Bu Yüzden Dijital Devrimin Demokrasi Mücadelesini Vermek Zorundayım.

Her sabah ondan gelen bir elektronik postayla uyanıyorum. Kahvaltıma yine o eşlik ediyor. İşe oturunca dahi telefonun ışığı yanıyorsa, biliyorum ki karşıma onun adı çıkacak. Öğlen yemeğini beraber yapacak; akşam yürüyüşe beraber çıkacağız. Karantinadayım ama biliyorum ne yalnız başıma yemek yiyeceğim ne de yatağa yalnız gireceğim.

Keşke bu, Karantina’da Aşk romanının giriş paragrafı olsaydı ama bahsi geçen “o” ne yazık ki, ABD Başkanı Donald Trump. Zira, yaklaşık bir aydır kendisi -daha doğrusu kampanyası- bana günde ortalama 8 e-mail yolluyor. Bazılarında “yolsuz Demokratların” kendisi hakkında yeni “komplolar” ürettiğinden, bazılarındaysa “Amerikan yaşam biçimini Joe Biden’ın mahvedeceğinden” bahsediyor. Benden bağış istiyor. Gözlerine girebilirsem Trump ile fotoğraf çektirebileceğimi vaat ediyor. Bağış alamadıkçaysa, Melih Gökçek’ten alışık olduğumuz CAPS LOCK üslubuyla beni uyarıyor, korkutmaya çalışıyor.

Bunların hepsi ben istemediğim hâlde oluyor. Söylenmiyorum. Benim gibi kampanya nerdleri için bundan güzel hizmet mi olur? Ama bana nasıl ulaştıkları sorusu haftalardır kafamı kurcalıyor. Kendim abone olmadığımı biliyorum; zira Biden tarafından gelip giden bir mesaj yok. Olsam, ikisine aynı anda abone olurum. Bağış yapmışlığım da yok – ki ABD’de oturmadığım için bu zaten mümkün değil, telefon numaram kabul edilmiyor. (Biden’ın Başkan Yardımcısı adayını ilk öğrenen olmak için denemiştim.)

Her yanı pis kokan bir durum. Bu açık. Hele hele geçmiş kampanyasında üst düzey görev almış bir klanın neredeyse eksiksiz hapis cezasıyla yargılandığı düşünüldüğünde koku daha da keskinleşiyor. Facebook’tan veri çalarak (evime gelen hırsıza bulamadığı altınların yerini söylersem, bir de yemek ikram edersem çalmış olur muyum?) 2016’da Trump kampanyasına boyut atlatan Cambridge Analytica (CA) hikayesini de unutmadık elbette. Fakat, CA yıllar içinde yok edildi; Facebook -oldukça hafif bir şekilde de olsa- hesap vermeye zorlandı. Ama ağın nasıl bana kadar uzandığı sorusu, belli ki ABD’yi yine meşgul edecek.

Etmeye de başladı zaten. Ben Trump-Pence imzalı nefret, gözyaşı, umutsuzluk ve en çok da korku dolu mesajları almaya başladığımda henüz sır perdesi aralanmamıştı. Ama şimdi işin aslı, yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlıyor. University of Texas’ın propaganda araştırmacıları Jacob Gursky ve Samuel Woolley’nin MIT Technology Review’da yayımlanan makaleleri, birkaç ay içinde yaygara koparacağa benziyor. (Belki o kadar uzun sürmez.)

İkili, Trump ve Biden kampanyalarının kullandıkları, seçmenlerle doğrudan iletişim kurabilmek için yayınladıkları mobil uygulamaları incelemiş. Kullandıkları yazılım, içerik ve kullanıcıların ulaşım izni verdikleri veriler üzerinden her iki kampanyanın da oyun planını çıkarılmış.

İşin kolayından, Biden’dan başlayalım. Çünkü pis işler burada dönmüyor. Kampanyanın istediği izinler, sadece uygulamanın internetten kendini yenilemesi (içinde haber bülteni, güncel videolar var) gibi basit ve şüpheyle yaklaşılmaya pek açık olmayan özellikler. Trump’ın uygulaması da aynı izinleri istiyor çünkü her iki kampanya da yayınladıkları mesajların anlık iletilmesini ya da canlı yayınlar sırasında bildirim gitmesini istiyor.

İşin komplike hâle gelmeye başladığı nokta, her iki kampanyanın da “kişiler”e ulaşmak istemesiyle başlıyor. Bunun sonuçları, bir bilim kurgu filmini andırıyor ama aslında çok da zor olmayan bir matematiği var. Uygulamalar, aldıkları kişi bilgilerini kendi veri depolarıyla karşılaştırıyor ve uygulamayı kullanan kişinin temas edebileceği “kararsız” seçmenleri, uygulamayı kullananlara bildiriyor. Biden kampanyasının dijital aktivistlerine söylediği şey, basit bir psikoloji hamlesi: İnsanlar, tanıdıkları kişilere güvenirler. Tanıdığınız kararsızlarla konuşun; bize oy versinler.

Burası, bazı belgesellerin gerilim müzikleri ve modern Matrix’i andıran görsel kullanımlarıyla şaibeli hâle gelebilir. Ama aslında kampanyaların yapmaya çalıştığı şey, dijital dönüşümden önce hedefledikleri şeyden pek farklı değil. Olabildiğince geniş bir gönüllü havuzu yaratıp, seçmenlerle temas etmenin yolunu arıyorlar. Bu, illa ki kötü bir şey olmak zorunda değil. Zira, kararsızların -doğru- bilgiye ulaşıp olabildiğince rasyonel kararlar alarak sandığa gitmeleri, demokrasinin hayrına olur. Fakat bu prensip, hiçbir etik norma saygı duymayan ve eylemleri denetlenmeyen kişiler söz konusu olduğunda tabii ki riske giriyor. Trump kampanyasında da sorun, aslında bu noktada başlıyor.

Fakat Trump uygulaması, “kişileri” sadece kendi veri sistemindeki numaralarla eşlemiyor; kullanıcıların bütün rehberlerine ulaşıp, kendine özgü yeni veri setleri çıkarıyor. 2016’da Cambridge Analytica’nın yaptığından pek farklı değil bu. Onlar, kullanıcıların Facebook arkadaşlarına -izinleri olmadan- ulaşıyordu; Trump uygulaması aynısını kullanıcıların rehberlerine yapıyor. Dolayısıyla, sadece 1.4 milyon indirmeyle 100 milyona yakın seçmenin verilerine ulaşılabileceği düşünülüyor. Bunların önemli bir kısmının da tam olarak kim olduğunu, neye değer verdiğini, nereden haber aldığını, nerede oturduğunu Trump Kampanyası öğrenecek.

Şu ana kadar Trump2020 uygulamasının 780 binden çok indirildiği düşünülüyor. Biden’ınkiyle hemen hemen aynı işi gören uygulamanın içeriği, Biden App’ten oldukça farklı. Yalan haberler gırla geziyor, kara propagandanın ardı arkası kesilmiyor. (Bana gelen emaillerin kaynağı burası. Demokratların komploları her yerde!) Ne yazıları yazan belli ne haberlerin kaynağı. Ama asıl şaibe, kampanyanın peşine düştüğü veriler.

Uygulamayı indiren herkes, ad-soyad, konum, telefon numarası ve e-posta bilgilerini paylaşmak zorunda kalıyor. Kullanıcılar, aynı zamanda, insanlarla uygulamayı paylaştıkça ya da daha fazla veriye ulaşım imkânı tanıdıkça “puan” kazanıyorlar ve Trump ile fotoğraf çektirme ihtimali için yarışıyorlar. Bu, kampanyanın 40-50 milyon Trump seçmeninin telefon numaralarına doğrudan ulaşma hedefine hizmet ediyor. Uygulama izin isteyebileceği her şeyin iznini istiyor: Kullanıcının konumunu takip ediyor, Bluetooth’una ulaşıyor, takvimine giriyor, cihaz bilgilerini alıyor, diğer uygulamalarla eşleşiyor…

Bunun anlamı şu: Bir seçmen kiliseye girdiğinde kampanya bundan haberdar olup, kendilerini “dinin adayı” olarak kodlayabiliyorlar. Ya da her hafta ava giden, Walmart’tan alışveriş yapan ve geceleri uzun süre uyuyamayan bir seçmenin profili çıkartılıyor. Ona benzeyen binlerce başka seçmenin de olduğu anlaşılıyor ve seçmen segmentleri oluşmaya başlıyor. Onlara özel mesajlar üretiliyor. Eskiden de yapılan bir propaganda yönteminin, son noktasına geldiğimizi gösteriyor bu. Birkaç yıl öncesine kadar seçmenler, “silah yasasına duyarlı” ya da “kürtaj karşıtı” olabiliyorlardı. Şimdi çok daha küçük gruplarda, kendilerine başka alanlarda da çok daha benzer insanlarla, birer veri bulutu olarak tutuluyorlar. O gruptaki insanlar, birbirlerini “ikna” edip oy veriyorlar.

Aslında bu, Sumoshana Zuboff’un tanımladığı “izlenme kapitalizmi”nin bir parçası gibi duruyor. Herkes “izleniyor”, “inceleniyor”, küçük veri gruplarına hapsedilip özgürlüğü birtakım algoritmaların insafına bırakılıyor. Bütün bunları reklam endüstrisi bize, günlerdir aradığımız botu bir Facebook reklamı olarak gösterdiğinde pek sorun etmiyoruz. Ama iş, demokrasi gibi zaten kırılgan bir yönetim modeline geldiğinde durum iyice karışıyor. (Karşısına bot çıkınca şaşıranlar, veri kullanımını kapatınca karşılarına çıkan reklamları görünce hemen bu şaşkınlıklarından vazgeçip izlendikleri kapitalist modele geri döneceklerdir.)

Aslında iki temel prensibin paramparça edildiğini görüyoruz: Hakikat ve Eşitlik. Bu gibi uygulamalar ya da veri setleri, insanların duygusal zayıflıklarını zaten tespit ediyorlar. Bu bir sorun olmayabilir. Silahlanma hakkını korumak isteyen bir seçmenin, bu hakkı koruyacak adayın kim olduğunu bilmesi demokrasiye katkıdır; seçmeni bilinçli hareket etmeye iter. Ancak, kampanyaların bu kırılgan seçmen kitlesiyle doğrudan iletişimi (ki bazen dolaylı bir şekilde kara propaganda da yapıyorlar; örneğin, bu profilde bir seçmenin önüne “Biden silahlarınızı geri alıp paralarını da vermeyecek” diye bir yalan haber çıkartıyorlar) hakikate sadık kaldıklarına dair bir ön kabulle olmuyor. Doğrudan bilgi vermek yerine, doğrudan yalan korkular saçıp, vatandaşların kırılganlıklarını kullanıyorlar. Yalanla haftalar boyunca baş başa kalmış bir seçmenden doğru kararı vermesini beklemek zor.

Bir diğer yandan da Trump ve Biden’da da Clinton ve Trump’la da hatta Obama ve Romney ile de gördüğümüz bir kampanyalar arası eşitsizlik söz konusu. Bir tarafta ilkeli davranmak zorunda olmadığı hâlde ilkeli davranan ve insanların verilerine kısıtlı bir şekilde ulaşanlar varken; diğer tarafta hiçbir norm gözetmeksizin hepimizi izleyen kampanyalar kol geziyor. Eskiden basın danışmanlarının yaptığı yarışı şimdi doğru düzgün regüle edilmeyen (ya da kendi alanları göz önünde bulundurulmadan denetlenen) veri merkezleri yapıyor. İki ayrı kampanya, farklı değerlerle hareket ettikleri için, birbirinden radikal şekilde farklı uçlarda mücadele etmek zorunda kalıyor. Bunun savunulabilir bir yanı yok.

Aslında bu temel meseleler de yasa yapıcıların dünyanın dönme hızına yetişemediğini gösteriyor. Demokrasinin kırılganlığını bu çağa adapte edecek denetlemeler henüz üretilmemiş; ahlaki normlar ortaya konmamış. Dünyanın en güçlü ülkesini kimin yöneteceğine dürüst bir şekilde karar verilmesi, şu anda, iki bağımsız kampanyanın etik kodlarının insafına bırakılmış hâlde: Tartışmaya değil, kutuplaşmaya hizmet ediyorlar. Bilgi değil, yalan saçıyorlar. Özgürlüklerimizi yaşatacaklarına farkında olmadığımız özgürlüklerimizi kısıtlıyorlar. Kendi kurallarını koyup, kendi çaldıkları müziğe istedikleri gibi dans ediyorlar.

Bilinçli, rasyonel seçmenin kararlarıyla işlemesi gerektiğine inandığımız demokrasiyle bugünkü durumun alakası yok.

Dolayısıyla insanın hak ve demokrasi mücadelesi, henüz bitmiş ve kazanılmış bir noktada değil. Tersine, yeni mücadele alanları açılıyor; üstelik, alışık olmadığımız ve yasa yapıcıların yetişemediği bir hızda yaşanıyor bu. “Veri hakları, bugünün insan haklarıdır” diyen kitlelerin Meclislerde temsil gücü de az, bahsettikleri hakkı anlayan da… Oysa tuvalete girdiğinde bile telefonunu elinden bırakmayan toplumlar için, internette bıraktıkları izler paha biçilemez hâle geliyor. Bizden habersiz, bizi tanıyorlar. Bizden habersiz, bizim hayatlarımıza karışıyorlar. İş, sadece uygun fiyata bot almakla bitmiyor; yıpratılmış demokrasiler de kendimize benzeyen insanlarla sıkışıp kaldığımız balonların içinde yaşamaya çalışıyorlar.

Belli ki ömrünün sadece birkaç ayında ABD’de bulunan ben bile Trump’ın hedefi olabiliyorum. Onunla uyanıp, onunla yemek yiyip, onunla uyumak zorunda kalabiliyorum. Üstelik gözümün içine baka baka bana yalan söylemekten imtina etmiyor. Ben hak talep edeceğim ki, bulduğu her boşluğu fırsata çeviren Trump gibi zorbaların yoluna taş konsun. Ben hak talep edeceğim ki özgürlük, bugün hâlâ bir anlam ifade edebilen bir kavram olsun.

Fotoğraf: History in HD