Türkiye, yaklaşık yüz elli yıldır iyi kötü bir demokrasi tecrübesine sahip. Bu serüvenin esası, modernleşme ve ulus devlet sürecine dayanıyor şüphesiz. Demokratik sıfata sahip ulus devletin temel özelliği, egemenliğin hanedan, padişah, sultan ya da herhangi bir monarşik yapıdan alınıp o ülkenin mensuplarına yani modern anlamda yurttaşlarına verilmesidir. Diğer bir ifadeyle; halkın egemenliği, parlamenter tecrübe ile birleşir ve ulus adına eyleme sürecine ulusun temsilcileri de dahil olur.

Halk egemenliği kavramı, bir demokrasinin asgari gerek şartı olduğu gibi katılımcılığa, çok sesliliğe, çoğunluğun iktidarına, devlet aygıtının kullanımının meşru sandık sonuçlarıyla güçlü bir ilişkisine de işaret ediyor.  Ancak demokrasi bu noktalarda sadece yönetimin “ne şekilde” belirleneceğini tanımlıyor. Bu aşama gerçekleştikten sonra nasıl yöneteceğini tanımlamakta ise oldukça yetersiz kalıyor. Bu yüzden demokrasiye dair bir takım sıfatlar belirleniyor. Demokrasinin sınırlandırılması, dolayısıyla devlet aygıtının kullanımının çerçevesinin belirlenmesi, gücün denetlenebilmesi ve yasanın egemenliği; bireysel hak ve özgürlüklerin, ifade hürriyetinin, özel teşebbüs ve mülkiyet dokunulmazlığının hukuki güvenceye alınması bir demokrasinin liberal sıfatını kazanmasıyla beraber anayasal demokrasi ve hukuk devleti standartlarına ulaşmasının da en önemli göstergeleri olarak duruyor.

Liberal demokrasi için temel üç sorunu çözüme kavuşturmanız yeterli: (1) Bireysel hak ve özgürlüklerin tanımlanması ve hukuki güvenceye alınması ancak bunun için kolektif kimliklerden değil vatandaşlık tanımından hareket edilmesi, (2) devletin ya da meşru gücün yargı yoluyla denetlenmesi ve sınırlandırılması, (3) kurallı serbest piyasa ekonomisinin uygulanması ve özel mülkiyetin, yatırımın, teşebbüsün hukuki güvence altına alınması. Bu üç temel meseleyi alt başlıklarla zenginleştirerek “Anayasal Demokrasi” kavramının aşkın bir nitelik kazanması liberal bir demokrasinin en temel özelliğidir.

Anayasal demokrasi ve anayasal kurumlar, Batı’da bir bedel ödenerek, sosyal ve sınıfsal bir mücadelenin sonucunda elde edilmiş kavramlar ve kurumlardır. Dolayısıyla, orada bu kazanımların kaybedilmesi tehlikesi oldukça güçlü bir kamuoyu ve tepkiye sebep olabiliyor. Onlar bu riskin ne demek olduğunu çok iyi biliyorlar ve belirli bir tecrübeyle bunun farkındalar. Bizde ise bu kurumlar ve yasalar halk nezdinde bu kadar büyük bir bedele karşılık gelmiyor. Anayasa bile çoğunluk algısında formel bir metinden ibaret, bu kurumların ve yasaların formel bir metin olmaktan öte hem ahlaki hem de rasyonel karşılığı maalesef henüz toplumda içselleşmiş değil. Aksi takdirde bir ülkede bir başkan, “…ben bu anayasaya-karara uymuyorum saygı da duymuyorum” dediğinde büyük büyük protestolar olmasını beklerdik. Oysa burada işler öyle olmadı.

Türkiye, Tanzimat ve Meşrutiyet hareketlerinden beri “yasanın egemenliği” ve “anayasal demokrasi” meselesini içselleştirebilmiş değil. Zira bunların halkın büyük bir kısmında ve kurucu irade ile mesafeli bazı siyasi kimlikler nezdinde formel bir metinden ibaret olduğunu ve toplumda büyük bir mutabakatla kabul edilmediğini, sindirilmediğini son dönemde daha açık görüyoruz. Yine biz buna bağlı olarak yukarıda bahsedilen liberal demokrasi veya anayasal demokrasi yani hukuk devleti olmanın temel şartlarından olan üç temel meseleyi halledebilmiş de değiliz. Geldiğimiz son noktada, halkın katılımı ile icra edilen demokrasi kavramı ve tecrübesi, neredeyse kendini sandığa gitmek dışında hiçbir sürece etkin bir şekilde katılmayan, formel ve sembolik aktöre dönüştürmüştür. Demokratik sıfata sahip halk egemenliği kavramı, etken bir özne olmayı bırakalım edilgen nesne olmayı dahi yitirmiş, kamusal alandan tüm rolünü “tek adama” devrederek çekilmiş, “temsili demokrasi”den fersah fersah ödün vererek “temsili otokrasi”ye kadar gerilemiş durumdadır.

Bunun şüphesiz birçok sebebi ve bizde uzun bir geleneği var. Hatırlayalım: İttihat Terakki Sultan Abdülhamid’in otoriter ve müstebit yönetimine karşı hürriyet sevdasıyla çıktığı yolda, devlet erkini ele geçirdikten sonra kendi iktidarı lehine otoriter bir istibdat düzeni yaratmıştı. Cumhuriyet rejimi ile birlikte kurucu kadro yine farklı sebepler yaratmak suretiyle -ki bunlardan bazıları halkın ve devletin modernleştirilmesi, halkın eğitilmesi ve terbiye edilmesi, devletin muhalif şer şebekelerinden korunması idi- bu otoriterliği devam ettiregelmiştir. Sonrasında çok partili hayata geçişle birlikte muhafazakâr demokrat çıkış gösteren tüm partiler; muhalefetteyken özgürlükçü, sivil ve liberal manifestolara sahipken iktidara geldiğinde otoriterleşmiş, devlet aygıtını muhalif sosyal kimlikler üzerinde istisnasız bir tahakküm aygıtı olarak kullanmaktan farklı dozlarda ve biçimlerde de olsa çekinmemişlerdir. Bugün de aynı sorun şiddeti artarak devam ediyor.

Karşımızda duran sorunun kaynağını doğru tespit edebilmemiz için, gerek Cumhuriyet öncesi İttihat Terakki gerekse Cumhuriyet sonrası ister Kemalist tecrübe ister sol tecrübe ister muhafazakâr sağ tecrübe isterse de milliyetçi tecrübede iktidarlar açısından değişmeyen tek şey: Devlet erkinin ve gücün sınırlandırılması sorunudur. Devletin işgal edilmesi, ele geçirilmesi, dolayısıyla devlet olma vasfının dahi yitirilmesi ve keyfi bir makineye dönüşmesi bu sorunun bir parçasıdır.

Bu noktada kurtuluşu farklı siyasi-ideolojik kimliklerde aramak büyük bir yanılgı olarak karşımıza çıkıyor. Zira bizde siyaset sosyal-siyasal kimlikler üzerine inşa edildiğinden, mensup olunan kimliğin Taha Akyol’un tespitiyle, “sağda dava solda ise devrim” kavramlarıyla iktidarda “kutsal romantik bir kurtuluş ütopyası” yarattığını görüyoruz. Bu patolojik “kutsal iktidar” kavramı, eninde sonunda bu kadar aşkın ve sınırsız güç aracı konumundaki devlet aygıtı ile buluştuğunda ortaya muhakkak bir totaliter tecrübe çıkıyor.  Yeni partiler için en önemli hedeflerden biri bu durumdur. Türkiye’de kapsayıcı-bütünsel siyasetin özellikle bu kutsal “dava-devrim” sarmalından kurtulması gerekiyor.

Türkiye bundan uzak mı, bana kalırsa değil. Uzun bir gecikmeyle de olsa kentleşme, sınaileşme ve metropollerde sosyal entegrasyonun artışıyla son yıllarda etkisi hızla artan biçimde değişiyoruz. Buna ister toplumun sekülerleşmesi ister modernleşmesi isterse de rasyonelleşmesi diyelim. Metropollerde yeni nesil X,Y,Z kuşaklarının ideolojik angajmandan oldukça bağımsız sosyal refaha, özgürlüklere, hukuka ve liyakate dair beklentilerinin gün geçtikçe yükseldiğini gözlemliyoruz. Bu durum artık kültürel veya teolojik politikanın değil ekonomi politiğin ana belirleyen olduğuna dair bir dönüşümü işaret ediyor. Değişimi doğru okuyan bir yeni hareketin nasıl bir rasyonel siyasi programla yola çıkması gerektiği sanıyorum yeterince açıktır.

Sadece yeni nesiller üzerinden bir rasyonelleşme değil bu, aslında liberalleşen toplumlarda olması gereken de budur: Vatandaşı ilgilendiren bir kutsal ideal varsa bu; sosyal refahın artması, hukuk ve adalete olan inancın korunması, kamuda liyakatin sosyal kimliklerden bağımsız uygulanması, kurumların rant, israf ve adam kayırmacılıktan kurtulması, kapsayıcı ve bireyi sisteme etken bir özne olarak dahil edebilen kurumların varlığı, gelecekte iş ve güvenlik kaygılarının minimize edilmesi, gelir dağılımının dengelenmesi ve vergi yükünün azaltılması, genç nesillerde geleceğe dair umudun rasyonel verilerle korunması, iktidarın yargı yoluyla denetlenebilmesi ve kuvvetler ayrılığının tesisi, bireysel hak ve özgürlüklere devlet müdahalesinin minimize edilmesi, serbest piyasada yatırımcıya güven verecek hukuki standartlar geliştirilmesidir.

Sonuç olarak, yeni kurulacak olan partiler ülkenin birikmiş sorunlarına çözüm aramak için bir yol haritası belirleyecekler. Toplumun, özellikle yeni nesillerin, irrasyonel-geleneksel toplum kodlarından veya kültürel-teolojik söylemin etkisinden giderek sıyrıldığını görüyoruz. Dolayısıyla siyasi partilerin patolojik dava-devrim sarmalının irrasyonel ajandasından kurtulması da elzem görünüyor. Şanlı maziyi diriltmek, İslamî Rönesans, emperyal bir fütuhat, muhafazakâr Anadolu insanını ülkenin gerçek sahibi yapmak, üç-dört asırdır mağlup olan Türk milletini yeniden ayağa kaldırmak gibi kutsal ideallerden bahsediyorum…

Nedir bu rasyonel gerçekçi idealler veya ekonomi politiğin belirlediği modernleşen- sekülerleşen dinamikleri diye soracak olursanız ben liberal demokrasinin temel değerlerini işaret edebilirim. Vatandaşın huzurlu ve mutlu, kendini güvende ve gelecekten emin hissettiği bir Türkiye yaratmak. Bunun yolu ise başta saydığım üç meseleyi bir daha geriye dönmemek koşuluyla çözüme kavuşturmak veya daha gerçekçi olmak gerekirse en azından sorunları minimize etmek: Bireysel hak ve özgürlükleri genişletmek ve bu alana devletin müdahalesini sınırlamak, kolektif kimliklere değil birey ve vatandaş temelli reformlara dayanmak. Devleti güç ve işgal merkezi olmaktan çıkarmak için sınırlamak ve denetlenebilir bir devlet için kuvvetler ayrılığını kurmak yani yargıyı siyasetin tahakkümünden çıkarmak. Özel mülkiyeti ve kurallı serbest piyasayı liyakatli kadrolarla uygulamaktır. Değişen toplumun dinamiklerine uygun daha büyük bir kutsal görev var mıdır?

Fotoğraf: timJ