2010’lu yıllar ülkecek hepimiz için oldukça travmatik geçti. Kitlesel eylemler, darbe girişimi, içeride ve dışarıda terör, çeşitli yargı süreçleri, başkanlık sistemi, erken seçimler ve daha nice siyasi kriz baş gösterdi. Bir de bunların üzerine 2018’den beri devam eden kur krizi ve koronavirüs salgını eklendi. Normalde yıkımın ve onarımın birbirini takip ettiği bu düzende sanki son on yıldır her şey giderek kötüleşiyor, toplumca hissizleşiyor ve umutsuzlaşıyoruz. Ancak, bu sefer öyle bir dip noktasını gördük ki, belki de işlerin iyiye gitmesi için artık son şansımız.

Gelir eşitsizliğinde 2018 itibariyle OECD ülkeleri arasında en kötü ülke konumuna geldik. 2000’li yılların ekonomik büyümesine alışan seçmen, refah seviyesi yerine gelir eşitsizliğinin artmasından rahatsız. İktidarın savurgan ekonomi idaresi, artık muhalefetin bir iddiası olmaktan çıkıp günlük hayatlarımızı olumsuz etkileyen bir gerçek olmuş durumda. Koronavirüs öncesinde, işsizlik %14 seviyelerini görmüşken işgücünün %40’ı da yoksulluk sınırının üçte birinden az olan asgari ücrete çalışıyordu. AK Parti bu yüzden 2019 yerel seçimlerinde en yüksek nüfuslu altı büyükşehirden beşini kaybederken seçim anketlerinde de %30’lara kadar düştü ve muhalif bir partinin birinci sırada geldiğini gördü. Peki, Ecevit’ten beri sağa rakip olamayan, 80 darbesinden beri ivme kazanmasına asla izin verilmeyen Türkiye solu, kendini bir kez daha dışlanmış hisseden seçmene nasıl hitap edilebilir?

Bu soruyu yanıtlamak için öncelikle Türkiye solunun 2002 sonrası bölündüğü üç ana grubu ele almamız gerekiyor: Birinci grup, 80’lerden beri sosyal demokrat çizgisinden merkeze kayan, elitizm damgası yapışmış ana muhalefet partisi CHP. İkinci grup, Demirtaş’ın yarattığı rüzgarla 2015’te Kürt olmayan seçmene de ulaşan ama hendek savaşları ve Suriye’yle birlikte yine kimlik siyasetine sıkışan HDP. Üçüncü grup ise genellikle 80 darbesi öncesinin demode sol anlayışıyla hareket ettiği için 2020 yılında geniş kitlelere hitap edemeyen TKP, ÖDP gibi ufak partilerin oluşturduğu sol fraksiyonlar.

Ana muhalefet partisi olarak CHP, iktidarın attığı her adıma eleştiriden ziyade halkçı ekonomik argümanlarla adeta bir “Türk New Deal’ı” ortaya koymak zorunda. Dijital ekonomiye uygun akıllı devlet yatırımlarının esas alındığı, kontrolden çıkmış özelleştirmelerin ve gerekirse sermayenin karşısında durabilecek bir vizyonun eyleme dökülmesi gerekiyor. Mesela 2015 seçimlerinde CHP, Merkez Türkiye ve asgari ücretin 1500 lira olması gibi detaylı hesaplanmış projelerle takdir toplamış, vaatlerin yönünü belirlemiş ve yoksul kesim için reel iyileşmeye yol açmıştı.

Koronavirüs ise ekonomik gündemde hızla çözülmesi gereken birçok sorun getirdi. Bu salgına kadarki bir yılı çoğunlukla bütçe dengeleme ve proje planlamasıyla geçiren belediyeler, merkezi yönetimin eksik kaldığı yerde sosyal devlet işlevini tamamlama çabasıyla vatandaşı da direkt etkileyen büyük bir önem kazandı. O kadar ki, siyasi gerilim Meclis’teki partilerden hızlıca yerel-merkezi yönetim eksenine kaydı. Muhalefetteki belediyelerin, vatandaşta hemen karşılık bulan maddi destek, gıda yardımı, maske dağıtımı gibi özverili çalışmaları ile başlayan gerilim; İstanbul ve Ankara’daki bağış kampanyalarıyla zirve yaptı ve İçişleri Bakanlığı’nın bu büyükşehirlere soruşturma açmasına kadar ilerledi. Ana muhalefet, uzun süre sonra ilk kez belediyeler aracılığıyla halkın ekonomik kaygılarını anladığını ve bunları çözebileceğini hissettirdi.

Kısa vadede yerel yönetimlerle başarı yakalayan CHP, orta vadede de 60’larda Ecevit’in yarattığı “ortanın solu” CHP’si gibi daha halkçı bir çizgi belirleyip Meclis’teki politikalarıyla koronavirüsün ekonomik etkilerine çözüm önerileriyle halka ulaşabilir. Salgın sürecinde dünya genelinde birçok sağcı hükümetin bile vatandaşını korumak için büyük teşvik ve yardım paketleri açıklamasına rağmen Türkiye’de vatandaştan çok sermayeyi koruyan yetersiz paketler açıklandı. CHP, bu süreçte ekonomik düşünce kuruluşları ve akademisyenlerle çalışarak; vatandaşlık maaşı, işsiz kalanlara devlet eliyle kira ve maaş desteği, işten çıkarmalara karşı çalışan güvencelerinin korunması, kayıt dışı çalışan 8 milyondan fazla işçinin haklarının gözetilmesi gibi önemli konuları kapsayan bir paket hazırlamalı. Bu paket sermaye sahiplerine de yardım uzatmalı, evet, ancak ana odağı çalışanlara sosyal destek sağlamak olmalı. CHP, koronavirüs gündemini paketin içeriğini hem Meclis’te hem sokakta tek tek anlatarak şekillendirmeli. Hükümetin enflasyon kaygılarına rağmen acilen parasal genişlemeyle bütçeden harcama savunulmalı, aksi takdirde salgın sonrası ekonomik krizin yıkıcı etkileri vurgulanmalı.

Uzun vadede ise CHP’nin, İngiltere’deki Corbyn, Amerika’daki Sanders, Yunanistan’daki Varoufakis gibi iddialı bir manifesto sunması şart. CHP’nin koronavirüsün de etkisiyle iyice sıkışan Türkiye ekonomisinde adil bir büyüme yaratmak adına az vergi ödeyen yüksek gelir gruplarına vergi artışları, yerel üretimin korunması ve teşvik edilmesi, yıllık izinlerin artırılması, haftalık çalışma saatlerine kısıtlama getirilmesi gibi daha nice fikirlerle aktif muhalefete geçmesi gerekiyor. Amazon gibi uluslararası şirketlerin vergi kaçırmasına karşı önlemler, Fransa’dakine benzer dijital vergilendirme sistemleri ve daha nice küresel koordine edilmiş politika önerileri ile dijital çağın gerçekliklerine solcu bir yorum getirilmesi şart.

Günümüz CHP’sinin solunda yer alan HDP’nin kuruluşundan beri önceliği ise siyasi halefi olduğu partilerin aksine sadece Kürt seçmenle değil, tüm seçmen gruplarıyla bağ kurmaktı. Demirtaş’ın PKK’yi kınayıp silah bırakmaya çağırdığı ve LGBT ve diğer azınlık haklarının açıkça savunulduğu HDP’nin altın çağına denk gelen 2015 seçimlerinde parti, çözüm sürecinin çatışmasızlık ortamı sayesinde sol eğilimli geniş kitlelerle ulaşmıştı. Fakat, seçimlerin ardından hendek savaşları ve Demirtaş’ın hapse atılması ile sıkışan HDP, bu dönemde hem PKK’nin saldırılarına karşı çıkıp hem de bölge insanının sivil haklarını korumakta zorlandı ve üstündeki baskılar yüzünden %10 civarında kaldı.

Koronavirüs için siyasetçileri, ünlüleri tanımaksızın herkesi hasta etmesiyle “demokratik virüs” deniyor olabilir, ama tüm dünyada sağlık hizmetlerine erişimi kısıtlı olan azınlık gruplar ve yoksul vatandaşlar bu virüsten çok daha fazla etkilendi. Mesela, Amerika’da siyahi vatandaşların ölüm oranları diğer etnik grupların çok daha üzerinde seyrediyor veya Hindistan’ta yoksul halk sokağa çıkma yasakları sebebiyle açlık sınırına yaklaşıyor. HDP, tüm azınlıkların ve işçi sınıfının partisi olduğu iddiasını güçlendirmek istiyorsa büyük şehirlerin yoksul semtleri ve doğunun gelir seviyesi düşük şehirlerinde salgının seyrini yakından takip etmek durumunda. Aynı zamanda Thomas Piketty gibi ekonomistlerin gelir eşitsizliği üzerine çalışmaları baz alınıp Türkiye’de de benzer bir retoriğin inşa edilmesi, HDP’nin kimlik siyaseti gündemini sınıf siyasetiyle bağdaştırmasına yardımcı olacaktır.

Son olarak diğer küçük partiler de mevcut başkanlık sistemi ve ittifaklar düzeni sayesinde %10 barajına takılmadan meclise girme şansını artırabilir. Komünist Partili belediye başkanı Maçoğlu’nun yerel yönetimde yarattığı başarı hikayesi, başka bölgelerde de yerel ihtiyaçlara göre tekrar edilebilir. 2009 senesinde Nobel Ekonomi Ödülü kazanan Elinor Ostrom’un “ortak kullanılan kaynaklar” (common pool resources) teorisi, yerelde Maçoğlu’nun yönetim modelinin ne kadar sürdürülebilir olduğunun kanıtı. Kadıköy’den çıkamayan, kortejlerde slogan atmaktan öteye gidemeyen bu küçük solcu partiler dijital çağın sunduklarından faydalanarak daha geniş kitlelere hitap edebilirler. Liberal Demokrat Parti’nin sosyal medya stratejisi yıllardır genç jenerasyonlara hitap ederken sol partiler aynı başarıyı yakalayamadı.

Yerel seviyede başarılı olmanın bir diğer kuralı ise iklim ve çevre gündemine duyarlı olmaktan geçiyor. Dünyada en çok ihale alan 10 özel şirketten 5’i Türkiye’deyken, Yap-İşlet-Devret modeli projelerde çevre etki değerlendirme raporları hiçe sayılırken, iklim değişikliği açık bir şekilde Türkiye’yi tehdit ederken çevreci bir argüman inşa etmek zor değil. Ege’de sermaye sahiplerinin kontrolsüzce jeotermal santral inşa etmesine karşı duran, Artvin ve Kaz Dağları’nda altın madenlerine kendilerini buldozerlerin önüne atacak kadar tutkulu bir şekilde doğayı savunan, Karadeniz’de hidroelektrik santrallere karşı eylemler yapan yüzlerce yerel direniş grubu varken Türkiye, bu varoluşsal tehdite karşı koordine bir yeşil hareketin eksikliğini hissediyor. Acilen alınması gereken yeşil önlemleri vurgulayacak sol partiler, çevre ve iklim konusunda daha hassas genç nesilleri kendi saflarına çekecektir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da dediği gibi “artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak”. 2008 kriziyle sarsılan mevcut ekonomik düzen koronavirüs salgınıyla çöküşe girdi. AK Parti hükümeti; mevcut sağlık, ekonomi ve iklim krizleri ile uzun süredir hiç olmadığı kadar baskı altında. Fakat, maalesef Türkiye’de sol gruplar da iktidar partisiyle aynı huyda, ihtiyacı olan yapısal reformlara direnmekte ısrarcı. İhtiyacımız olan değişim ancak sol partilerin kendilerini yerel ve küresel dinamiklere adapte edip koordine olmasıyla gerçekleşebilir.

Fotoğraf: Nick Fewings