İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü 31 Aralık 2019’dan itibaren üniversite yemekhanelerinde kahvaltı uygulamasına son veren ve öğrencilerin 3,5 TL ücretle indirimli olarak yemek yiyebilmelerini bir öğün ile sınırlayan bir karar aldı. Bu karara göre öğrencilerin bir gün içerisinde yiyecekleri ikinci öğün için 18,5 TL ödemeleri gerekiyordu. Öğrencilerin yoğun protestoları ve toplumun değişik kesimlerinden gelen tepkiler sonrasında Rektörlük bir açıklama yaparak bugün (6 Ocak 2020) itibarıyla bu kararın iptal edildiğini duyurdu.

Söz konusu değişikliğin sebep olduğu tartışma başka pek çok konuda olduğu gibi genel olarak iktidar-muhalefet ekseninde yürümekle birlikte, devlet üniversitelerinde kamu kaynaklarının öğrencilerin yemek, barınma gibi ihtiyaçlarının sübvanse edilmesi için kullanılmasına karşı görüşler bazı liberal düşünceye yakın muhaliflerce de destekleniyor. Bir yanda ücretsiz/ucuz üniversite eğitimi ve kamu kaynaklarının üniversite öğrencilerinin yaşam şartlarının kolaylaştırılması için kullanılması bir kamu hizmeti olarak savunulurken; diğer yanda bunu kamu kaynaklarının verimsiz kullanımı ve vergi mükelleflerine yönelik bir haksızlık olarak görenler var. Yine aynı bağlamda tartışılan devlet üniversitelerinin özelleştirilmesi önerisi de benzer saiklerle ve Türkiye’de üniversite sisteminin kronikleşmiş sorunlarına bir çözüm olarak sıklıkla dile getiriliyor. Bu yazı ucuz yemek konusunun ötesinde, üniversite eğitimi için yapılan kamu harcamalarının azaltılması ve yükseköğretimin özelleştirilmesi gibi önerilerin Türkiye’nin üniversite problemine bir çözüm sunup sunamayacağı tartışmasına küçük bir katkıda bulunmayı amaçlamaktadır.

Son yıllarda üniversite sayısının artması ve yükseköğretimin giderek daha ulaşılabilir hale gelmesine karşın Türkiye’nin üniversite sistemi çok ciddi bir çıkmaz içerisinde. Üniversitenin ulaşılabilir hale gelmesi iddia edildiği gibi bilimde, teknolojide, yeni iş alanları yaratılmasında ve kalifiye insan yetiştirilmesinde büyük atılımlar yapılmasını sağlamadığı gibi verilen eğitimin ve üretilen bilimsel çıktıların kalitesi de istikrarlı bir şekilde düşüyor. Bunun altında yatan sebepler arasından genel toplumsal sorunlarımızın bir yansıması olarak, kısır siyasî ve kişisel çekişmeler, adam kayırmacılık ve kalitesiz yönetim öne çıkıyor.

Üniversite sisteminin özelleştirilmesi ve ücretli hale getirilmesi, özellikle Amerikan üniversitelerinin kalite ve başarısına atıfla bu sorunlara çözüm olarak sunuluyor. Üniversite eğitiminin kamu tarafından -yani vergilerle- finanse edilmesine karşı argümanlar pek çok gerekçeye dayandırılmakla birlikte temel olarak iki ana sav bulunuyor. Daha genel ve neoliberal anlayışa dayanan argümanlar, yükseköğretimin topluma genel katkısının kısıtlı olması sebebiyle, mâlî bedeli toplumun geneline yayılan ücretsiz üniversite eğitiminin, kamu kaynaklarının verimsiz kullanımına yol açtığı gerekçesine dayanıyor. Türkiye özelinde ise, devlet kontrolünün iyi bir üniversite için vazgeçilmez olan özgürlük ortamı ve kaliteli yönetimi ortadan kaldırdığı savunuluyor. Her iki argüman da oldukça kayda değer ve önemli noktalara değiniyor. Ancak, üniversitelerin özelleştirilmesinin tüm sorunlara bir çözüm olarak sunulması hem Türkiye’nin kendine özgü sorunlarının bir kısmını göz ardı ediyor hem de halihazırda çok ciddi sorunlarla boğuşmakta olan Amerikan sistemine odaklanırken dünyanın başka yerlerinde çok başarılı sonuçlar veren ücretsiz/ucuz kamu üniversitesi örneklerini görmezden geliyor.

Üniversite eğitiminin serbest pazar şartları altında özel sektör tarafından sağlanması verimlilik adına cazip bir seçenek gibi görünse de beraberinde önemli ekonomik ve toplumsal sorunlar getiriyor. Yüksek eğitim ücretleri hem üniversitenin belirli ekonomik seviyenin üzerindekilere özgü ayrıcalıklı bir alana dönüşmesine sebep olarak dikey sosyal mobiliteyi kısıtlıyor hem de bu döngüyü kırabilmek için kullanılan krediler ve bireysel borçlanma nedeniyle ekonomi üzerindeki yükü artırıyor. Bu problemler üniversite ücretlerinin oldukça yüksek olduğu ABD ve Britanya’da da son yıllarda ciddi şekilde hissedilmeye ve neoliberalizmin çok güçlü olduğu bu ülkelerde dahi ciddi şekilde tartışılmaya başlandı. Bunlara ek olarak, kamu kaynaklarıyla sağlanan yaygınlaşmış üniversite eğitiminin iş gücünün verimliliğini ve uzmanlaşmayı artırmak gibi ekonomik; toplumun kültürel seviyesini ve yurttaşlık bilincini artırmak gibi sosyal faydalarını da göz önünde bulundurmak gerek. Bu bakış açısı, son yıllarda liberalizme yakın bazı düşünürler arasında da yankı buluyor.

Tabii ki bu faydaların teorik olduğunu söylemek mümkün ve Türkiye’de devlet üniversitelerinde ücretsiz olan yüksek eğitimin bu sonuçları doğurmadığı âşikar. Ancak unutmamak gerek ki, özel üniversiteye dayalı sistemden beklenen faydalar da aynı derecede teorik varsayımlara dayanıyor. ABD’de yüksek ücretli özel üniversitelerin başarısına vurgu yapıp Kıta Avrupası ve özellikle İskandinavya’da ücretsiz ya da çok cüzi eğitim harçları alan üniversitelerin bu toplumlara yaptığı katkıyı görmezden gelmek haksızlık olacaktır. Bu noktada en mantıklı çıkarım, Türkiye bağlamından kopuk, basit ama tüm sorunları giderecek sloganvari çözüm önerileriyle bir yere varılamayacağıdır.

Öncelikle Türkiye’deki problemi doğru teşhis etmek gerekiyor. Devlet üniversitelerine yapılan harcamaların Türkiye’deki vergi adaletsizliğinde önemli bir payı olduğunu iddia etmek oldukça güç. Türkiye’nin hem genel olarak eğitime hem de yükseköğretime yaptığı kamu harcamalarının bütçe ve gayrisafi yurtiçi hasıla içindeki paylarının gelişmiş ülkelere kıyasla oldukça düşük olduğu kısa bir internet araştırmasıyla ulaşılabilecek bir bilgi. Ancak referans olması açısından şu bilgiyi paylaşmakta yarar var: OECD’nin 2013 raporuna göre, üniversitelerin özel ve ücretli olduğu ABD’de yükseköğretime ayrılan kamu harcamalarının GSYİH içindeki payı %1 civarına tekabül ederken, devletin yükseköğretim harcamalarının %80’ini karşıladığı Türkiye’de de bu oran % 0,8-0,9 aralığında.[1] Pek çok Avrupa ülkesinde ise üniversite eğitimi için yapılan kamu harcamalarının GSYİH’ye oranı çok daha yüksek seviyelerde.

Elbette bu harcamaların hangi alanlara yöneldiği en az oranlar kadar önemli ancak bu durum, Türkiye’deki sorunun yükseköğretime yapılan harcamanın başka alanlarda daha verimli olarak kullanılabilecek kamu kaynaklarını israf etmesi değil, üniversitelerin ve bütçelerinin kötü yönetilmesi olduğuna işaret ediyor. Ayrıca, son tartışmanın çıkış noktası olan ucuz yemek konusuna dair de şunu belirtmek isterim ki, Türkiye gibi reel maaşların düşük, iş imkanlarının kısıtlı ve çalışan üzerindeki doğrudan ve dolaylı vergi yükünün çok ağır olduğu bir ülkede, üniversite öğrencilerinin yemek ihtiyaçları için yapılan sübvansiyonu verimsizlik ya da vergi mükelleflerine haksızlık olarak değerlendirmek oldukça sorunlu bir bakış açısı. İndirgemeci bir yaklaşımla üniversiteleri ve yükseköğretime yapılan harcamaları özelleştirmek sorunları çözmek yerine daha kötüye götürecektir.

Yükseköğretim için yapılacak harcamaların kamu kaynaklarıyla mı yoksa özel harcamalarla mı finanse edilmesi gerektiği Türkiye’nin şu anda yaşadığı üniversite sorununun çözümü açısından büyük önem teşkil etmiyor. Üniversitelerimiz yükseköğretimin oldukça pahalı olduğu Anglo-Sakson ülkelerindeki mukabillerinden de ucuz veya ücretsiz olduğu Kıta Avrupası ülkelerindeki üniversitelerden de çok daha kötü durumda. Elzem olan, ana finansman kaynağının kim olduğundan bağımsız olarak, üniversitelerin malî ve idarî açıdan özerk hale getirilerek akademik özgürlük ve rekabetçi bir eğitim-araştırma ortamı için gerekli teşviğin sağlanması. Devlet üniversiteleri vergi gelirleri ile finanse edildikleri için değil, nasıl yönetilecekleri kamu yararından çok siyasî iktidarın çıkarlarına göre belirlendiği için kötü durumdalar.

Türkiye’deki devlet-özel sektör ilişkilerini ve mevcut özel üniversitelerin durumunu göz önüne aldığımızda, söz konusu iyileşmelerin yükseköğretimi serbest pazar anlayışına teslim ederek sağlanabileceğini ummak da fazlaca iyimser bir beklenti olacaktır. Özel üniversite kavramını kullanmak dahi oldukça sıkıntılı, zira Türkiye’de resmî olarak yalnızca devlet ve vakıf üniversiteleri var. Batıdaki üniversitelerde “Endowment” sistemi hem kamu hem özel üniversiteler için önemli bir özkaynak oluşturuyor ve çok ciddi şekilde denetleniyor. Bizim vakıf üniversitelerimiz ise, birkaç istisna hariç, zenginlerin yasadaki açıklardan ve vergi muafiyetlerinden faydalanarak açtıkları yeni gelir kapıları durumunda. Bu durum YÖK tarafından dahi kabul ediliyor[2]. Her şeyden önce özel üniversite ve vakıf üniversitesi ayrımının yapılarak bu kurumların harcamalarının ciddi şekilde denetlenmesi gerekiyor.

Özetle, Türkiye ciddi bir üniversite sorunu yaşıyor ancak bu sorunun kaynağının yükseköğretimin kamu kaynaklarıyla finanse edilmesi olduğunu söylemek güç. Üniversitelerin finansal kaynakları ve bu kaynakların nasıl harcandığı sorunun önemli bir parçası. Bu anlamda, oldukça cüzi miktarda olan ve popülist bir politika ile kaldırılan üniversite harçlarının aslında makul bir katkı olduğu kanaatindeyim. Buradan gelen gelirin üniversitelerin idarî masraflarına katkıda bulunması ve merkezî bütçeden aktarılan kaynakların en azından bir kısmının daha verimli yönlerde kullanılmasını sağlaması beklenebilirdi. Özel kaynaklarla da kamu kaynaklarıyla da başarılı üniversiteler yaratmak ve üniversiteyi topluma faydalı hale getirmek mümkün. Ancak bunun için yapılması gereken, tüm sosyal hayatı devlet kontrolü altına sokmak ve kamu hizmetlerini dahi özelleştirmek gibi iki uç arasında savrulmak yerine Türkiye’nin şartlarını göz önüne alan ve kamu yararını gözeten spesifik politikaları savunmaktır.

Fotoğraf: Cole Keister


[1] https://www.oecd.org/education/eag2013.htm

[2] https://www.haberturk.com/yok-denetleme-kurulu-baskani-guran-vakif-universitelerini-topa-tuttu-1955916