Suriye’de sular durulmuyor. İdlib’in dört milyona ulaşan nüfusu, Rusya’nın ve Esad yönetiminin ilerleyişi gibi konular oldukça sıcak. Bu süreçte yine bir göç dalgası yaşanma ihtimali oldukça yüksek. Göç konusunun insani ve ekonomik boyutlarını Arın Demir, TOBB ETÜ Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi ve Liege Üniversitesi Hugo Gözlemevi araştırmacısı Başak Yavcan ile konuştu.

Rusya destekli Suriye Ordusu’nun ilerleyişi sonrası, Astana Anlaşması sonucunda oluşturulan dört çatışmasızlık bölgesinden sadece İdlib’in kaldığı bir tablo ile karşı karşıyayız. Devamında, çevre illerden herhangi bir güvenlik kontrolü yapılmadan %40’ı rejim karşıtı olduğu söylenen, terör örgütleri dahil, siviller ve çeşitli gruplar İdlib’e doğru yönelen büyük bir iç göç dalgası yaşandı. Bu gelişmeler sonucunda, İdlib’in güncel nüfusunun dört milyona kadar ulaştığı rapor ediliyor. Türkiye için göç sebebiyle hem güvenlik sorunu hem de bir insanlık dramı haline dönen İdlib’in yapısı ne şekildedir?

İlk olarak İdlib’in yakın geçmişinden bahsedecek olursak buranın iç göç açısından çok önemli bir bölge olduğunu vurgulamalıyız. Bizler uluslararası toplum olarak genelde zorunlu göçten uluslararası sınırlar geçildikten sonra bahsetmeye başlıyoruz ve dolayısıyla da yerinden edilmiş insanların hareketliliğinin uluslararası boyutuna maruz kaldıktan sonra politika geliştirmeye başlıyoruz. Oysa ki; siyasal, iktisadi veya çevresel/iklimsel istikrarsızlık yaşayan pek çok bölgede insan hareketliliği öncelikli olarak ve sayıca ağırlıklı olarak internal displacement dediğimiz iç göç şeklinde gerçekleşmektedir. Bu çerçeveden bakıldığında da yine genele uyan bir vaka olarak Suriye’de de dış göçten daha fazla iç göç yaşandığını görüyoruz. Zorunlu iç göç yaşanan coğrafya eğer toprakları geniş bir ülke ise doğal olarak güvenli olan veya çeşitli uluslararası aktörlerin aktif katılımı ile yapay olarak güvenli kılınan bölgeler yaratma yoluna gidilebiliyor. İdlib de adı tam olarak güvenli bölge olarak adlandırılmasa da bunlara benzer bir örnek. Bu, uluslararası toplumun da sıklıkla tercih ettiği bir yöntem çünkü ülke sınırları içerisinde buna benzer bölgeler yaratmak suretiyle mülteci sorunu yani uluslararası sınırların geçilmesi engellenmiş veya azaltılmış oluyor. O bölgelere sağlanan insani yardımlar ve altyapı destekleri, yaşadıkları yerinden edilmişliğin beraberinde getirdiği sorunları daha kolay aşılabilir bir hale getiriyor. Böylelikle, bu tip destekler ve İdlib’e benzer bölgeler, sorunu daha yerel düzeyde tutma imkanını arttırıyor.

Suriye krizinin başından beri güvenli alanlar oluşturulmaya çalışıldı ve yardımlar götürüldü. Bu güvenli yerler bazı durumlarda uluslararası uzlaşı bölgeleri olarak tanımlanırken, başka durumlarda etkin ülkelerin etkisi altında olduğu için güvenli sayılan yerler oldu. Örnek olarak, Zeytindalı Operasyonu ve Barış Pınarı Harekâtı ile Türkiye’nin kontrol altına aldığı bölgeleri gösterebiliriz. İdlib’i bunlardan ayıran taraf, uluslararası aktörlerin uzlaşısıyla kurulmuş bir gerginliği azaltma bölgesi (deescalation) olmasıdır. Normal şartlarda bu bölgelere saldırı yapılmaması ve uluslararası desteklerin, STK’ların etkin olduğu ve insani yardımların yapıldığı bölgeler olması ön görülmekte. Bu şekilde, çatışmadaki farklı unsurlara yakın olsalar da insanların bu tür bölgelerde dışarıdan müdahaleye maruz kalmayacaklarını ve birbirlerine müdahale etmeyeceğini garanti ediyorsunuz. Dolayısıyla, bölgenin herkese açık olduğunu söylüyorsunuz.

2018’in başlarına kadar İdlib, Halep’ten farklı biçimde silahlı ve silahsız kişilerin birbirlerine dokunmadıkları bir bölge olarak görülüyordu. Geçmişte zaten İdlib rejimin güçlü olduğu bölgelerdendi. Dolayısıyla, İdlib’de kimlikleri açıktan göstermeseler de rejim yanlısı veya karşıtı farklı her türlü unsuru ve ailelerini bulmak mümkündü. Özellikle altının çizilmesi gereken nokta ise bu süreçte muhalif unsuların sıklıkla göç ettiği bir yer olarak öne çıkmasıydı. 2018 Eylül’ünde imzalan Soçi Antlaşması ile M4 ve M5 yolunun açılması ve civarının silahsızlandırılması kararlaştırıldıysa da ne yazık ki pek başarılı olunamadı. Aksine, HTŞ gibi gruplar bölgede daha fazla etkinlik kazandı ve bu da genelde şiddet içeren saldırılarla ÖSO gibi muhalif grupları hedef alır bir şekilde gerçekleşti. Bu süreçte de özellikle siviller başta olmak üzere bölgeden dışarı göç başladı ve bölge güvenli olmaktan çıkarak iç göç için bir alternatif olmaktan çıktı.

Buradan, İdlib’te doğrudan iç savaşın parçası olmuş ya da teröre bulaşmış kişilerin de olduğunu anlıyoruz. Olası bir göç dalgası durumunda rejimin ilerleyişinden dolayı bölgede sadece kaotik bir ortam olmayacak, aynı zamanda Türkiye’nin yakın zamana kadar yaşadığı en yüksek sayılı göç dalgası olacak. Böyle bir yapının içerisinden sivillerin ve silahlı grupların birbirlerinden ayrılmaları iç güvenliğin sağlanması açısından önem arz ediyor. Türkiye, iç güvenliğini tehlikeye atmadan süreci nasıl yönetmeli? Nüfusun yoğunluğundan dolayı güvenlik zafiyetleri doğabilir mi?

İlk olarak, şunun altını çizmek gerekli. İdlib’den gelecek yeni bir göç dalgası Türkiye’nin en az istediği sonuç ve bunun gerçekleşmemesi için tüm alternatifler zorlanacaktır. Süreci takip ettiğimizde görüyoruz ki, İdlib’de artan şiddet sonucunda göç etmek zorunda kalan insanlar için öngörülen ilk plan İdlib’in merkez ve batı bölgelerinde güvenliğin tesisi ve yerinden edilmişlerin bu bölgeye yerleştirilmesi. Bunun mümkün olmaması durumunda ikinci alternatif, bir kısım nüfusun Fırat Kalkanı Bölge’sine yerleştirilmesi. Ancak, rejim ve Rusya son günlerde İdlib’in kuzeyinde ve Türkiye sınırına yakın Sarmada ve Ed Dana’daki tamamen sivillerin yaşadığı kamp alanlarını bombalamakta. Bunun devam etmesi durumunda hiç istenmeyen sonuç olan Türkiye’ye göç engellenemeyebilir.

Bu noktada terör örgüt üyeleri ile sivilleri ayırt etmenin belli zorlukları olacaktır. Türkiye sınırına hiç kimse elinde silah ile gelmeyecektir. Öte yandan birbirinden ayırarak tanımlamak güç. Eskiden zararlı unsurların belirlenmesinde, güvenilir yerel aşiretlerin görüşü alınıyordu. IŞİD veya HTŞ üyesi bir kişinin kendisi veya ailesi silahsız olabilir ya da ailesinde teröre karışmış olanlar olabilir. Burada asıl önemli yer sivili nasıl tanımladığınız. Elinde silah olmayansa, bu ayırt edilebilir ama terör faaliyetlerine katılmış/katılmamış bunu tespit etmek oldukça güç. Şunu da unutmamak gerekiyor, Türkiye uzun süredir İdlib’te bulunan gruplara karşı kuvvetli bir istihbarat çalışması yürütüyor. Bu açıdan, Türkiye’nin sahadaki gruplara ilişkin bir bilgi birikimi bulunuyor, hiç bilmediğimiz bir yer değil. Tabii, böylesine kitlesel bir göç yaşandığında elinde silahı olanı bıraktırıp alabiliriz fakat terör bağlantısını her durumda tam anlamıyla tespit edemeyebiliriz. Tabii, Türkiye’nin hedefi İdlib-Hatay sınırını kapalı tutmak. Türkiye bu sebeple, İdlib’in barışçıl bir bölge olarak kalmasını istedi. Fırat Kalkanı, Zeytindalı ve Barış Pınarı bölgelerinin oluşturulmasında da sınıra yakın güvenli bir bölge, bir mülteci akınına karşı bir tampon bölge inşa edilmesi ihtiyacının altı çizildi.

Burada dört milyon kişiden bahsediyoruz. Bu sayı, Türkiye’deki birçok ilin nüfusundan yüksek. Nüfus yoğunluğundan dolayı sınırımızdan silahlı şekilde geçebilirler mi?

Bizim sınırımızdan silahlı şekilde geçmeleri mümkün değil. 2011’de Suriyeli sığınmacıların ilk gelmeye başladıkları dönemle bugünü karşılaştırdığımızda artık çok daha güvenli bir sınırımız var. İfade ettiğim gibi silahlı geçemezler ancak bu, kendilerinin veya ailelerinin silahlı örgüt üyelikleri olmadığı anlamına gelmeyebilir.

Anlaşıldığı kadarıyla insanların Türkiye sınırına yakınlaştıkça göç ihtimali doğal olarak artıyor. Bu durumu aşmak adına, Suriye’nin kuzeyinde güvenli bölge oluşturulması planlandığı söyleniyor. Burada oluşturulacak güvenli bölgenin tampon bölge işlevi görmesi ve çatışmasızlığın sağlaması hedefleniyor. Tampon bölgeyi oluşturabilirsek, bu sürdürülebilir bir çözüm olur mu?

Ne yazık ki güvenli bölgelerin nüfus kapasiteleri düşük ve her şehir buradan gelen nüfusa uygun yapıda değil. Uzun süredir bu yüzden, Rusya ve ABD ile güvenli bölge müzakereleri yürütüldü. Burada bahsi geçen nüfus oldukça yüksek sayıda ve tüm nüfusu aynı güvenli bölgeye koymanın oradaki demografik dengeyi bozmak gibi ciddi sonuçları olacağından, mümkün değil. Yine de şunu söylemek gerekiyor; tampon bölge pratiği, işlevi olan bir yöntem. Türkiye etkin bir tampon bölge oluşturmayı Turgut Özal döneminde, çatışmanın başında proaktif davranarak başardı. Hatırlarsanız, 1991 yılında Irak’ın, Kuveyt’i işgali devamında Irak Ordusu’nun Kuveyt’ten atılmasıyla sonuçlanan bir süreç yaşandı. Bunun üzerine, Irak içerisinde 1. Körfez Savaşı devamında Irak Kürtlerinin de parçası olduğu bir iç savaş yaşandı. Türkiye, hem sınırdan geçişleri önlemek hem de Irak’ın insani krizler yaşamasını önlemek amacıyla savaşa katılan diğer müttefik ülkelerle Huzuru Temin Harekatı’nın bir parçası oldu. Harekata katılan ülkeler, Irak sınırlarının 100 km içine kadar Kürt sığınmacılar için güvenli bölgeler oluşturmayı başardı. Irak’ın Güney ve Kuzey kısımlarında bu güvenli bölgeye destekleyici uçuşa yasaklı bölgelerde kuruldu. Bu tampon bölgeye yerleşmiş insanlar, bölgede stabilizasyon sağlandıktan sonra kendi ülkelerine geri dönmüşlerdi.

Irak’ın Kuveyt’i işgali sonrası Irak Kürtlerinin göç döneminden, Suriye’deki krizin farklılığı ne yazık ki çatışmanın süresidir. Burada, Suriye iç savaşındakine benzer 8 yıl gibi bir süreden bahsetmiyoruz. Bu derece uzun süreli bir çatışmada geçici yerleşime dayalı tampon bölgeler istenen sonuçları vermeyebilir. Çünkü güvenle muhafaza edilecek ticari mallardan değil, insanlardan bahsediyoruz ve insanları güvenli bölgelerde belirli bir süre tutabilirsiniz. Mültecileri sonsuza kadar bir güvenli bölge ya da çadır kampta tutamazsınız. Normal şartlarda hiçbir insan sosyal yardıma bağlı şekilde hayatını sürdürmek istemez. Bir hayat kurmak, onurlu bir kazanç sağlamak ve yaşadığı yerde düzen oturtmak ister. Bu yüzden güvenli bölgeler, zaten bu bölgelerden olan halk dışında geçici bir çözümdür. Eğer insanların bu geçicilik koşullarına toleransı tükenirse, insanlar bu noktalardan çıkmaya başlar ve güvenli gördükleri başka bölgelere, gerekirse başka ülkelere giderler. Geçmişte başarılı sayılabilecek tampon bölge örneklerini Libya, Bosna ve Irak’ta gördük. Tampon bölgenin düzgün biçimde işletilmesi için hukuki otoriterinin kimde olduğunun bilinmesi ve net bir şekilde siyasi ve askeri yönlendirmelerin yapılması gerekiyor. Bütün bunların yanında, güvenli bölgede bulunan insanların geleceklerinde ne olacağına ilişkin bir eylem planı hazırlanması gerekiyor. Bölgenin, uluslararası aktörler tarafından sahiplenilip, geldikleri bölgeye geri dönüşlerinin ya da ideal olarak güvenli bir bölgeye ulaşımının tekrar sağlanması gerekmektedir. Uzun vadeli tampon bölgeyi yönetmek, sürekli biçimde siyasi otorite tarafından desteklenerek teknik süreçlerin işletilmesini gerektirir.

Sürdürülebilir geri dönüşten bahsettiniz. Burası önemli bir nokta. Uluslararası hukuka uygun şekilde Türkiye’deki Suriyeli mültecilerin ülkelerine geri dönüşü nasıl sağlanabilir?

Bu insanların döndükleri yerlerde sağlıklı bir yaşam ortamı oluşmamış ise ülkelerine dönen sığınmacılar geri gelirler. Hatta göç literatürüne bakarsak, bir kere göç eden kişi hiç göç etmemiş kişiye göre her zaman daha fazla göç etmeye yatkındır. Eğer, mülteciler geri döndüğünde can güvenliğini tehdit altında hissediyor, iş bulamıyor ve sosyal ortamını kuramıyorsa, o kişiler hayatlarını sürdürmek için geri gelirler, ki zaten Birleşmiş Milletler Suriye’de güvenli koşulların oluşmadığının pek çok kez altını çizmektedir. Bunu Afganistan ve İran örneğinde de görüyoruz. Sürdürülebilir geri dönüşümün şartı, mültecilerin geldikleri memleketlerinde belli hayat koşullarının sağlanmasıdır. Uluslararası hukuka uygun şekilde geri dönüş için öncelikle bölgenin güvenli ilan edilmesi gerekmektedir. Elbette ki bu süreçte görece sıkıntısız bölgelere gönüllü geri dönüşler gerçekleşebilir ancak bunların sürdürülebilirliği tüm ülkede barışın ivedilikle tesisi ile mümkündür.

Biraz göç dalgasının ekonomik boyutuna değinmek istiyorum. Türkiye’nin, İdlib’e 130 kilometrelik bir sınırı bulunuyor. Bu sınıra son üç ayda 300 bin, son bir yılda bir milyon sivilin çadır kamplara, çoğunlukla Fırat Kalkanı ve Zeytindalı operasyon bölgelerine yerleştikleri görülüyor. Buradaki yaşam giderleri, uluslararası toplum tarafından yeterli seviyede destekleniyor mu?

Bu bölgelere yapılan uluslararası yardımlar yetersiz kalıyor. Bunun hukuki ve pratik sebepleri bulunuyor. İlk olarak, Cenevre anlaşması, mültecilerin tanımını ve bir gelen mülteciye mevzuat gereği ne yapacağını net biçimde tanımlıyor. Fakat, uluslararası yardımların nasıl yapılacağı net değil. Burada, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği yetkisini esneterek genişletmiş durumdadır. Başka bir ülkeye göçmüş olan mülteciye verilen desteğin altyapısı niteliğinde hukuki bir temel bulunmuyor, bağlayıcılığı düşük Küresel Mülteci Kompaktı gibi antlaşmalar ile desteklenebiliyor. Yine de biliyoruz ki Birleşmiş Milletler ve Kızılhaç, Kızılay gibi pek çok uluslararası yardım kuruluşu, çeşitli ülkelerin mülteci konseyleri, inanç temelli sivil toplum kuruluşları İdlib’e yardım götürüyor ancak yine de uluslararası kurum ve kuruluşlarının iç göç ile yerinden edilmişlere yardımlarının, uluslararası zorunlu göçmenlere yönelik yardımların çok altında kaldığı da bir gerçek.

Yine mali boyuttan devam edersek, bir önce yaşanan göç dalgalarında harcadığımız mali boyutun toplamının 35-40 milyar dolar seviyelerinde olduğu söyleniyor. Harcanan miktarı düşününce, İdlib’ten olası bir göç dalgasının Türkiye’ye mali boyutu nedir?

Türkiye Suriye’den gelen sığınmacı dalgalarında elbette ciddi maliyetlerle karşı karşıya kaldı. Bunların birçoğu geçici koruma yönetmeliğinin yürürlüğe sokulmasını takiben, sığınmacıların insani yardım ve sağlık-eğitim hizmetlerine erişimine yönelik çalışmaların sonucuydu. Sığınmacıların bir kısmı uzun süre kamplarda barındırıldı ve bu kampların işletim giderleri de maliyetin bir kısmını oluşturdu. Her ne kadar doğrudan ve dolaylı hizmetler için genel giderlere dair belli miktarlar telaffuz ediliyorsa da bunların farklı hizmetlere yönelik kırılımına dair ayrıntılı bilgiye sahip değiliz. Bu bağlamda yeni bir göç dalgasında mali boyutu öngörmek güç. Göçmenler kamplara mı yerleştirilecek, başka şehirlerde mi barındırılacak bunlara göre işin maliyeti değişir. Örneğin, o bölgede doktora veya öğretmene daha fazla sayıda insan düşüyor olmasının dahi mali yükümlülüğü var. Tabii ki, yeni bir göç dalgasında maliyetler artacaktır. Unutulmaması gerekir ki, Türkiye mali yükümlülükler karşısında yalnız değildir, olmamalıdır da. Özellikle, bu süreçte Türkiye’nin en önemli avantajı Avrupa Birliği’ne sınırı olmasıdır. AB, halihazırda Türkiye’ye Suriyeli sığınmacılar için önemli desteklerde bulunmaktadır bunun karşılığında da Türkiye sığınmacıların AB ülkelerine geçişinin önünde durmaktadır. İdlib gibi olası büyük bir göç dalgasında da ilk etapta olmasa bile kısa sürede uluslararası toplum Türkiye’nin yanında olacaktır.

Ancak şunu da eklemeliyim ki, konunun mali boyutu benim görece az dert ettiğim bir kısım. Böyle bir olası göç dalgasının daha ciddi sorunlara yol açabilecek kısmı ise sosyolojik ve siyasi sonuçlarına dair olacaktır kanısındayım. Halihazırda, Türkiye’de yerli halkın oldukça geniş bir kesiminde sığınmacılara yönelik politikalara dair ciddi bir dezenformasyon ve bunun sonucu önyargı var. Buna ek olarak gerek istihdam, gerekse kamusal alanı paylaşma rekabetinden kaynaklanan bir mağduriyet algısı var ki bu da Suriyeli karşıtlığını desteklemekte. Siyasette ve medyada bu algıların yansımalarını çok sık duyar olduk. Dolayısıyla, mevcut sosyal tansiyonlar ve sahada yaptığımız çalışmalarda da yakından tespit ettiğimiz yükselen negatif tutumlar göz önüne alındığında, olası bir göç dalgası için son derece kötü bir zaman. Bunun sosyal ve siyasal sonuçları benim gözümde daha öngörülemez durumda ama sürecin ekonomik sonuçları doğru yönetilirse, sosyal ve siyasal gelişmelere yumuşatıcı bir etkisi olacaktır. Göç dalgasının yaşandığını bir senaryoda ilk etapta yaşanacak sosyal etkiyi göz ardı etmemeliyiz.

Niçin insanların Suriyelilere karşı tepkileri daha da arttı? Bunun, içinden geçtiğimiz ekonomik kriz ile bir bağlantısı var mı?

Ekonomi bir etken ama başka etkenler de var. Ekonomik kriz zamanlarında ilk aklımıza gelen öteki olarak gördüğümüz topluluktur, bu bugün azınlıklar olur, yarın göçmenler başka bir gün mülteciler. Mesela, Almanya’da da ve Amerika’da da ekonomi kötüye gittiğinde insanların bu öteki gördükleri gruplara karşı tepkileri artar, bu gruplar günah keçisine dönüşebilir; hiçbir şey olmasa kaynakların daha da kıtlaşması, kendinden görmediğin ile paylaşmayı daha da zül görmemize sebep olur. İnsanlar ekonominin kötüye gidişini olduğu gibi Suriyelilerden biliyor demiyorum ama ekonomik olarak mültecileri daha fazla tehdit görüyorlar. Suriyelilerin kurdukları şirketler veya canlı tuttukları ihracat, üretim konuşulan konular değil. Bunun yerine, yaşam kaygısı nedeniyle ucuza çalışan ve çoğunlukla kayıt dışı çalışmaya mahkûm Suriyelilerin, ücretleri düşürdükleri veya yerli halkın işlerini ellerinden aldıkları şikâyeti ile artık daha fazla karşı karşıyayız.

Yine de Türkiye’nin şimdiye kadar bu kadar yoğun bir göç dalgasına gösterdiği hoşgörü ve iyi ev sahipliği ve uluslararası zorunlulukların çok ötesinde verilen önemli hizmetlerin altını çizmeliyiz. Ancak krizin başından beri siyasal düzlemdeki söylem bir misafirlik üzerine olageldi ve hak temelli bir söylem çok fazla tercih edilmedi. Sığınmacıların Türkiye’de kalıcı olabilecekleri ihtimali öngörülmediğinden ve belki de düşünülmek istenmediğinden pek dillendirilmedi. Neticede, sığınmacıların burada bir yaşam kurma hakları, uyum süreçleri ya da toplumun değişen renkleri üzerine bir söylem geliştirilmedi. Mevcut politikalar da ev sahipliği ötesinde gerekçelendirilmedi. Bunun yanı sıra günün sonunda, Türkiye toplumunun çok da bilmediği, yabancı bir toplum var ve karşı tarafı tanımamanın da çok etkisi var. Sonuç olarak, Suriyelilere ilişkin geleneksel ve sosyal medyada yanlış bilgi yayılımı var. Doğru bilgiyi aktarmak ve düzeltmekse kanımca kamu kurum ve kuruluşlarının sorumluluğundadır. Suriyelilere yönelik politikaların akılcı gerekçeleri, bu politikalara yönelik uluslararası desteklerin, AB’nin fonladığı Kızılaykart gibi, net bir şekilde aktarılması gerekmektedir ki birlikte barışçıl bir yaşamanın hazırlığı yapılsın.

Olası bir göç dalgası senaryosunda, Avrupa da göçten etkilenir mi? Türkiye-AB ilişkilerinin yönü ne tarafa evrilir? Kısaca açıklar mısınız?

Mevcut halde, Türkiye – AB ilişkilerinin ve Türkiye’nin AB’ye üyelik sürecinin çok da iç açıcı olduğunu söylemek mümkün değil. Türkiye’nin Barış Pınarı Harekâtı ve Libya politikası AB’de büyün tansiyon yaratan konular. AB, Türkiye’nin Barış Pınarı Harekâtı sonrası Türkiye’nin savunma sanayisi ve birtakım ekonomik alanlarını hedef alan bir dizi yaptırım uygulanması gerekliliğini ifade etti. Yine, Doğu Akdeniz meselesinde sahada ve diplomatik alanda yaşanan gerginlikleri biliyoruz. AB’nin farklı kurumlarının yetkilileri, Türkiye’nin tam üyeliği konusunda, Kopenhag kriterlerine uyumu konusunda ciddi endişe içerisinde olduklarını ifade etmekteler. Açıkçası, ben de kısa vadede Türkiye’nin AB’ye tam üyelik müzakerelerinin canlanacağı konusunda pek umutlu değilim ancak bu göç gibi her iki taraf için de yüksek önem taşıyan alanlarda iş birliği olamayacağı anlamına gelmiyor. Nitekim, 2016 yılında imzalanan ve uygulamada bulunan AB Türkiye Mülteci Mutabakatı da üyelik sürecinden bağımsız şekilde ilerliyor. Her ne kadar mutabakatta, Türkiye’nin üyelik sürecine yönelik taahhütler bulunsa da taraflar karşılıklı olarak mutabakatın devamı için gereken minimum yükümlülükleri yerine getirmekte ve üyeliğe dair bağlantı içeren maddeler karşılanamayan kısımlar olarak karşımıza çıkmakta. Bu nedenle benim öngörüm, mülteci gündeminin Türkiye – AB arasında üyelik ve onun getirdiği koşulsallıklardan bağımsız, “transactional” yani kısa vadeli aldım verdime dayalı bir düzlemde devam edeceği yönündedir. Bu anlamda, AB ile üyelik süreci ve mülteci krizi üzerinden kurulan diyaloğu ayırmak önemli. AB üyelik süreci uzun soluklu regülasyonları, koşulsallıkları ve normları ve tüm şartların bağlandığı yolun sonundaki büyük ödül olan üyeliği içeriyor . Mülteci gündeminde ise karşılıklı olarak masada kısa vadeli pazarlıklar söz konusu. İdlib’den olası bir göç dalgasına dönecek olursak, Avrupa birliği ile bu tip bir ilişkinin devam edeceğini düşünüyorum. Bu da demek oluyor ki, AB ile göç gündeminde üyeliğe etki edecek bir süreç olmayacaktır. Daha önce de olan göç krizinde yaşandığı gibi AB’nin, yine mültecilerin Türkiye’de kalmasının karşılığında, sığınmacılara yönelik çeşitli maddi destekleri vermesini bekleyebiliriz.

Rejimin İdlib’te ilerleyişiyle doğru orantılı biçimde, Türkiye sınırına yaklaşan sivil sayısının artacağını anlıyoruz. Sınıra Kasım ayından bu yana 550 bin kişinin geldiği söyleniyor. Suriye rejimi ekonomik kaynaklı sebeplerden dolayı, kendi içinde kontrolünü sağladığı bölgelerde çeşitli eylem ve hareketliliklerle uğraşıyor. Rejim, ekonomik temelli memnuniyetsizlikleri aşmak adına stratejik ticaret yollarını almaya başladı. Buna örnek olarak, İdlib bölgesinin içinden geçen ve yine ticaret yolları açısından önem taşıyan Lazkiye ve Şam’ı birbirine bağlayan M4 otoyolu ve Halep’ten Hama’ya uzanan M5 otoyolunun kontrolü sağlamakta ısrarcı görünüyor. Rejimin bölgede kontrolünü arttırdığı bir senaryoda, ne kadarlık bir nüfusun Türkiye’ye göç etmesinin bekleyebiliriz?

Suriye haritasına baktığımızda, rejimin etkisi altında olmayan bölge çok fazla değil. Burada, belirtildiği üzere İdlib bölgesi önemli. Bu tamamen Esad’ın gücünü konsolide ettikten sonra nasıl bir politika izleyeceğine bağlı bir durum. PYD’nin kontrolünde olan yerler önemli. Son gelişmelere bakıldığında, PYD’nin etkin olduğu bölgede göç konusunda sıkıntıya düşüleceğini sanmıyorum. Rejimin, farklı bölgelerde yaşayan özellikle muhalif kesimlerden insanlara yönelik nasıl bir tutum sergileyeceği sorusu çok önemli. Bu konu sadece yeni göç dalgaları bağlamında değil, ülkemizde bulunan Suriyelilerin sürdürülebilir gönüllü geri dönüşünün teşviki açısından da çok önemli bir durum. Esad kontrolü sağladığı bölgelerde halklara karşı ılımlı bir politika sergilerse çok fazla göç olmaz değerlendirilmesi yapılıyor. Eğer ılımlı bir politika uygulamaz ve buradaki insanların can güvenliğine karşı tehditkâr bir politika uygularsa, doğrudan sınırlarımıza göçler kaçınılmaz ve geri dönüşler de kısıtlı olacaktır. Siyasal ikbali ve Suriye’de bir sonraki seçimlerdeki oy oranları açısından ise ne yazık ki kısa vadede Esad için muhalif ve hatta vatan haini olarak tanımladığı sığınmacıların geri dönüşü kesinlikle tercih sebebi değil. Bu ancak uluslararası toplumun ısrarı ile kabul ettirilebilecek bir konu.