Yüz yüze kurulan iletişim ve kamusal alandaki eylemler çevrimiçi ortamda yapılabilir olduğu vakit insanlar yaptıkları, yap(a)madıkları eylemleri bu ortamda (da) yapmaya başladılar. İnsanların eylemlerini taşıdıkları bu yeni alanın siyasi faaliyetler için kullanılması, siyasal alanın genişlemesini de beraberinde getiriyor. Bu genişleyen alanın yapısal olarak kendine özgü niteliklere sahip olması, buradaki davranışları incelememizi ve anlamamızı gerekli kılıyor. Bu ihtiyacın bir de günümüz toplumsal hareketlerinde önemli bir rol üstlendiğini göz önünde bulundurarak düşünürsek, önemi inkar edilmez oluyor.

To Share or Not to Share? How Emotional Judgments Drive Online Political Expression in High-Risk Contexts adlı makalede eşyazarı Erik C. Nisbet ile çevrimiçi siyasal ifadeyi inceleyen Dr. Öğretim Üyesi Ayşenur Dal ile çevrimiçi siyasi ifade üzerine röportaj yaptık. Bu röportajda, çevrimiçi siyasi ifadenin özelliklerinden başlayarak, bu davranışların maruz kaldığını baskı ve kişilerin çevrimiçi siyasi ifadelerini konusunda yaptığı değerlendirmelerin etkisi tartışıldı.

İlk olarak çalışmanızın ana öğelerinden biri olan çevrimiçi siyasi ifade kavramını tanımlayarak başlayalım. Çevrimiçi siyasi ifade nedir?

Çevrimiçi siyasi ifade oluşturulması ve paylaşılması dijital platformlar üzerinden mümkün kılınmış ve bunu yapmak için zaman, beceri, efor açısından -öncesinde- büyük bedeller ödemek zorunda olmadığımız, siyasi meseleler hakkında düşündüklerimiz, hissettiklerimiz, katıldığımız, karşı çıktığımız, tercih ve arzu ettiklerimizi ifade etmemizi sağlayan kişiselleştirilmiş etkinlikler olarak tanımlanabilir.

Örnek vermek gerekirse, sosyal medya üzerinden herkesin erişebileceği, görebileceği şekilde siyasi tercihlerimizi paylaşmak ya da siyasi bir konuda farkındalık yaratmak ya da çözüme katkıda bulunmak için başkalarını sosyal medya üzerinden harekete geçirmeye çalışmak gibi aktiviteler düşünülebilir. Bu bağlamda, çevrimiçi siyasi ifade kavramı kişinin kendi iradesiyle kalkıştığı ve siyasi aktivizm çerçevesinde ele alınabilecek çevrimiçi davranışları kapsamaktadır.

Çevrimiçi ortamları inceleyen birçok çalışma insanların kendilerini bu ortamlarda ifade etmesinin katlanarak arttığını belirtiyor. Peki, yeni bir siyasal alan olarak görülebilecek bu çevrimiçi ortamlarda insanların kendilerini ifade etme biçimleri hangi özelliklere sahip? Geleneksel politik bir eylem/ifadeden nasıl farklılaşıyor?

Çevrimiçi ortamlar farklı ifade biçimlerinin günlük hayatın akışındaki sorumluluklarımızdan pek de feragat etmeden, kendimizi ifade edebilmemizi ve diğer yurttaşlarla ya da siyasilerle ilgili konular üzerinden ilişki kurabilmemizi, etkileşime ve hatta dijital bir şekilde de olsa çatışabilmeyi mümkün kılıyor. Protestoya katılmak gibi daha geleneksel siyasi eylemlerden farklı olarak, temelde karar verme ve de erişim dinamikleri üzerinden farklılaşıyor. Yani kişiler bir protestoya fiziksel olarak katılmak için toplu taşıma kullanmak, işlerini ona göre ayarlamak zorundayken, başka bir şey yaparken dikkatinizi bir iki dakikalığına sosyal medyaya çevirip kolayca çevrimiçi siyasi ifadede bulunabiliyorsunuz. Bunun için öncesinde planlama yapmanız, uzun uzun düşünmeniz gerekmiyor davranışın gerektirdiklerini düşünürseniz. Sadece “beğenerek” ya da başkasının yazdıklarını kendi hesabınızdan paylaşarak da bunu gerçekleştirebiliyorsunuz. Çevrimiçi siyasi ifadenin bu açıdan masrafsız olması katılım bariyerini haliyle aşağı çekiyor. Çok daha geniş çevreleri kısa sürede aktive etmeyi sağlıyor, farklı söylemlerin yayılımını kolaylaştırıyor, siyasete masrafsız bir şekilde dahil olmalarını mümkün kılıyor. Ama bu tip davranışların sonuca yönelik katkısı, başarısı bambaşka bir tartışma konusu olarak çıkıyor karşımıza.

Makalenizde siyasi ifadenin var olduğu farklı siyasi ortamlardan bahsediyorsunuz. Demokratik ve demokratik olmayan rejimler. Bunların siyasi ifadeye yönelik bakış açıları veya kavrayışları nasıldır? Nasıl farklılaşır?

Kişinin düşüncelerini özgürce ifade edebilmesi en temel demokratik haklardan. Makalede odaklandığımız nokta bireylerin bu haklarının korunacağı konusunda ne derece güvende hissettikleri. Baskı ortamlarında, bireylerin siyasi ifade pratiklerinin olumsuz sonuçları demokratik ortamlardakine göre daha büyük bir olasılık teşkil ediyor ve bu olasılığa bireyler için içinden çıkması güç olabilecek bir belirsizlik eşlik ediyor. Çünkü saldırgan tweetler atan her kullanıcı tutuklanmıyor olsa da dışarıdan zararsızmış gibi görünen çevrimiçi aktiviteler yüzünden insanlar farklı sertlikte cezalara maruz kalabiliyor. İnsanlar “şunu dersem başıma bir şey gelir mi” sorusuna kaygılarını tamamen giderecek şekilde cevap veremiyor. Bu bağlamda bireyler, ilgili süreçleri yorumlarken risk hakkında düşünüp hissettiklerine bağlı olarak belirli bir algı oluşturuyor. Bu tamamen öznel olan algı da sonuç olarak sosyal medya pratikleri düşünüldüğünde demokratik ve otoriter ortamlarda farklı psikolojik mekanizmaları aktive ediyor.

Makalenizde devletlerin çevrimiçi ortamları baskı altında tuttuğunu belirtiyor ve bu bağlamda networked authoritarianism kavramını kullanıyorsunuz. Türkiye de bu ülkelere örnek sayılabilir sanırım. Bu konuya daha yakından bakmadan önce bu kavramı Türkçe’de nasıl adlandırmak veya anmak gerekir?

Daha önce Türkçe’ye şebekeleşmiş otoriterlik olarak çevrildiğine tanık olduğum “networked authoritarianism” Rebecca MacKinnon tarafından öne sürülmüş, rejimlerin bilgi ve iletişim teknolojileriyle olan ilişkisine odaklanan bir konsept. Yani buradaki şebeke kavramı çevrimiçi platformlar ve ağlara işaret ediyor. Bu kavramın çevrimiçi siyasi ifade yönünden önemi şöyle açıklanabilir: Bireyler genel anlamda internete erişebiliyor, siyasi meseleler konusunda çevrimiçi platformlarda fikirlerini paylaşabiliyor gibi görünseler de aslında ilgili hak ve özgürlüklerinin her zaman korunacağının garantisi yok. Çünkü, bu tip stratejileri izleyen rejimler bilişim teknolojilerini hem doğrudan ve dolaylı olarak denetleyerek hem de bizzat kullanarak, bu ortamlarda varlık göstererek bu ifade sürecine dahil olurlar ve de siyasi ve yasal yaptırım mekanizmaları ile vatandaşların gözünde, yer yer içinden çıkması güç bir belirsizlik yaratırlar.

Aslında, her hükümet bu yöntemleri farklı oranlarda ve farklı amaçlar uğruna kullanmaktadır diyebiliriz. Bu kimi zaman korsan içerikleri ya da kumar sitelerini engellemek için yapılırken kimi zaman da çevrimiçi siyasi ifadeyi hedef almak amaçlı yapılabilir. Fakat önemli olan, bireyin bu konuda ne derece tehlike altında hissettiğidir. Twitter’da aktif olan bir kullanıcı indirdiği korsan filmden bahsederken herhangi bir kaygı duymuyorken, siyasi bir meselede fikir beyan etmekten çekiniyorsa burada siyasete özgü ifadesel bir kaygı var demektir. Şebekeleşmiş otoriterlik kavramı da işte bu tip kaygıların bireylerin çevrimiçi tecrübelerini ve karar mekanizmalarını domine ettiği bilgi ortamlarına işaret ediyor.

Makalenizin başında Türkiye’deki “Gollum davası”nı örnek veriyorsunuz. Türkiye’yi networked authoritarianism kavramıyla anlamak neden önemli?

Türkiye’yi bu kavram üzerinden okumak az önce belirttiğim belirsizlik açısından önemlidir. Son yıllarda bildiğimiz üzere sosyal medya paylaşımları nedeniyle gözaltına alınan kişi sayısı bir hayli yükseldi. Yine Twitter şeffaflık raporlarına bakıldığında yıllardır içerik kaldırma isteklerinin neredeyse tamamına yakınını oluşturan birkaç ülkeden biriyiz. Ama biliyoruz ki, ceza alanlar düşünüldüğünde benzer hareketlerde bulunan on binlerce insan da herhangi bir sıkıntıyla karşılaşmıyor, ceza almıyor, gönderileri kaldırılmıyor. Kimi zaman kendimizce sebeplerini siyasi ya da demografik dinamikler üzerinden açıklayabildiğimize inanıyoruz belki ama bazen de bu bir an meselesi ya da yanlış zamanda yanlış tweeti atmış olmak hikayesine dönüşüyor. Bir hafta önce söylendiğinde umursanmayan gönderiler bir anda riskli metinler olarak algılanabiliyor. Bunlar bir araya geldiğinde bireylerin çevrimiçi siyasi ifade özgürlüklerinin ne olursa olsun garanti altında olacağı inancı haliyle yara alıyor. Benzer şekilde sosyal medyanın işleyişini hedef alan son düzenlemelerin bireyleri doğrudan veya dolaylı olarak nasıl etkileyeceği konusu ortalama bir internet kullanıcısı için muhtemelen hala kavraması güç bir durum.

Birçok otoriter ülkede olduğu gibi Türkiye’de de çevrimiçi siyasi ifadenin, siyasi ve politik yaptırımlarla riskli bir edim gibi gösterilmeye veya doğrudan riskli bir edim haline getirilmeye çalışıldığını görüyoruz. İnsanlar bu riskleri göz önünde bulundurduğunda çevrimiçi siyasi ifade nasıl değişiyor?

Çalışmamızın başlıca bulguları şunu gösteriyor: Ne sıklıkla çevrimiçi siyasi ifadede bulunulduğunu, bu gibi pratiklerin ne kadar riskli olup olmadığı konusundaki değerlendirmelerden ziyade, bu davranış hakkında nasıl hissedildiği açıklıyor. Yani çevrimiçi siyasi ifadede bulununca hissetmeyi beklediğimiz duygular, bu davranışın riskleri hakkındaki düşüncelerimizin önüne geçiyor. Bu tip çevrimiçi pratikler bireyi iyi hissettirdiği sürece algılanan riske rağmen bireyi siyasi görüşlerini paylaşmaya itebiliyor. Riskli konularda bireylerin nasıl karar verdiği düşünüldüğünde bu aslında çok da şaşırtıcı bir sonuç olmayabilir. Çünkü negatif durumlarla karşılaşma olasılıklarını hesaplamak gibi bilişsel olarak efor gerektiren yollar yerine, duygularımıza başvurmak daha hızlı karar vermemizi sağlıyor. Siyasi ifade pratiklerinin birkaç tık sonucunda gerçekleştirilebildiği, çoğu zaman üzerine uzun uzun düşünmeyi gerektirmeyen durumlara konu olduğu düşünülürse, bu beklenmedik bir durum değil kesinlikle.

İnsanların risk değerlendirmesinin yanına bir de duyguları farklı bir dinamik olarak dahil ediyorsunuz. Bu duyguların hükümet destekçileri ve muhaliflerin çevrimiçi siyasi ifade üzerinde etkisi nedir?

Araştırmamızda hükümet destekçileri ile muhalifler arasında özellikle negatif duyguların çevrimiçi siyasal ifadeye olan etkisi konusunda bir ayrışma olduğu da ortaya çıkıyor. Sosyal medyada siyasetle ilgili paylaşımlar yapmak konusunda nasıl hissediyorsunuz sorusuna verilen cevaplarda korku, gerginlik, endişe gibi negatif duygular ön plana çıktığında hükümeti destekleyenlerin paylaşım yapma sıklığı muhaliflerinkinden önemli ölçüde daha fazla. Negatif duyguların kişiyi ilgili davranıştan çekinmeye itmesi zaten risk literatüründen de bildiğimiz bir durum ki, muhalifler için gözlemlediğimiz de bu. Bulgumuzun ilginçliği aslında hükümete sempati besleyenlerin bu davranışla ilgili olumsuz duyguları arttığında da sık paylaşım yapmaya devam etmelerinden geliyor. Bu durumun olası sebeplerini düşündüğümüzde karşımıza birkaç seçenek çıkıyor. Öncelikle bu iki grup için negatif duyguların kaynağı farklı olabilir. Muhalifler belki maddi ya da cezai yaptırımlardan dolayı kaygı duyuyorken, hükümeti destekleyenlerin kaygı kaynağı daha çok sosyal çevrelerinden olumsuz tepkiler almak olabilir. Buna alternatif olarak hükümeti destekleyenler çevrimiçi siyasi ifadeyi stratejik olarak siyasi duruşlarını etraflarına açıkça belirtme aracı olarak görüyor olabilir. Bu bağlamda kötü hissetmelerine sebep olan her neyse, muhaliflerdeki durumun aksine davranışı pekiştiriyor ve aslında belirsizlikleri gidermek adına onlara paylaşıp paylaşmama kararını verme noktasında yardımcı oluyor olabilir. Tabii bu tahminler yaptığımız anketin sınırları düşünüldüğünde araştırılması gereken ampirik sorular olmaktan ileri gidemiyor.

Fotoğraf: Glenn Carstens-Peters


Bilkent Üniversitesi’nde siyasal iletişim üzerine kantitatif çalışmalar yapan Dr. Öğretim Üyesi Ayşenur Dal’ın çalışmaları:

Dal, Aysenur, and Erik C. Nisbet. “To Share or Not to Share? How Emotional Judgments Drive Online Political Expression in High-Risk Contexts.” Communication Research (2020): 0093650220950570.

Nisbet, Erik C., Olga Kamenchuk, and Aysenur Dal. “A psychological firewall? Risk perceptions and public support for online censorship in Russia.” Social Science Quarterly 98, no. 3 (2017): 958-975.

Behrouzian, Golnoosh, Erik C. Nisbet, Aysenur Dal, and Ali Çarkoğlu. “Resisting censorship: How citizens navigate closed media environments.” International Journal of Communication 10 (2016): 23.

Earl, Jennifer, Jayson Hunt, R. Kelly Garrett, and Aysenur Dal. “New technologies and social movements.” The Oxford handbook of social movements (2015): 355-366.

Nisbet, Erik C., Aysenur Dal, Golnoosh Behrouzian, and Ali Çarkoglu. “Benchmarking Demand: Turkey’s Contested Internet.” (2015).

Garrett, R. Kelly, Shira Dvir Gvirsman, Benjamin K. Johnson, Yariv Tsfati, Rachel Neo, and Aysenur Dal. “Implications of pro-and counterattitudinal information exposure for affective polarization.” Human Communication Research 40, no. 3 (2014): 309-332.