Dünyanın en önemli yolsuzlukla mücadele örgütlerinden biri olan Uluslararası Şeffaflık Derneği Türkiye’de de oldukça aktif. Konuyla ilgili raporları ise Türkiye’nin yolsuzluk konusunda performansının iç açıcı olmadığını gösteriyor. Arın Demir bu röportajda Türkiye’nin yolsuzluk yolculuğunu Uluslararası Şeffaflık Derneği’nin yönetim kurulu üyesi avukat Oya Özarslanla konuştu.

Her sene yapılan Uluslararası Şeffaflık Derneği’nin 2020 Yolsuzluk Algısı Endeksine göre Türkiye 186 ülkede 86. sırada yer aldı. Verilere göre ülkemiz Avrupa’da en altta, Asya’da ise Hindistan ve Çin gibi ülkelerin gerisinde konumlanıyor. Araştırmanın parametreleri ve Türkiye’nin geriye düşmesinin ana sebepleri nelerdir?

Transparency International son 25 yıldır dünyadaki ülkeleri, kamu sektöründeki yolsuzluğu ölçtüğü Yolsuzluk Algı Endeksi (CPI) ile değerlendiriyor. Endeks bu konuda yolsuzluğu isabetli bir şekilde ölçen ve tüm dünyada kabul edilen saygın bir çalışmadır. 

Türkiye, Endeks’in bu yılki sonuçlarına göre son 8 yıl içinde yolsuzluk algı puanı açısında dünyada en çok gerileyen 5 ülke arasında ve yolsuzluğun yaygın ve derin bir şekilde bulunduğu ülkelerden biri kabul ediliyor[1]. Ülkemiz, Avrupa Birliği üyesi ülkeler ile karşılaştırıldığında, 28 üye ülkeden de düşük puan alarak Romanya’nın ardından sonuncu sıraya yerleşmiş durumda. OECD ülkeleri arasında ise Türkiye, sondan üçüncü sırada yer almaktadır. Endeks’te ülkemizin, otoriter ve tüm dünyaya yolsuzluğu ihraç eden ülkeler arasında başta gelen Çin ve yoksullukla boğuşan Hindistan’dan da aşağılara düşmüş olması, bize sadece durumun vehameti hakkında bir fikir verebilir.

Türkiye, Avrupa Birliği’ne aday ülke olması sürecinde bazı reformlar yaparken yolsuzlukla mücadele konusundaki bazı uluslararası anlaşmalara da taraf oldu. Bunlara bağlı olarak Türkiye’nin Endeks’deki yeri göreceli olarak birkaç yıl boyunca biraz daha pozitif bir tablo çiziyordu. Ancak reformların durmasını takiben, özellikle 2013 yılından sonra yolsuzluk skandalları, bunlara karışan siyasilerin yargılanmaması, ihaleler ile ilgili sistemin gittikçe zayıflaması, kamu kaynaklarının belli şirketlere transferi ve bunlara bağlı büyük çaplı yolsuzluk olayları gibi konuların ortaya çıkması dolayısıyla büyük düşüşler yaşadı. 

Ben bu durumu frenleri boşalmış şekilde bir yokuş aşağı gidiş olarak tarif ediyorum. Yaşadığımız günler de bunun en büyük kanıtı aslında, hemen her gün siyasi bağlantıları da olan başka bir skandal yaşıyoruz.

2019 yılında IPSOS araştırma tarafından gerçekleştirilen Meslekler Güven Endeksine göre Türkiye toplumunun %11 ile en az politikacılara güvendiğini görülüyor. Toplumun siyasetçilerine duyduğu güven ile genel yolsuzluk algısı arasında bir ilişki var mı?

Siyaset kurumunun tüm dünyada insanlara güven vermediğini ve hemen hemen her yerde siyasetçilere güvende sorunlar olduğunu biliyoruz ama Türkiye’de bu, kronikleşmiş durumda. Siyasetin bir zenginleşme aracı olarak görülmesinin bunda büyük payı var. Siyasete girmek zaten belli finans kaynaklarına sahip olmayı gerektiriyor. Yeni gelenin kaynakların üzerine oturacağı ve bundan faydalanacağı fikri ise neredeyse norm gibi kabul görüyor. Yolsuzluk, yoksulluk, yasaklar sloganı ile başlayan bu son 20 yıla yakın dönem ise bu konudaki tüm klişelerin gerçekleştiği ve de hızla geçildiği, mütevazi fotoğrafların unutulduğu, her şeyin tam da göze sokularak yapıldığı bir dönem oldu. Siyasetçiye duyulan güvenin tam olarak erozyona uğramasında bunun etkisinin çok olduğunu düşünüyorum.

2015 ve 2016’da yaptığımız kamuoyu anketlerinde[2] yolsuzluğa en çok bulaşan kurumlarda ilk sırada siyasi partiler ve yerel yönetimler çıktı. Ankette verilen cevaplarda yolsuzluğun nedenleri arasında siyaset sermaye ilişkisi ve dokunulmazlıklar ile yolsuzluğun cezasız kalması gösteriliyordu. Yani halkımız işin gayet farkında.

Şeffaflık reformlarının uygulanış biçimlerinde big-bang ve incremental olmak üzere kamu politikasında iki farklı uygulama biçimi ön plana çıkıyor. Big bang yaklaşımında reformlar radikal biçimde, incremental yaklaşımında kademeli olarak uygulandığını görüyoruz. Bu çerçeveye göre ülkemizdeki şeffaflık reformlarının uygulanış biçimi geçmişten günümüze nasıl gerçekleşti?

Ülkemizde herhangi bir zaman doğru dürüst bir şeffaflık reformu yapıldığından bahsetmek mümkün değil. Yukarıda bahsettiğim Avrupa Birliği uyum yasaları çerçevesinde imzalanan bazı uluslararası sözleşmeler ve çıkarılan bazı yasalar, deyim yerindeyse dostlar alışverişte görsün tarzı adımlardı. Askeri vesayetten kurtulmak için Batı’ya ve AB’ye sarılan, bunun için içeride en geniş ittifakı sağlama motivasyonuyla yapılan değişiklikler. Tabii konuyu bilenler açısından inandırıcılığı yoktu bunların. Bir yandan şeffaflık, dürüstlüğü temel aldığı ifade edilen kanunlar çıkarılırken, bir yandan İhale Kanununun altının oyulmasını nasıl izah edebiliriz ki? Ya da mesela, Almanya Deniz Feneri davasına bulaşanları yargılarken, bizdeki ayak sürmeleri, sanık sıfatındaki kişileri göz göre göre devlette üst düzey göreve getirmeleri. 

Literatür siyasette yaşanan tektonik değişimlerin reform politikaları için fırsat penceresi açabileceğinden bahseder. Gelecekte açılabilecek olası fırsat pencerelerinde ne tür bir strateji izlenmelidir?

Evet, bu fırsat penceresi çok kıymetli. Bir yönetim değişikliği halinde sadece kişilerin değişip, aynı usul ve kötü alışkanlıkların devam ettiği bir sisteme kolaylıkla düşülebilir. Dünyadaki örneklerde mesela yurtdışına yolsuzlukla kaçırılan ülke kaynaklarının tekrar ülkeye iade edildiğinde, bu sefer yeni gelen yönetimler tarafından buharlaştırılabildiğini görüyoruz. Bunun için kişiler değil sistemi hedef alan değişiklikler planlanmalı, adaylar ve partilerle açık taahhütler yapılmalı, neyin öncelikli olduğu incelikli bir şekilde tasarlanarak, tüm adımlar sivil toplum ve bağımsız kurumlar tarafından sıkı sıkıya denetlenmeli, takip edilmeli, ihlal olursa ifşa edilmeli. 

Ben ülkemizde bu pis alışkanlıklardan ikrah etmiş bilinçli bir seçmen geldiğine inanıyorum. Bunun bir örneğini yerel seçimleri takiben gördük, muhalefet partisi seçmenleri kendi partileri tarafından bazı görevlere yakın akraba ya da parti örgütünden kişilerin getirilmesini kıyasıya eleştirdiler, kendi siyasetçilerine çeki düzen verdiler, hızlıca kamuoyu baskısı yaratarak istifa ya da yanlıştan dönüşü sağladılar. Sivil toplumu güçlendirdiğimiz ölçüde bu olacaktır, temkinli ama umutluyum.

Ülkeler arasında kurumlarda resmi kurallar başta olmak üzere, standartlar, uygulamalar, ve normlarının farklılık gösterebilir. Uluslararası Şeffaflık Derneği olarak Türkiye’ye ilişkin kampanya ve politika geliştirme sürecinde Batı’daki veya Afrika’daki yaklaşımlara göre ne gibi farklılıklar bulunuyor?

Mesela, Ukrayna’da siyasetçilerin mal varlıkları kanunen açık ve internet sitesi üzerinden takip edilebiliyor.  Yolsuzluk karşıtı genç aktivistler politikacıları takip edip, kamuoyundan sakladıkları yurtdışındaki malları bulup ifşa ederek sert bir şekilde suçluyorlar, aleyhlerinde kampanyaya başlayarak buldukları yerde de soğuk bir kova su döküyorlardı. Bunların hemen hiçbirini Türkiye’de yapabilmek mümkün değil.

Ülkemizde daralan sivil alan ve hak ve özgürlükler üzerindeki baskılar dolayısıyla kampanya ve politika geliştirme mecraları çok sınırlı. Zaten toplantı, gösteri, yürüyüş, protesto vb. yapmak mümkün değil, imza kampanyaları, bilgi edinme hakkı gibi demokratik araçların hiçbiri işlemiyor.  Her şey sosyal medyaya sıkışmış durumda ve burada da her şey büyük öfke patlamaları ve tepkiler şeklinde gerçekleşiyor. 

Kutuplaşma dolayısıyla belli mahallelere ulaşmak da mümkün olmuyor. Hepimizin hayatını aynı ölçüde etkileyen sorunlarda insanları birlikte bir araya getirmek zor oluyor.  

Bir toplumda belirli bir konuya ilişkin sosyal normlarının değişiminin 2 yıl itibarıyla sonuçlarının gözlemlendiği belirtiliyor. Türkiye’de temiz siyaset ismiyle yerel yönetimler seviyesinde başlattığınız şeffaflık, hesap verebilirlik ve sivil katılımı arttırmayı amaçlayan kampanyanız geçtiğimiz ay iki seneyi doldurdu. Gelinen noktada, siz temiz siyaset kampanyanızın sosyal normları olumlu yönde etkilemeye başladığını düşünüyor musunuz?  

Bu kampanya yaptığımız en iyi işlerden biriydi, doğru zamanda doğru kişilerin destek vermesiyle başarılı oldu diye düşünüyorum. Üç büyükşehir belediye başkanlarının imzalaması ve hemen sonrasında sözlerini tutarak “şeffaflık” kavramını hayata geçirecek işler yapmaları, toplumdaki bilinci yükseltti. Milyonlarca kişinin izlediği belediye meclisi toplantıları, popüler dizi izlenme sayılarını geçen canlı çelik boru ihale izlemeleri başka nasıl açıklanabilir ki?

Bir yandan biz kampanya imzacısı belediyeleri takip edip olumlu/olumsuz gelişmeleri de yayınlıyor, böylece bir sivil denetim mekanizması oluşturuyoruz.

Bir yandan da daha çok şeffaflık, dürüstlük talep eden ve hesap sormaya meyilli bir halk kitlesi oluşuyor, bu da sosyal normların şeffaflık istikametinde ve doğal mecrasında oluşmasına katkı yapıyor. 

Sınır Tanımayan Gazeteciler Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde ülkemiz 180 ülke arasında 154. sırada yer aldı. Basının genel durumu, kampanyanızın etkililiği ne şekilde etkiledi?

Yolsuzluktan üstelik verilere dayanarak konuşan, neredeyse tek sivil toplum örgütü olmamız dolayısıyla, ana akım medyada yer almamız mümkün değil, bu tabi büyük kitlelere erişim için bir engel.

Basının yolsuzlukları yazıp kamuoyunu haberdar edebilmesi fonksiyonu, basın özgürlüğünün olmadığı bizim gibi ülkelerde mücadele için en önemli engel aslında. Yazan, çizen ya hapse girme tehdidine uğruyor veya çok yüklü tazminat davaları  ile karşı karşıya kalıyor. Basın mensupları arasında yaptığımız bir çalışmaya göre kendilerini en çok sansürledikleri alanlar arasında ilk önce yolsuzluk geliyor, bunu cumhurbaşkanı ve ailesiyle ilgili haberler takip ediyor. Yolsuzluk iddiaları üzerine kişisel hakların ihlal edildiği gerekçesiyle hemen mahkemelerden yayın yasağı kararı geliyor, ki bu tamamen absürd bir yaklaşım, kamu kaynaklarını kullanan bir kamu görevlisinin yaptığı işlem kamusal niteliktedir, bunun kişisel hayatla ilgisi olduğu düşünülemez.

Sansür ve medya üzerindeki türlü baskılar sürdükçe yolsuzlukla mücadele zor.

Medya aracılığı ile yapılan şeffaflık kampanyalarının etkisiz olduğuna ilişkin araştırmalar var. Hatta literatür şeffaflık kampanyalarının doğası gereği negatif kampanya içermesinden toplumda yolsuzluğun mücadele edilemeyecek büyüklükte bir mesele olarak algılanmasından dolayı toplumda umutsuzluk duygusunu tetiklediği belirtiliyor. Sizce toplumu doğrudan bilgilendirmektense, yolsuzluğun sebep olduğu temelde bulunan sorunlara yoğunlaşmak daha etkili olabilir mi?  

Şeffaflık kavramı, açıklık, dürüstlük, etik ve temiz olma gibi olumlu yansımaları olan bir kavram, bu kavram üzerinden yapılan kampanyalar umutu besliyor. Yolsuzluk ise doğası gereği hep kirli ve karanlık işleri temsil ediyor. Aslında yolsuzluk ifşaları hasarın ne kadar büyük olduğu, vatandaşın ne kadar zarar gördüğü, cebinden neler çıktığı ve hayat kalitesinden neler eksildiğini göstermek için, yani toplumsal bilinci artırmak için ideal bir yöntem. Bu pandemi ve ekonomik krizi döneminde, millet işsizlik ve yoksulluktan kıvranırken ortaya çıkan her usulsüzlük iddiasına ve israf ve kötüye kullanma hadiselerine verilen büyük tepkiden bunu görüyoruz

Geleceği kurarken şeffaflık, geçmişi temizlerken yolsuzluğa vurgu yapılmalı derim.

Yasal çerçeveye bakıldığında Türkiye BM, OECD ve Avrupa Konseyi gibi birçok uluslararası standartlara sahip yolsuzlukla mücadele sözleşmesine imzacısı bir ülke. Bu sözleşmelerin uygulanabilirliği ne seviyede?

Türkiye bu konuda imzaladığı uluslararası sözleşmelere de uymuyor.

OECD Rüşvetin Önlenmesi Sözleşmesi’ne uyumu ölçen 2020 ilerleme raporu Yolsuzluğun İhracı (Exporting Corruption) yayınlandı. Türkiye, bu yıl da, sözleşmeyle ilgili yasaları “az uygulayan/hiç uygulamayan”kategorisinde yer aldı[3]. 2003 yılında imzalanan OECD Sözleşmesine göre yurtdışında rüşvet veren ve yolsuzluğa karışan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını da yargılayıp cezalandırmamız gerekiyor. Ancak Sözleşme’nin imzalanmasından itibaren 17 yıl geçmiş olmasına rağmen Sözleşme ülkemizde uygulanmadı, bir kaç tane soruşturma yapılmış olmasına rağmen kimse yargılanıp cezalandırılmadı. Sözleşme’ye imza atmış diğer ülkeler arasında aktif bir şekilde cezalandırma yapan çok sayıda ülke var ancak biz yine en sonlarda yer alıyoruz.

Başbakan Davutoğlu döneminde imzalanan Açık Yönetim Ortaklığı Devletler Grubunda ise, Türkiye’nin statüsü taahhütlere uymadığı için bir kaç yıl önce pasif konuma alındı.

Yine Türkiye’nin üyesi olduğu Avrupa Konseyi Yolsuzluğa Karşı Devletler Grubu (GRECO), ülkemizi 2005 yılından bu yana siyasi etik, siyasi partiler ve siyasetin finansmanı gibi konularda tam dört kez inceledi. Ve hükümete çeşitli önerilerde bulundu, son 15 yıl içinde bu önerilerin çok büyük bir kısmı yerine getirilmedi[4].

Bir yandan en üst yetkili ağızlardan Avrupa Birliği üyelik sürecimizin devamına ilişkin beyanlar gelirken, öte yandan altına imza attığımız sözleşmelere uymadan ve gerçek bir reform yapmadan Avrupa Birliği üyesi olmak ya da tam bir demokrasiye geçmemiz bir hayaldir.

Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde Türkiye 2020 yılında 128 ülke arasında 107. sıraya yerleştirdi. Weberyan anlamda kurumsal bir devletin ideallerine göre hukukun üstünlüğünü öncüleyen reformların uygulanması dolaylı olarak şeffaflık politikalarının da önünü açmaz mı?

Hukuk devletinin işlediği, kurallara en başta yönetici sınıfın uyduğu, uymadığı zaman cezalandırılabildiği ve halkın hesap verebilirlik talep edebildiği yerlerde şeffaflık gelişiyor, yolsuzluk azalıyor. 

Biz Adalet Bakanlığı istatistikleri üzerinden yaptığımız bir çalışmada son 10 yılda ceza kanunundaki yolsuzlukla ilgili maddelerde %10 oranında daha az dava açıldığını ve gittikçe daha çok takipsizlik kararı verildiğini saptamıştık[5]. Savcı ve hakimlerimizin yolsuzlukla ilgili iddiaları takipte siyasi algılanır şeklinde bir tereddüdü mü var bilemiyoruz.

Geçtiğimiz sene de Yolsuzluk Algı Endeksi puanlarını tüm ülkeler için Dünya Adalet Endeksi ve Demokrasi Endeksi üzerinden ayrı ayrı karşılaştırmıştık[6]. Tahmin edilebileceği üzere hukuk devletinin işlediği ve adalete saygının bulunduğu yerde yolsuzluk azalıyor. Aynı şekilde demokratik teamüllerin yerleşik olduğu bölgelerde de şeffaflığın gelişmiş olduğunu görüyoruz.

Yani ne kadar adalet o kadar az yolsuzluk ne kadar şeffaflık o kadar çok demokrasi.

Fotoğraf: Wilhelm Gunkel


[1] https://www.seffaflik.org/cpi2020/

[2] https://www.seffaflik.org/wp-content/uploads/2015/03/TURKCE_yolsuzluk-araştırma-sonuçları.pdf

https://www.seffaflik.org/wp-content/uploads/2016/03/Uluslararası-Şeffaflık-Derneği-Yolsuzluk-Araştırması-2.pdf

[3] https://www.seffaflik.org/yolsuzlugun-ihraci-2020/

[4] https://www.seffaflik.org/wp-content/uploads/2021/04/GRECO.pdf

[5] https://www.seffaflik.org/wp-content/uploads/2019/11/Adli-İstatistikler-2009-2018.pdf

[6] https://www.seffaflik.org/2018-yolsuzluk-algi-endeksi-aciklandi/