Türkiye, NATO zirvesinde Biden ile Erdoğan arasında yapılacak olan görüşmeye odaklanmış durumda. Biden’ın 24 Nisan anma gününde “Ermeni Soykırımı” ifadesini kullanması, S-400’ler konusunda geri adım atmaması ve bazı Türk bürokrat ve şirketlerine yaptırım uygulaması taraflar arasındaki gerginliği zirveye taşımış durumda. Türkiye-ABD arasındaki bu görüşmenin başlıklarını Arın Demir, EDAM Başkanı Sinan Ülgen ile konuştu.

Türkiye’nin satın aldığı S-400 hava savunma sistemlerine ilişkin Girit Modeli’nin uygulanması gündeme getiriliyor. Girit Modeli’nin çıkış noktası, 1998 yılında Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Rusya’dan aldığı S-300 hava savunma sistemlerini Yunanistan’ın tekrardan satın alarak kendi hava kuvvetlerinin bünyesine katmasıyla gerçekleşmişti. Peki, geçmişten günümüze Yunanistan Girit Modeli’ni tam olarak nasıl uyguladı?

Bu süreç başladığı zaman S-300’ün asli müşterisi Yunanistan değildi, Kıbrıs Rum yönetimiydi.

Türkiye buna tepki gösterdi çünkü böylesine geniş radar kapsamı olan bir savunma sisteminin Kıbrıs’a konuşlanması, Türkiye’nin hava sahasının güvenliği bakımından arzu edilmeyen bir gelişme olacaktı. Bundan dolayı, o dönem Kıbrıs üzerindeki baskılar ciddi düzeyde arttı. Özellikle Amerikan tarafı da baskı yaptı ve Girit Modeli ile sonuçlanan bir ara formül bulundu.

Girit Modeli çerçevesinde Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Rusya’dan aldığı S-300 sistemleri Yunanistan’a transfer edildi. Sonrasında Yunanistan Ege’den de nispeten daha uzak olan Girit adasına konulmasına karar verdi. Girit’te konuşlu olan S-300 uzun yıllar boyunca zaten “garaj”ından çıkmadı. Garajından çıktığı birkaç vesile oldu ama bunların hepsi de (aslında bir tanesi hariç) NATO şemsiyesi altında yapılan tatbikatlardı. Anlaşılacağı üzere Yunanistan’ın Kıbrıs Rum Yönetimi’nden aldığı S-300 sistemlerini hava savunması için şu ana kadar hiç kullanmamasıyla birlikte, tam tersine NATO uçaklarının karşı taktik geliştirme operasyonlarında S-300 sistemini daha yakından tanımalarına yönelik kullanıldı. Bir istisnadan bahsetmiştim. Belirttiğim istisna da Yunanistan’ın İsrail’le yapmış olduğu ikili tatbikatlardır. Girit modelini tanımlarken, geçmişini bu şekilde özetlemek faydalı olur.

Girit Modeli uygulamasından önce 1997 yılında Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Rusya’dan satın aldığı S-300 hava savunma sistemleri bölgede ülkeler arasında gerginliğe yol açmıştı. Bu süreçte, Türkiye ve NATO’nun diplomatik ve askeri tepkisi ne şekilde gerçekleşmişti?

Birincisi GKRY NATO ülkesi değil. Dolayısıyla, NATO da o dönemde böyle bir hava savunma sisteminin Türkiye’nin de tedirginlik duymasından Kıbrıs’a yerleştirilmesini istemedi. Başta da bahsettiğim gibi Türkiye’nin yanı sıra Amerika’nın baskısı ve tutumu da önemliydi. Nihayetinde NATO, Türkiye ve ABD’nin tepkileri üzerine Kıbrıslı Rumlar ve Yunanlar arasında böyle bir formül bulundu. Sonuç olarak S-300 Yunanistan’a geldi. Fakat burada şunu hatırlamak gerekiyor; 1997’ye baktığınız zaman o gün Rusya’nın Kıbrıs’ta S-300 yerleştirmesine yönelik tepki vermede Türkiye yalnız kalmadı. Türkiye bu tepkisinde NATO müttefikleri başta olmak üzere Amerika ile beraber kendisine bu itirazında yardımcı olacak ortaklar buldu. Bu tepkiler Kıbrıslı Rumlar üzerinde ciddi bir baskı oluşturmaya vesile oldu. Diğer taraftan Yunanistan’ı da ikna edecek başka stratejik ortaklar da bulabilmiştik.

Yunanistan’ın S-300 sistemlerinde uygulamış olduğu Girit Modeli stratejisini teknik, askeri ve siyasi sonuçlarını düşünürsek, Türkiye satın almış olduğu S-400 sistemleri için nasıl bir Girit Modeli tanımladığı ve önerdiği düşünülebilir?

Yunanistan’ın Girit modeliyle, Türkiye’nin “Girit modeli” arasında muhtemelen farklılıklar olacaktır. Yunanistan’ın Girit modelinin iki özelliği var; Birinci özelliği bu sistemin Yunanistan’ın hava savunmasına entegre edilmemiş olmasıdır. İkinci özellik ise sistemin garajdan çıktığı zaman, yani operasyonel hale getirildiğinde NATO tatbikatlarında müttefik hava kuvvetlerinin S-300 sistemlerine karşı taktik eğitimlerde kullanılmasıdır. Bana sorarsanız, Türkiye bir Girit modelinden bahsederken, belirttiğimiz iki özelliğin birincisine atıfta bulunduğunu düşünüyorum. Yani Türkiye’nin önerdiği Girit modelinde, S-400 garajda kalacak ve ancak çok olağanüstü koşullarda garajdan çıkarılabilecek. Girit modelinin ikinci özelliği olan ‘NATO tatbikatlarında kullanılsın’ boyutunun Türkiye tarafından ima edildiğini çok ihtimal vermiyorum. Türkiye’nin ikinci opsiyonu uygulamaya koyması, Rusya ile ilişkilerde büyük bir gerginliğe neden olabilir.

Girit Modeli çerçevesinde S-400 hava savunma sistemlerinin farklı ülkelere satışı mümkün olabilir mi?

Teorik olarak mümkün ama bu tip stratejik silah sistemleri satılırken sözleşmelerde nihai kullanıcı şartına bağlı olarak satılıyor. Çok muhtemeldir ki Türkiye ve Rusya arasında yapılan S-400 sözleşmesinde nihai kullanıcı Türkiye olarak yazılmıştır. Buna bağlı olarak, Türkiye’nin tek taraflı başka bir üçüncü ülkeye S-400’leri satması veya göndermesi pek mümkün değildir. Bununla birlikte eğer Rus tarafı sistemlerin üçüncü bir ülkeye satışına ilişkin onay verirse, bu opsiyon mümkün hale gelebilir. Fakat bu duruma Rusya neden onay versin? Günün sonunda, Rusya siyasi olarak istediği bir noktaya geldi: S-400 sistemlerini Türkiye’ye sattı, parasını aldı. Üzerine de NATO içinde büyük bir ihtilaf çıkardı ve Türk-Amerikan ilişkilerini bozdu. Dolayısıyla Rusya siyasi kazancını neden geri versin veya bunu kendi eliyle niye tamir etsin? Onun için S-400 sistemlerini üçüncü bir ülkeye satılma formülünü çok mümkün görmüyorum.

Peki S-400’lerin üçüncü bir ülkeye konuşlanma formülü mümkün olur mu?

Evet, üçüncü bir ülkeye konuşlanma formülü biraz daha gerçekçi. Türkiye’nin yurt dışında Katar ve Libya’da yerleşik üsleri var. Buralara konuşlanması ihtimal dahilindedir ama nihayetinde diğer taraftan Türkiye’nin Amerika ile bir mutabakat sağlanması gerekecektir. Bunun temelinde, Amerika’da Aralık 2020’de kabul edilen ABD’nin milli savunma bütçesi yasasında S-400 sistemlerinin Türkiye’nin mülkiyetinde olmaması şartı bulunmakta. Dolayısıyla S-400 sistemleri Katar’daki Türk üssünde olsa bile bu şart yasaya göre yerine gelmemiş oluyor. Bu aşamaya gelinirse, S-400 sistemlerinin konuşlandırılmasına ilişkin ABD tarafı ile net bir müzakere lazım. S-400 sistemlerinin Türkiye’nin yurt dışındaki bir üssünde konuşlandırılması iyi bir formül olabilir. Fakat, Amerikan tarafı da bir şekilde şartlara uygun teminatlar isteyecektir.

ABD’nin milli savunma bütçesi yasasında Türkiye’nin S-400 sistemlerini mülkiyetinde tutmamasına ilişkin bir madde olduğundan bahsettiniz. S-400’lerin mülkiyete ilişkin bir kısıtlama koymasının sebebi ne?  

Amerika’nın mülkiyet maddesiyle bertaraf etmek istediği senaryo; Türkiye’nin elinde F-35 savaş uçaklarıyla birlikte S-400’lerin aynı coğrafyada çalışma ihtimalidir. Bu nedenle ABD, S-400’lerin Türkiye’nin kendi mülkiyetinde kalmasını istemiyor. Kanaatimce, Amerikan tarafı örnek olarak Katar’a gönderilen bir S-400’ün sonradan olağanüstü şartlar oldu diye Türkiye’ye geri getirilmesinin önüne birtakım engeller koymak istiyor. Onun için garaja koyma opsiyonu, Türkiye’nin mülkiyetinde kalmakla beraber yurt dışındaki bir Türk askeri üssüne gönderilsin kısmında müzakere gerektiren başka bir boyut olarak karşımıza çıkıyor.

F-35 savaş uçakları Türk Hava Kuvvetlerinin hava savunma planlamasında 2020’lerden başlayarak ana vurucu gücünü ve belkemiğini teşkil edecek bir savaş uçağıydı. Sizce Türkiye’nin Girit Modelini uygulamaya koyma ihtimali, Türkiye’nin F-35 programına yeniden katılımına ilişkin müzakere ortamını sağlayabilir mi?

Muhakkak ki sağlar. Nihayetinde Türkiye’nin F-35 programından çıkarılmasının temel nedeni S-400 sistemlerinin alınmasıydı. Dolayısıyla, Türkiye bu karardan geri döndüğü noktada F-35’e yönelik de yolun tekrardan açılması gerekir. “Eğer Türkiye S-400 konusunda geri adım atacaksa karşılığında ne elde edecek?” diye sorduğumuzda bu cevaplardan biri F-35 programına geri dönmek olmalı. F-35 programına dönüş konusunu iki boyutuyla değerlendirmeli. Programın Türkiye için bir askeri alım boyutu vardı. Yani Türkiye 100 tane Hava Kuvvetleri’ne, 20 tane TCG Anadolu’ya koyulacak şekilde F-35 B modeli alınacaktı. İkincisi de Türkiye kendi savunma sanayi şirketleri vasıtasıyla F-35’in üretim zinciri içinde yer alıyordu. Artık bugün S-400 ve F-35 sorunu ikili görüşmelerle çözülse dahi Türkiye’nin F-35’in üretim zincirine dönmesi uzun yıllar alacaktır.

Türkiye F-35 programına 3. seviye katılımcı olarak üretim zincirindeydi. Programa aynı şartlarda dönmemiz, savunma sanayii şirketlerimizin tekrardan üretim zincire entegrasyonuyla mı sonuçlanacak?

Aslında şu aşamada o bile belirsiz çünkü üretim zincirinde yer alan Türk şirketler de üretim sürecinden çıkartıldılar. Yerine kısmen Amerika’da veya başka ülkelerden alternatif tedarikçiler belirlendi. Üretim süreci artık onlar üzerinden devam ediyor. Hatta 1 ay kadar önce üretim ortaklarının aralarında imzaladıkları mutabakat muhtırasıyla da yeni üreticiler programda resmileştirildi. Şimdi böylesine komplike bir üretim sürecine yeniden girmek -eğer mümkün olabilirse- yine de daha uzun yıllara baki olacaktır. Tekrardan programa dönme anlamında, Türkiye’nin F-35 uçaklarını teslim alabilmesi söz konusu olabilir ama bu formülde Türkiye’ye üretim bandında yer almak konusunda ne zaman sıra gelir belirsiz. Şunu da ilave etmek istiyorum. Eğer S-400 ve F-35 meselesi çözülürse aslında Türkiye’nin ilk beklentisi F-35 de olmayacak. Şu anda Türkiye’nin öncelikli beklentisi Kongre tarafından engellenen F-16’ların modernizasyonuna yeşil ışık yakılması olacak diye düşünüyorum.

Türkiye’nin F-35 programına yeniden katılımı durumunda, S-400 hava savunma sistemleri üzerinde silahsızlanma çalışmalarındaki pratiklerine benzer şekilde bir denetim mekanizması oluşturulması söz konusu olabilir mi?

Öncelikle iki konuyu açıklığa kavuşturmak gerekiyor. Sadece silahsızlanma düzenlemelerindeki denetim mekanizmasının benzerleri yanı sıra Amerika ile Türkiye’nin hangi şartlarda “bu malzeme garajdan çıkacak” konusunda uzlaşma sağlamaları lazım. Bana göre müzakerelerde en önemli tartışma noktası budur. Türkiye’nin kendince olağanüstü şartları tanımlaması gerekiyor. Bu da çok kolay bir iş değil. Bizim tedirgin olacağımız senaryolar belki Amerika tarafından aynı şekilde görülmeyecek. Amerika tarafından tedirgin edici nitelikte görülen senaryolar Türkiye tarafından öyle görülmeyecek. İşte bu aşamada askeri ve diplomatik çevrelerin “hangi şartlarda S-400 garajdan çıkacak ve buna bağlı olan olağanüstü şartlar ne şekilde tanımlanacak” başlığı altında yapıcı fikir tartışmaları yapmaları gerekiyor. Müzakerelerde S-400 sistemlerinin hangi şartlarda garajdan çıkacağının karar verilmesi, sistemin denetiminde de önemlidir. S-400 o kadar büyük çaplı bir silah sistemi ki ne zaman garajdan çıktığını tespit etmek son derece kolay ve gizlemek zor. Dolayısıyla işin denetim kısmı nispeten daha kolay. Geçmişte bu malzemenin İncirlik’te tutulması yönünde bazı formüller vardı. Dolayısıyla, İncirlik’te olduğu sürece zaten S-400’ün oradan çıkarılması gözle görülür bir eylem olacaktır.

Türkiye’nin S-400 meselesinde bir çeşit Girit Modeli oluşturması, Rusya ile olan siyasi ikili ilişkilerini ne şekilde etkiler?

Girit modelinin birinci boyutu itibariyle etkilemez. ‘biz bunu garajda tutalım, olağanüstü şartlarda dışarıya çıkaralım formülünün Rusya ile ilişkileri etkileyecek hiçbir boyutu bulunmuyor. Eğer ikinci boyutu uygulanırsa “biz bunu NATO tatbikatlarında çıkaralım ve NATO uçaklarının taktik çalışmaları için kullanalım” kararı verilirse Rusya’nın tepkisine neden olur. Diğer formüller olan üçüncü bir ülkeye konuşlandırmak veya satış meselesinde Rusya ile bir müzakereye gitmek gerekecektir.

2010 yılında NATO’nun Lizbon zirvesinde kabul edilen füze savunma mimarisinin ülkemizin bir üyesi olması çevremizden gelecek füze tehditlerine karşı hava savunmasını ne şekilde etkiliyor?

Türkiye bir ittifak üyesi olarak NATO’nun füze hava savunma sistemi şemsiyesinden yararlanan bir ülkedir. Bu şemsiyenin en önemli unsurlarından biri Türkiye’deki Kürecik radar üssüdür. NATO’nun füze sisteminin başka unsurları da mevcut. Kısmen Akdeniz’deki Amerikan gemileri, Romanya ve Polonya’da konuşlu olan füzeler, AWACS uçakları ve diğer ayakları var. Özet itibarıyla, NATO füze savunma sisteminin birçok unsuru var ve ülkemiz de bir NATO ülkesi olarak bu sistemin sağlamış olduğu korumalardan faydalanıyor. Bunu her zaman hatırda tutmak lazım.

Peki o zaman “Türkiye neden S-400 aldı?” sorusu beraberinde geliyor. Türkiye, NATO’nun füze savunma sisteminin yanı sıra kendi ulusal envanterine dahil edebileceği bir savunma sistemine sahip olmak istedi. Bir başka deyimle, kontrol yetkisi tamamen kendinde olan bir hava ve füze savunma sistemi istedi. NATO’nun füze savunma sisteminde kontrol tamamen Türkiye’de değil. Aslında kontrol diye bir şey de yok, onu da söylemek lazım. Bu tip sistemler kurulduktan sonra insan kararı ile çalışan sistemler değiller. Bu kurulan mimari içerisinde, alınan gerçek zamanlı bilgiler doğrultusunda sistem kendiliğinden operasyonel hale gelir. Sonuç itibarıyla, Türkiye NATO’nun füze savunma sistemi dışında kendi ulusal yeteneklerini geliştirmek için, kendi envanterinde olacak ve kendisinin düğmeye basma salahiyetine sahip olduğu bir sistem almak istemişti. Bunu istemekte de haksız değil, nihayetinde NATO sistemiyle bu ikisini birlikte tutmak mümkün. Asıl sorun Türkiye’nin nihai tercihinin NATO sistemleri ile uyumlu olmayan bir sistem tercih etmesinden kaynaklanıyor.

Ülkelerin kendi ürettikleri S-400 ve Patriot benzeri yüksek teknoloji hava savunma sistemlerini başka ülkelere ihraç ederken, genellikle kendi envanterinde bulunan orijinal modelinden daha kısıtlı bir versiyonu olan ihraç modelini sattığı bilinir. Diğer teknik tartışmalardan bağımsız olarak, Türkiye uzun menzilli sistemlerinin satın alımı müzakereleri sırasında Patriot ve S-400 sistemlerinin teknoloji transferi konusunda birbirlerinden herhangi bir farkı bulunmakta mıydı? 

Hem Patriot hem de S-400 sistemlerinde teknoloji transferi yok. Zaten tartışmaların garipliği de biraz burada. Önce hükümetten Patriot’lara yönelik yapılan açıklamalarda “bize satmadılar” açıklaması oldu. Bu açıklama doğru değildi çünkü Patriot’lar daha önceden Türkiye’ye iki defa teklif edildi. Devamında hükümet, “bize satmadılar” söyleminden “teknoloji vermiyorlar” açıklamasına yöneldi. İkinci açıklama doğruydu. Burada şunu da hatırlamak gerekiyor, S-400 sistemlerinin de hiçbir şekilde teknoloji transferi içermiyor. Zaten Rusya’nın bir NATO ülkesi olan Türkiye’ye teknoloji transferi yapmasını beklemek yanlış. S-400 ve Patriot tartışmalarının yanı sıra Türkiye aslında kendisi için daha önemli bir fırsatı kaçırdı. Türkiye Avrupa konsorsiyumu olarak planlanan Eurosam projesi kapsamında SAMP/T sisteminin yeni versiyonu için müzakereler yürütüyordu. Eurosam projesinde Türk ve Avrupa firmalarının ortak katkılarıyla tasarım ve üretim konularında teknoloji transferi içeren bir müzakere süreci gelişiyordu. Türkiye, Avrupa tarafı ile SAMP/T sistemlerinin yeni versiyonun teknoloji transferini içeren şekilde müzakere ederken, S-400 kararı bu opsiyonu ortadan kaldırdı.

ABD’nin Türkiye’ye teklif ettiği Patriot sistemlerinin modeli diğer NATO üyesi ülkelere teklif ettiği modellerden farkı bulunmakta mıydı?

2018 Aralık’ta Türkiye teklif edilen paket, teknolojik olarak Amerika’nın herhangi bir üçüncü ülkeye verdiği teklif kadar iyiydi. Hatta, Amerika’nın şu ana kadar üçüncü ülkelere vermiş olduğu teklifler arasında daha iyisi yoktur. Önerdikleri pakette yeni jenerasyon PAC-3’ler de vardı. Patriot sistemi dediğimiz zaman bunu bir aile olarak anlamamız lazım aynı Mercedes modelleri gibi. Patriotlar da 2018 teklifinde pakete en son nesil PAC-3’ler de dahil edilmişti. Fakat bu teklif biraz geç geldi ve Türkiye S-400 kararını da vermiş olmasından alım gerçekleşmedi.

S-400 sistemlerine ödediğimiz 1.3 milyarın yanında Türkiye’nin F-35 projesinden çıkarılmasının maliyetinin Lockheed Martin’in 2018 yılındaki hesaplamalarına göre 12 milyar civarında dolar olduğu görülüyor. Anlaşmaların maddi boyutu bir yana, F-35 projesinden çıkarılmamız gelecekte Türk Hava Kuvvetlerimizin Ege bölgesinde olan hava gücümüzü ne şekilde etkileyecek?

Oldukça olumsuz biçimde etkileyecektir. Türk Hava Kuvvetleri, dönüşümünü 2007 yılından itibaren F-35 platformuna yönelik planlamıştı. Türkiye, F-35 gibi havada enformasyon üstünlüğünü sağlayan bir platforma sahip olacaktı ve F-35’lerin yanına milli muharip uçak TF-X projesi gelecekti. İlk başta yapılan hava savunma planlamasında milli muharip uçağı F-35’in yerine monte etmek gibi bir amaç yoktu. Planlamalar, her ikisine birlikte sahip olmaktı. Teknik açından değerlendirirsek, F-35 ve milli muharip uçağın birbirinden farklı hedefleri, özellikleri ve kabiliyet farkları var. Türkiye’nin envanterinde F-35 savaş uçakları olmayınca Türkiye’nin bölgedeki rakiplerine karşı zaman içinde bir handikapı oluşacaktır. F-35 programından ayrı kalması nedeniyle önünde bir 5. nesil uçak seçeneği de kalmadı. Üstüne üstlük S-400 kararı nedeniyle elindeki F-16’ların modernizasyonu programı da riske atılmış oldu. Gerçek anlamda gittikçe yaşlanan F-16 filomuz da düşünüldüğünde, önümüzdeki 5-10 yıl içerisinde hava üstünlüğümüzü kaybetme riskimiz oluştu. Bu riski SİHA’lar ile ortadan kaldırmak mümkün değil. SİHA’ların fonksiyonları çok farklı. Onlar 5. nesil uçaklara karşı havaya sürebileceğiniz tarzda platform değiller. Sonuç itibarıyla, Türkiye’nin önümüzdeki 5-10 yıl için veya milli muharip uçak envantere girene kadar rakiplerine yönelik hava üstünlüğünde dezavantajlı gelme durumu riski oldukça yüksek diyebiliriz. Bu arada milli muharip uçağında ne zaman envantere gireceği konusunda belirsizlik var. Muhtemelen de milli muharip uçak F-35 seviyesinde 5. nesil bir uçak olmayacak. Bu bakımdan Milli Muharip Uçağı daha ziyade yaşlanan F-16 filosunun bir ikamesi olarak görmek lazım. Zaten hava kuvvetlerinin uzun vadeli dönüşüm projeksiyonunda da bu nedenle hem F-35’e hem de Milli Muharip Uçağa yer verilmekteydi.