Türkiye, tarihinde ilk kez, hiç bir çok uluslu kurum ve girişimin parçası olmadan ve kendisine direkt tehdit oluşturmayan bir ülkeye, Libya’ya asker göndermeye karar verdi. Kararın onayı Libya’da Birleşmiş Milletlerin (BM) tanıdığı hükümetle yapılan anlaşma sonrasında TBMM’den çıkan tezkere ile kesinleşti. 5 Ocak’ta Cumhurbaşkanı Erdoğan CNNTürk’te askerlerin yola çıkmaya hazır olduğunu bir kez daha kararlılıkla ifade etti.

Aynı zamanda Irak’ta öldürülen İranlı Korgeneral Kasım Süleymani’nin sonunun yarattığı etkileri konuşurken herkesi itidale (soğukkanlılığa) çağıran Erdoğan, yabancı müdahalelere karşı olduklarının da bir kez daha altını çizdi. Olayların Irak’ta olması manidar dedi. Manidar olan sadece bu olsaydı keşke.

Türkiye’nin Libya’ya askeri müdahalesinin en önemli boyutu, TSK’nın ilk kez kendi topraklarına güvenlik tehlikesi oluşturmayan bir soruna müdahil olması. Ama bu uzun zamandır kendi içinde gelişen “askeri yurt dışına gönderme” niyetinin bir parçası aslında. Mesela, çok değil 2015 yılında Erdoğan Suud’a lojistik destek önermişti. Suud gibi petrol zengini, ABD silahlarıyla donanmış bir ülkenin askeri müdahalelerde en çok neye ihtiyacı vardır sizce? Türkiye Somali, ve Katar’da hala büyüyen askeri üsler kurdu. Irak ve Suriye’de TSK bir süredir terörizm ile mücadele ediyor. Bu çizgiden baktığınızda Libya sadece bir sonraki adım. Evet kara sınırımız yok, evet oradan Türkiye’ye (henüz) terör ya da başka bir güvenlik tehdidi yok, hatta Libyalılarla kardeş olduğumuzu bile bilen pek kimse yok ülkede ama yine de Türkiye Libya’ya “savaşmama umuduyla” asker yolluyor. Neden yurt dışına asker yollamaya bu kadar hevesliyiz? Bu elbette sadece Türkiye’ye özgü bir davranış değil, mesela ABD tarihinde 19. yüzyıldan itibaren ordunun yurt dışında olmadığı bir zaman yok. Biz yine de Türkiye özelinde bu hevesi açıklamak için üç neden sunabiliriz.

Birinci neden sürecin boyutlarını hakkında da ipuçları veriyor. Yeni Osmanlıcılık: MİT, TİKA ve Diyanet üzerinden Afrika, Orta Doğu, Balkanlar, hatta Avrupa ve Uzak Doğu’da ulaşabildiği her yerde farklı kültürel ve İslami değerlerle “soft power” yumuşak güç, kamu diplomasisi alanında başladı. Cami yaptırmak, eski Osmanlı eserlerini korumak, halka yardım için hastane, okul açmak ile ilerledi. Ancak zaman içinde bu yatırımlardan istenilen sonuçları alamadı Türkiye. Ya da aldıysa da çoğu el sıkışmaya dayalı bu anlaşmaların ne olduğu, ne kadar kazanıldığı ve nasıl sonuçlandığını pek bilemedik. Ama bildiklerimiz arasında oradaki hükümet değişince iptal olan anlaşmalar, talan edilen binalar var. Askeri güç olmadan buralarda uzun süreli etkili olmanın imkansız olduğunu özellikle İran, ve ABD modelleri üzerinden iyice ikna olunan bir süreç yaşandı Ankara’da. Burada Kasım Süleymani’nin başarı örneğinin Ankara’ya motivasyon olduğunu söyleyebiliriz.

İkinci neden özellikle 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında hızla artan militarizm ve oluşumu değişen TSK. Ankara bir yandan halkı hiç bitmeyen iç ve dış mihrakların tehlikelerine karşı sürekli uyarırken, bir yandan da TSK’yı her genç erkeğin tecrübe ettiği Peygamber ocağından, sözleşmeli ve profesyonel orduya çevirdi. Bunun artılarını eksilerini tartışmayacağım, ancak şehitlerinin adının önünde sürekli sözleşmeli sözünü duymanızın nedenlerini düşününüz. ABD ordusunun Vietnam sendromuna en önemli sebep mecburi askerlikle cepheye yollanan genç tecrübesiz askerler ve perişan aileleriydi. Ama profesyonel ordu demek bu çoğu fakir gençlerin askerliği kendi rızalarıyla seçmesi demek. Bu da yurt dışında hükümetin istediği “adventurism” denilebilecek yüksek riskli ve milli güvenlikle doğrudan ilişkisi olmayan durumlara ordunun müdahil olma olasılığını daha kolay arttırabilmek demek.

Ülke içinde adeta hormonlu meyve misali büyütülen “güç” masalları, kurtlar vadisinden sürekli derinleşen erkek egemen toplumun hızla “bireysel” silahlanmaya teşviki ile militarizm tam hız artıyor. Şehit olmanın güzelliği fakir mahallelerde, pompalı tüfeklerin önemi orta sınıfta, üstüne isminin baş harflerini işlettikleri son model Baretta, Glock ve Smith and Wessonlar ise zenginlerin bellerinde normalleşti bile. Bozuk Bollywood filmi izler gibi izliyoruz “Bizi Afrin’e götür Reis” diye türkü söyleyen kıymetli “sanatçı”larımızı.

Üçüncü ve en önemli neden Ankara’nın askeri müdahalelerle “çeteleri yönetme” tecrübesini kazandığına inanması ve bu tecrübe ile de “güçlü” devlet, “oyun kuran ve oyun bozan” devlet olduğuna kendisini, halkını ve diğer ülkeleri inandırabilme çabası. Bu iyi uygulanabilirse oldukça önemli bir kazanım olur. Hem istihbarat toplamak hem de o istihbaratı işlemek açısından yurt dışı askeri müdahaleleri, ve buralarda yerli ve diğer savaşçı gruplarıyla işbirliği yapmak, ordunun yapısını, ve becerilerini zaman içinde etkileyecektir. İyi istihbarat cephede savaşma gerekliliğini ve can kayıplarını azaltır. Yani askeri istihbarat (toplama/işleme/uygulama) gücü arttıkça yaşam kurtarma şansınız artar, daha az şehidiniz daha az gaziniz olur.

Burada yeniden Süleymani’ye dönmekte fayda var, çünkü 1987’de kurulan Kudüs gücü, Kudüs’ü kurtarmak için farklı gruplarla kurulmuştu. Devrim Muhafızları’nın Kudüs gücünü yani dış ilişkilerini sürdüren Süleymani sadece Şii güçlerle çalışmadı. Bunun en önemli örneği Hamas olsa gerek. Ankara ve Doha Hamas’a verdikleri o kadar yardıma rağmen yine de son aşamada Hamas’ın İran’ın etkisinden tamamıyla çıkmasını sağlayamadılar. Bunda askeri gücün çok önemli bir etkisi vardı.

Türkiye ise Müslüman Kardeşler tüm dünyada çözülme halinde olsa da bir umut diyerek yine de duruşundan ödün vermedi. Elbette bu iktidarın ideolojisi için normal. Ancak askeri başarı pratik çözümler gerektirebiliyor, şu ana kadar Türkiye’nin Müslüman Kardeşler yapısı dışında etkili bir askeri grupla çalışabildiğini göremedik. Bu da “orduyu meşgul tutmak gerek” diye düşünen Ankara için kaygı verici bir sorun.

Bu üç açıklama Ankara’nın gün geçtikçe artan ülke dışı askeri müdahale hevesinin her boyutunu anlatmaya yeterli değil, sadece TSK’nın sınır dışı varlığına genel sorgulama yapmanın faydasına dikkat çekmeyi amaçlıyorum. Yani neden Libya’ya gidiyoruz, Katar’daki askeri üsler neden artıyor, Somali’de askerlerimiz ne yapıyor, bütün bu askeri sevkiyatların maddi boyutu nedir? Bunlar çok önemli sorular. Erdoğan da Şubat 2019’da  ekonomik sorunlara açıklama getirirken söylemişti “bir merminin bedeli ne kadar biliyor musunuz?” diye sormuştu. Evet, bir merminin bedelini biliyoruz da bir operasyonun bedeli nedir veya Somali’de üs kurmanın, asker yollamanın bedeli nedir nereden karşılanır bilemiyoruz. Bu soruların cevapları halka verilmese de, denetleyen bir kurum var mıdır?

Tüm bu sorular konuşulurken daha genel/macro analizin de önemine dikkat çekmek istiyorum. Ülke dışına asker yollama isteğinin ya da gerekliliğin son yıllarda neden hızla arttığı ve bunun ülkenin güvenliği ve diğer milli menfaatler için ne gibi faydalar getirdiği sorgulanmalı. Daha farklı nedenler ve önemli detaylar ancak teori çalışanlar (akademisyenler) ve pratiği uygulayanlar (sahadakiler) konuşursa mümkün.

Biz neden Fizan’a, Taiz’e, Doha’ya, Mogadishu’ya asker yollamak için bu kadar istekliyiz?

Fotoğraf: israel palacio