların yakınlarına gelebilir miyiz? Bunu bilemiyorum. Eğer geleceksek bile ne zaman geleceğimizi tahmin etmek benim açımdan bir hayli güç.