Askeri güç kullanımı, sonucunda insanlar öldüğü ve(ya) öldürüldüğü için defalarca düşünülmesi ve tartışılması gereken konulardan biri. Fakat, buna karşılık dış politika birçok belirsiz, üstü kapalı alanlarla dolu. Bunlar da insanların bu konuyu tartmalarını, değerlendirmelerini zorlaştırıyor. Çetrefilli olması bir yana, bu konuda araştırmalar yürütmek, bu belirsizliklerin giderilmesinden dolayı çok daha önemli hâle geliyor. Bu doğrultuda, Osman Sabri Kıratlı’nın, kendi deyişiyle, “Türkiye’de bireylerin dış politikaya bakışlarının fotoğrafını çekmeyi amaçladığı” “To fight or not to fight? A multivariate analysis of Turkish public opinion on the use of force”[1] makalesi çerçevesinde söyleşi yaptık.

“To fight or not to fight? A multivariate analysis of Turkish public opinion on the use of force” makalenize 2003’teki Amerika’nın Irak işgalinden bir anlatı ile başlıyorsunuz. Bu işgalde Türkiye coğrafyasının kullanılmasına dair TBMM oylamasının kamuoyu görüşü ile paralel bir şekilde sonuçlandığının altını çiziyorsunuz. Bu olay bize neyi anlatıyor?

Bu olay, en temelinde, seçmen tercihlerinin askeri güç kullanımı gibi hayati bir dış politika başlığında fark yarattığını anlatıyor. Hatırlayalım, 1 Mart tezkeresi oylaması öncesi dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, net bir şekilde tezkere yanlısı bir pozisyondaydı. Buna karşılık, ana muhalefet partisi CHP ve o dönemde özgül ağırlığı olan AKP içindeki bazı isimler tezkere karşıtı bir pozisyon almışlardı. Siyasi elitler seviyesindeki bu ayrılık kamuoyunun, tezkere karşıtlığı politikası etrafında etkin bir biçimde birleşmesinin önünü açtı. Bunun sonucunda da büyük şehirlerde yüksek katılımlı savaş karşıtı yürüyüşler düzenlendi. Bu sayede AKP içindeki çatlağın büyümesi ve TBMM’deki tezkere oylamasında ret kararı çıkması mümkün oldu.

Peki, hemen bu örnekten bir hareketle şunu sormak istiyorum: Bu olaydan hareketle Türkiye kamuoyu pasifist veya izolasyonist(yalnızlıkcı) bir politikayı tercih eder diyebilir miyiz?

Hayır bunu söylemek de mümkün değil. Zıt bir örnek ise 2017’de Suriye’ye gerçekleştirilen sınır ötesi operasyonlar. Burada ise araştırma şirketleri seçmenlerin büyük çoğunlukla bu operasyonları desteklediğini gösteriyordu. Keza bu destek, birçoğu basına da yansımış yüksek sayıda şehit haberlerine rağmen operasyonların sonuna kadar önemli ölçüde devam etti. Dolayısıyla, Türkiye kamuoyunun askeri güç kullanımına olan tavrının durağan olmadığını, farklı zamanlarda farklı seyredebildiğini görüyoruz.

Makalenizde kamuoyu ve devletlerin askeri güç kullanımı arasında bir bağ kuruyorsunuz. Halkın bu konudaki fikirleri neden önemli? İnsanların karar verme gücü veya etkisi nedir?

Öncelikle şunu belirtmek lazım ki kamuoyu ve askeri güç kullanımı arasında ayrılmaz bir bağ bulunmuyor. Nihayetinde, devletler birçok askeri operasyonları kamuya danışmadan ve hatta onların haberi olmadan gerçekleştiriyorlar. Yine bazı durumlarda kamunun tercihinin aksine operasyonlar da yapabiliyorlar.  Ancak genel anlamıyla dış politikada kamuoyu etkisi nedir sorgusu önemli. 1950 ve 60’larda akademik literatüre hâkim olan Almond-Lippmann[2] konsensüsü dış politikada halkın etkisinin dikkate alınamayacağını, çünkü seçmenlerin bu konularda yeterince bilgi ve bu bilgiyi işleyebilecek eğitime sahip olmadıkları, dış politikaya ilgisiz kaldıkları ve fikirlerinin belli bir tutarlılıktan uzak ve dolayısıyla da manipülasyona açık olduklarını öne sürüyordu. 1960’larda kamuoyunun dış politikada alınan kararlara hassasiyetleri arttıkça -ki bunda Vietnam Savaşı’nın büyük rolü var- bu sav önemli ölçüde etkisini yitirdi. İlerleyen dönemlerde, yalnızca seçmenlerin dış politikaya ilgisi artmadı, gelişen medya ve iletişim teknolojileri sayesinde, seçmenlerin bu konulardaki bilgi düzeyleri de önemli ölçüde gelişti. Bu durum tabii, seçmenlerin dış politikaya bakışlarını ve etkilerini inceleyen akademik araştırmaların da çoğalmasına neden oldu.

Bugün literatüre baktığımızda sayısız çalışma bize kamuoyunun dış politikanın farklı alanlarında önemli bir etki yapabileceğini ve pratikte de birçok defa etki yaptığını ortaya koyuyor. Bu farklı alanlar yalnızca askeri müdahale gibi yüksek profilli kararlar da değil. Örneğin, çalışmalar bize halkın pek fazla bilgiye sahip olmadığı dış yardım konusunda bile, dış yardım yapan ülkelerdeki seçmen tercihlerinin, bağışçı ülkelerin yardım bütçeleri ve politikalarına direkt etki yaptıklarını gösteriyor[3].

Peki bu bağ nasıl kuruldu, demokratik kazanım olarak görülebilir mi? Ayrıca, bu ilişkilenme demokratik seviyeye bağlı olarak değişen bir şey mi?

Öncelikle, sizin de belirttiğiniz gibi, bir ülkede demokrasi seviyesi yükseldikçe bu bağın daha da kuvvetli olduğunu görüyoruz, çünkü demokratik sistemlerde iktidar partileri seçim kazanmak için seçmenlerini, dış politikanın da içinde olduğu bir dizi alanda ikna etmeliler. Siyasi iktidarın her tür politikada olduğu gibi dış politikada da temel ve geniş hatlarını seçmenlerin çizdiği bir sınırda hareket etmeleri demokrasinin bir gereği. Seçmen ve seçilen arasındaki bağ, seçimle de sona ermiyor. Yine yapılan çalışmalar bize, iktidara geldikten sonra dahi, dış politikada kamu tercihlerine yeterince duyarlı olmayan hükümetlerin iktidarlarını daha çabuk kaybettiğini gösteriyor[4].

Bir de şunu da hatırlamak gerekiyor. Siyasi elitler de toplumdan tamamıyla kopuk kişiler değiller. Sistem ne olursa olsun politik meşruiyet, temsil ettikleri gruplardan geliyor. Ayrıca ait oldukları toplumların belirli kültürel kodlarını ve değer yargılarını da taşıyorlar. Dolayısıyla, seçmen tercih ve beklentilerini incelemek, bize aynı zamanda daha zor erişilen siyasi elitleri anlamak adına da bazı ipuçları sunuyor.

Dış politika ana hatlarıyla seçmenlerin çizdiği bir geniş çerçevede yürümeli dedik, ancak o çerçevenin ne kadar geniş ve dar çizileceği önemli bir soru. Dış politikayı gereğinden fazla politikleştirmek, o çerçeveyi çok daraltmak ve her tür dış politika kararını halkın tercihleri doğrultusunda almak da yarardan çok zarar getirebilecek bir tercih.

Örneğin, seçmenlerin gerektiğinde silah kullanımına onay verilebileceği yönündeki bir dış politika tercihleri daha geniş bir çerçeve çizerken, Türkiye’nin NATO kumandası altında bir barışı koruma operasyonuna katılımı öncesi seçmen onayının alınmasına gerektiğine dair bir yaklaşım ise daha dar bir çerçeveyi işaret etmekte. Ben, kişisel olarak, ikincisinin, demokratik bir kazanım sayılamayacağı kanısındayım, özellikle de Türkiye ya da ABD gibi seçmenler arasındaki kutuplaşmanın yüksek olan toplumlarda.

Dış politika fazlasıyla uzmanlaşma gerektiren bir alan. Bilgi akışı ve yoğunluğu fazla ve bilgilerin birçoğu açık kaynaklarda paylaşılamaz durumda. Böylesine bilgi yoğunluğunu, komplike ilişkileri, seçmenlerin çözümleyebilmesi çoğu zaman mümkün değil.  Bunun yanında seçmenler, ülkelerinin taraf olduğu anlaşmalar, bu anlaşmalardan doğan yükümlülükler ve tabii uluslararası hukuk konularında da yeterince bilgi sahibi değiller. Ayrıca karar verici olarak dış politikaları belirlerken duygusal olarak hareket etme lüksünüz de yok. Duygusal değişimlere ve anlık heyecan ya da öfkelere çok daha acık seçmenlerin tercihlerine büyük anlamlar yüklemek de stratejik olarak sizi daha zor duruma da sokabilir. Bir başka sorun da seçmenlerin yakın geçmişte yaşananları daha iyi hatırlaması ve yakın geleceğe daha fazla önem atfetmeleri. Ancak sağlıklı bir dış politika yapımı, çok daha uzun vadeli düşünüp, stratejiler kurmalı. Dolayısıyla bu konuyu bir veya sıfır olarak, iki elemanlı bir yaklaşımdan ziyade, konu ve karar bazlı değerlendirmek daha sağlıklı olacaktır.

Sizin de bahsettiğiniz gibi Türkiye sınırları dışında askeri gücün kullanılmasına dair kararlar alınırken benim bu kararlara dair tutumun genelde çekimser oluyor. Çünkü bir askeri operasyonu değerlendirebileceğim kadar bilgi sunulmuyor veya şeffaf yürütülmediğini gözlemliyorum. Biraz bu noktadan yola çıkarak şu soruyu sormak istiyorum: İnsanlar askeri gücün kullanılması konusunda nasıl ve neye dayanarak karar veriyorlar?

Burada en önemli etken, operasyonun amacı. Askeri operasyonları hedefleri açısından dört ana gruba ayırabiliriz. (1) Başka ülkede rejim değişikliği, (2) hedef ülkenin bir politikasında geri atım atmasına sağlamak, (3) barışı koruma görevleri ve (4) insani müdahaleler. Bunlardan ilki açık ara en az tercih edilen, sonuncusu ise açık ara en çok destek bulan müdahaleler. 1992 ve 1998’de Jentleson’un yaptığı araştırmalar, ABD’de üçüncü seçeneğe, yani barışı koruma görevlerinin de rejim değişikliği kadar olmasa da pek desteğin bulmadığı yönünde[5][6].

Ben de birleşik analiz (conjoint) deney yöntemi kullanarak verisini geçtiğimiz yıl topladığım, hala hakem değerlendirme aşamasında olan araştırmamda, Türkiye ve ABD üzerinden bu konuya eğildim. Bulgularıma göre, Jentleson’dan 30 yıl sonra, bugün hem ABD hem de Türkiye örneklemlerinde, bu sıralamada, 1 ve 4’un yerlerini korudukları ancak 2 ve 3’un yer değiştirdiği, yani barışı koruma operasyonlarının hedef ülkede politika değişikliğini hedefleyen operasyonlara kıyasla daha fazla destek bulduğu sonucuna vardım. Bu değişimin olası nedenleri olarak, Soğuk Savaş sonrası barışı koruma görevlerinin daha sık aralıklarla ve daha geniş bir coğrafyada gerçekleştirilmesi sonucu seçmenlerin bu görevlerin içeriği ve kapsamına dair görece daha net bilgilendirilmesini sayabiliriz. Aynı şekilde, bu operasyonların soylu bir amaç uğruna yapılan ve adından başlayarak seçmenler nezdinde daha pozitif bir şekilde algıla oluşturduğunu da öne sürebiliriz.

Operasyonun amacı başat bir etken, peki başka etkenler yok mu?

Etkileri daha sınırlı olsa da var. İkinci faktör olarak, iç ve dış siyasi elitlerin etkisini belirtebiliriz. İçte muhalefet ve iktidar tarafından ortak bir dille desteklenen operasyonlar kamuoyu desteğini belirgin ölçüde attırıyorlar. Örneğin, başta konuştuğumuz 1 Mart Tezkeresi konusunda, muhalefet ile iktidar arasında ciddi bir uyuşmazlık söz konusuydu ve bu uyuşmazlık kamuoyu tercihlerinde de belirleyici oldu. Dışta ise Birleşmiş Milletler gibi kamuoyu nezdinde güvenilirliği ve tarafsızlığına inanılan uluslararası örgütlerin operasyona meşruiyet sağlaması kamuoyu desteğini arttıran bir etken.

Bir başka etken ise operasyon yapılacak ülkenin özellikleri. Örneğin demokratik barış teorisi bize demokrasilerin birbirleriyle savaşmadıklarını söylüyor. Bu karşılıklı pasifist tutumun bir nedeni de demokrasilerde kamuoyunun diğer demokratik ülkelere karşı herhangi bir askeri operasyona şiddetle karşı çıkmaları. Yine, hedef ülkenin toplumu tarafından benimsenen din de bir etken. Bu doğrultuda olarak, yapılan bazı çalışmalar, Amerikan seçmeninin Müslüman ülkelere karşı düzenlenmesi planlanan askeri operasyonlara çok daha destek çıktıklarını gösteriyor[7][8]. Yukarıda belirttiğim üzere, son yaptığım çalışmada, bu tercihin Türkiye’de olduğunu gözlemledim. Yani Türkiye kamuoyu da her şeyi eşit iki ülke arasından Müslüman olan bir ülkeye karşı askeri operasyona Hıristiyan -veyahut Budist- olana göre daha destekçi. Bu da üzerinde konuşulması gerekilen bir bulgu.

Hedeflenen askeri operasyonun başarı şansı ve bu bağlamda, özellikle de bazı kamuoyları için kritik öneme sahip, olası askeri kayıpların büyüklüğü. Bu anlamıyla örneğin hava saldırıları, kara saldırılarına göre daha risksiz oldukları için daha fazla destek buluyorlar. Aynı şekilde operasyon düzenlenecek ülkenin askeri gücü, operasyonun başarı şansını direkt olarak etkilediği için önemli bir kriter. 

Bu konuda literatürün Amerika ve batı demokrasilerinde yoğunlaştığı için literatürde eksiklikler olduğundan bahsediyorsunuz.

Bu konuda özellikle Amerika’da ve ondan çok daha az sayıda da olsa, Batı Avrupa ülkelerinde çalışmalar fazla. Genel olarak akademik üretimin Amerika’da yoğunlaşması bu durumda bir faktör. Ancak özel olarak askeri güç kullanımı konusunda Amerika’da fazlasıyla çalışma yapılmasının bir nedeni de bildiğimiz üzere ABD’nin askeri olarak (iki dünya savaşı arası ve biraz da Trump dönemi hariç) her donem aktif bir dış politika izlemesi ve müdahalelerde bulunması. Özellikle Vietnam Savaşı sonrası Amerika’nın dünyanın diğer ucundaki varlığına yönelik savaş karşıtı protestolar sonucu, akademide bu tür dış müdahalelere karşı seçmenlerin tutumlarının neler olduklarını ve bu tutumların politik tercihlerde bir etki yaratıp yaratmayacağını yönelik araştırmalar hız kazanıyor.

Bu vurguyu Türkiye üzerine yapılan çalışmalar için de yineliyorsunuz. Tekrar burada sorayım, Türkiye’ye dair çalışmalar bize ne sunuyor?

Açıkçası dış politikada kamuoyu tercihlerine dair Türkiye özelinde yapılan araştırmalar çok sınırlı, spesifik olarak askeri güç kullanımı üzerine yapılan ise en azından benim bildiğim kadarıyla pek yok.

Dış politikada kamuoyu tercihlerine dair araştırmalar yapıyorsanız ve bir de incelediğiniz coğrafya Türkiye ise, bir de şu soru gündeme geliyor: Bu tür yarı-demokrasi veya otoriter ülkelerde, zaten dış politikaya etkisi doğası gereği sınırlı kamuoyu tercihlerini incelemeye değer mi? Dolayısıyla bu toplanan veri ve yapılan araştırma aslında pratikte bir değer taşıyor mu? Bence bunun cevabı da evet. Taşıyor çünkü birçok çalışma bize en otoriter rejimlerde dahi, liderlerin kamuoyu baskısı ve etkisinden muaf olamadıklarını gösteriyor. Örneğin uluslararası arenada tutulamayan sözler ve arkası gelmeyen tehditlerin otoriter rejimlerde yöneticilerin kendi halkları nezdindeki destek oranlarına önemli zararlar geldiğini biliyoruz[9]. Daha da ötesi, askeri güç kullanılan bir uluslararası krizde geri adım veya yenilgi, otoriter liderlerin iktidarda kalma sürelerini önemli ölçüde azaltıyor[10]. Tüm bunlar bize demokrasi dışı rejimlerde dahi kamuoyunu ölçmek ve anlamlandırmamızın gerekliliğini gösteriyor.

Sizin yaptığınız araştırmalar bu konuya önemli katkılar sunuyor. Öncelikle biraz yaptığınız araştırmanın kapsamını anlatmak adına şunları söyleyeyim: Bu konuyu araştırmak için 16 şehirden 1588 kişiye anket uyguladınız . Bu anketin içinde insanların dış politikaya yönelik tavrını anlamak (ölçmek) için 6 tane soru kullanıyorsunuz. Bu sorulardan hareketle insanların dış politikadaki “isolationist” ve “militant internationalism” tavırlarına yaklaşımlarını ölçüyorsunuz. Daha fazla ayrıntıya girmeden önce şunu sorayım: bu kavramları nasıl anlamalıyız?

İzolasyonist yaklaşıma sahip seçmenler, ülkelerinin dış politikada mümkün olduğunca içe dönük, başka coğrafyalarda müdahalelere karşı, bir anlamda daha edilgen ve statükocu bir politikayı destekliyorlar. Bu içe dönüklük hali yalnızca askeri güç kullanımı gibi çatışma durumlarında değil, dış yardım ve uluslararası kuruluşlara üyelik gibi iş birliği alanlarında da geçerli.

Diğer taraftan, militer uluslararasıcılık olarak çevirebileceğimiz ‘militant internationalism”, ulusal çıkarları koruma adına gerekirse sert ve zorlayıcı müdahalelere yaklaşımı ölçüyor. Doğal olarak bu ölçekte yüksek skor alanlar, daha tek taraflı dış politikayı savunuyor, ve uluslararası örgütlerin ulus-devletleri bağlayıcı etkisinden rahatsız bir izlenim çiziyorlar.

Buradaki sorular literatürde daha önceden test edilmiş veya kullanılmış sorular mı?

Evet, bu iki konsept de Amerikan örnekleminde test edilmiş ve kullanılmış ölçekler. Burada iki grup çalışma öne çıkıyor, Wittkopf (1986)[11] ve Herrmann ve diğerleri (1999)[12]. Ben de çalışmalarımda bu iki grup çalışmada kullanılan soruları Türkiye örnekleminde gerçekleştirdiğim anket ve deneylerde katılımcılara yönelttim ve daha sonrasında aldığım cevapların altında yatan gizli (latent) etkenleri faktör analizi yöntemiyle belirledim.

Bu iki konsepti demografik özellik, oy davranışları ve diğer bireysel farklılıklar üzerinden incelediğimiz zaman Türkiye’de insanların “isolationist” ve “militant internationalism” tavırlarının neye göre değiştiğini görüyorsunuz?

Bu makalemde elde ettiğim sonuçlara göre, demografik değişkenlerden lise düzeyi eğitim seviyesinin izolasyon eğilimi güçlendirirken, militer dış politikaya desteği ise azaltıyor. Eğitimli bireylerin genelde daha az milliyetçi, kozmopolit kimliklere daha açık ve sorunların çözümü için güç kullanımına daha mesafeli olduklarına dair araştırmalar mevcut, Türkiye’de de bu durumun devam ettiğini gözlemliyoruz. Benzer şekilde, Türk kimliğinden daha fazla gurur duyan ve ideolojik olarak daha sağda olan seçmenler de daha az izolasyona ve daha sert dış politika yanlısı.

Davranışsal (attitudinal) değişkenlerden, orduya daha fazla güven duyanlar ile Birleşmiş Milletler’e daha fazla güven duyanlar arasında da taban tabana bir zıtlık görülmekte. Tahmin de edebileceğiniz gibi ilk grup daha sertlik yanlısı dış politikadan ve daha az izolasyondan yana iken, ikinci grup ise daha yumuşak bir dış politika ve daha fazla izolasyondan yana.

İlginç bir bulgu da bireylerin ekonomiye dair memnuniyet ve beklentilerinin dış politika bakışlarına etkisi. Ülkenin içinde bulunduğu ekonomik durumun gelecek yıl daha kötü olacağına inanan bireylerin izolasyonist dış politikaya daha fazla destek olduğunu görüyoruz. Ancak beklenmedik bir bulgu, ekonomik memnuniyete dair. Hane halklarının ekonomik durumundan daha memnun olan seçmenler izolasyon endeksinde yüksek skorlar alırken, militer dış politikaya destekte de anlamlı ölçüde düşük skorlar alıyorlar. Veya tersten okursak, ekonomik durumlarından memnun olmayanlar, izolasyonist dış politikaya karşı, militer politikalara ise taraftarlık gösteriyorlar. Bu aslında beklenen bir bulgu değil, çünkü ekonomik olarak daha hassas durumda olanların, maliyeti yüksek militer dış politikalara karşı, riski ve dolayısıyla olası maliyetleri düşük izolasyonist politikaları ise destekler bir pozisyon almalarını bekleriz.

Parti kimlikleri arasında izolasyonist ve militer uluslararasıcılık tavırları nasıl farklılaşıyor?

Şunu görüyoruz: İzolasyona destekte CHP ve HDP seçmenleri, anlamlılık derecesi zayıf da olsa, görece daha fazla destek oluyorlar. AKP ve MHP seçmeninin ise bu izolasyonist tavra dair belirgin bir eğilimi yok. Buna karşın, militer dış politikada seçmenlerin eğilimi daha belirgin. AKP, CHP ve MHP seçmenleri güç kullanımı yanlısı dış politikaya önemli ölçüde destek verirken, HDP seçmeni ise bu tür politikalara önemli ölçüde karşı. Burada bir noktaya dikkat çekmek gerek: bu çalışma 2015 tarihinde toplanmış verilere dayanıyor. Dolayısıyla sonradan kurulmuş, (İYİ Parti gibi) başka parti seçmenlerinin eğilimlerini göremiyoruz. Ancak dış politikaya dair algı ve tutumlardaki değişimlerin yavaş geliştiğini düşünürsek, sözü edilen parti seçmenlerinin bugün de aşağı yukarı benzer eğilimlerde olduğunu varsayabiliriz.

Son olarak, CHP parti seçmenleri diğer partilerden daha farklı bir resim çiziyor, iki tutumdan biri zayıf olsa da bu tutumlar CHP seçmenleri tarafından destek buluyor. Bunu açabilir misiniz?

Kanımca, bu durum biraz da CHP çatısı altında farklı ideolojik çizgilerin bir arada bulunmasından kaynaklanıyor. Bu çizgilerden bir tanesi, ulusalcı olarak adlandırabileceğimiz kesim, dış dünyaya, özellikle de ABD’nin başını çektiği Batı dünyasına oldukça mesafeli, ‘tam bağımsız Türkiye’ söylemi ile gerekirse Türkiye’nin geleneksel Türkiye dış politikasının ana eksenini oluşturan NATO gibi örgütlerden dahi çekilmesini savunan, aynı şekilde AB konusunda da daha çekingen davranan bir grup. Bu çizgide bulunan CHP seçmeninin izolasyonist bir dış politika yanlısı olması anlaşılabilir bir durum. Aslında bu veriler ışığında, CHP’nin dış politikada yaşanan birçok hadisede iktidar partisi ile aynı safta durması ve ABD ve AB tarafından gelen eleştirilere, benzer bir dilde “bu bizim iç meselemiz” şeklinde cevaplar vermesinin, yalnızca stratejik bir tercih olmadığını, kendi parti seçmenlerinin beklentisi ile de oldukça uyumlu bir politika tercihi olduğunu söyleyebiliriz. 

Fotoğraf: Specna Arms


Osman Sabri Kıratlı Kimdir?

Doçent Doktor Osman Sabri Kıratlı, Boğaziçi Üniversitesi Uluslararası Ticaret bölümünde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Doç. Dr. Osman Sabri Kıratlı, ortaokul ve lise öğrenimini İstanbul (Erkek) Lisesi’nde tamamlamış, tam burslu olarak girdiği Sabancı Üniversitesi’nden 2004 yılında Siyasal ve Toplumsal Bilimler lisans derecesi ile mezun olmuştur. Doç. Dr. Kıratlı, 2004-2012 yılları arasında University of Massachusetts Amherst’de Uluslararası İlişkiler alanında master ve doktora çalışmalarını tamamlamıştır. Avrupa Birliği, Dış Politika, Uluslararası Politik Ekonomi ve Kamuoyu çalışmaları alanlarında araştırmalar yapan Kıratlı’nın JCMS: Journal of Common Market Studies, Party Politics, European Union Politics, Political Studies, European Political Science, International Journal of Public Opinion Research ve Turkish Studies gibi SSCI endeksli dergilerde yayınlanmış birçok makalesibulunmaktadır. Kıratlı ayrıca, 2020 yılında, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler alanında, Bilim Akademisi tarafından verilen BAGEP Ödülü’ne layık görülmüştür. 

[1] Kiratli, Osman Sabri. “To Fight or not to Fight? A Multivariate Analysis of Turkish Public Opinion on the Use of Force.” Turkish Studies 19, no. 3 (2018): 363-380.
https://www.tandfonline.com/doi/abs/10.1080/14683849.2018.1453302

[2] Holsti, O. R. (1992). Public opinion and Foreign Policy: Challenges to the Almond-Lippmann Consensus. International studies quarterly, 36(4), 439-466.

[3] Milner, H. V., & Tingley, D. (2013). The Choice for Multilateralism: Foreign Aid and American Foreign Policy. The Review of International Organizations, 8(3), 313-341.

[4] Tomz, Michael, Jessica L.P. Weeks, and Keren Yarhi-Milo. (2018) “Public Opinion and Decisions About Military Force in Democracies.” Working Paper No. 1027 siepr.stanford.edu/research/publications/public-opinion-and-decisions-about-military-force-democracies

[5] Jentleson, B. W. (1992). The pretty prudent public: Post post-Vietnam American Opinion on the Use of Military Force. International Studies Quarterly, 36(1), 49-74.

[6] Jentleson, B. W., & Britton, R. L. (1998). Still Pretty Prudent: Post-Cold War American Public Opinion on the Use of Military Force. Journal of Conflict Resolution, 42(4), 395-417.

[7] Lacina, Bethany, and Charlotte Lee. “Culture Clash or Democratic Peace?: Results of a Survey Experiment on the Effect of Religious Culture and Regime Type on Foreign Policy Opinion Formation.” Foreign Policy Analysis 9, no. 2 (2013): 143-170.

[8] Johns, Robert, and Graeme AM Davies. “Democratic Peace or Clash of Civilizations? Target States and Support for War in Britain and the United States.” The Journal of Politics 74, no. 4 (2012): 1038-1052.

[9] Li, Xiaojun, and Dingding Chen. “Public Opinion, International Reputation, and Audience Costs in an Authoritarian Regime.” Conflict Management and Peace Science (2020): 0738894220906374.

[10] Chiozza, G., & Goemans, H. E. (2004). International Conflict and the Tenure of Leaders: Is War Still ex post Inefficient?. American Journal of Political Science, 48(3), 604-619.

[11] Wittkopf, Eugene R. “On the Foreign Policy Beliefs of the American People: A Critique and some Evidence.” International Studies Quarterly 30, no. 4 (1986): 425-445.

[12] Herrmann, Richard K., Philip E. Tetlock, and Penny S. Visser. “Mass Public Decisions to Go to War: A Cognitive-Interactionist Framework.” American Political Science Review (1999): 553-573.