Joe Biden 20 Ocak 2021 itibari ile Beyaz Saray’daki başkanlık koltuğuna oturdu. Demokratik Parti destekçilerinin popülist bir lidere karşı demokrasinin zaferi olarak nitelediği bu sonuçların, dünyanın farklı coğrafyalarında yükselen popülizm adına nasıl sonuçlar doğuracağını anlayabilmek için popülist liderlerin kullandıkları ortak iletişim dili ve stratejilerine bakmakta fayda görüyoruz. Çünkü popülist liderlerin birbirlerinden etkilendiklerini, özellikle iletişim dili ve içeriğinde ortak taktik ve stratejiler kullandıklarını gözlemleyebiliyoruz. Bu nedenle, yaşanan başarılardan etkilendikleri gibi yaşanan başarısızlıktan da ortak dersler çıkarıp çıkaramayacakları yeni bir soru işareti olarak karşımızda duruyor. Peki, bugüne kadar popülist liderleri ortak kümede buluşturmayı başaran iletişim içerikleri neydi?

“Ülkeyi geri almak” sloganı etrafında ülkenin gerçek sahibi tartışması yaratmak

( Sean Rayford/Getty Images)

Popülist liderlerin en çok kullandığı ikilem “Halk” ve “Yönetici Elit” sınıfı ikilemi ve bu ikilemden ezilen sınıf ile ezen sınıf söylemleri üretmek. Halkın, var olan düzene ve ülkedeki mevcut ekonomik, sosyal eşitsizliklere olan tepkisini körüklüyor, halkın temsilcisi olarak da kendileri göstermeyi başarıyorlar. “Biz” ve “Öteki” kavramları ile sürekli olarak kutuplaşmayı derinleştiren bu liderler, ülkenin gerçek sahiplerinin “biz” olduğunu ve sorunların kaynağının da müesses nizam ve “ötekiler” olduğunu tanımlayarak, ülkelerini bu aktörlerden geri almaları gerektiğini savunuyorlar. Örneğin, ABD’nin 45. Başkanı Donald J. Trump, hem Hillary Clinton’a karşı 2016 kampanyasında hem de sonrasında kendini “ülkenin gerçek sahipleri” olan sessiz çoğunluğun lideri ve sözcüsü olarak kurguladı ve tabanını bu yok sayılma söylemiyle mobilize etmeyi amaçladı. Sistem ile bütünleşmiş olduğunu belirttiği Hillary Clinton’ı müesses nizam olarak nitelerken, mevcut sisteme öfkeli olan insanların işte tam da bu “müesses nizam” ve destekçisi siyasetçiler tarafından yok sayıldığını vurguladı ve ülkenin gerçek sahiplerinin ülkeyi geri alması gerektiğini de düzenli bir şekilde yineledi. Benzer bir yaklaşımı ve neredeyse birebir aynı sloganı Brexit kampanyasında da gördük. “Kontrolü Geri Alalım” (Let’s take back control) sloganı ile kampanya yapan muhafazakâr parti ekonomi, sınırlar, güvenlik, vergi gibi birçok konuyu bu slogan altında açıklıyor ve ülkelerini “ötekiler”den geri almaları gerektiğine seçmenleri ikna ediyordu.   

İç ve Dış Düşmanlar Yaratmak

Biz ve Öteki kavramları ekseninde kutuplaşma yapan popülist liderlerin en sık başvurduğu yöntemler arasında elbette iç ve dış düşman yaratmanın geldiğini söyleyebiliriz.

2015 tarihinden beri Polonya Cumhurbaşkanı olan Duda, ikinci kez aday olduğu 2020 Cumhurbaşkanlığı seçim kampanyasının ana söylemlerinden biri LGBTİQ+ karşıtlığıydı. Duda, LGBTİQ+ kimliğinin bir ideoloji olduğunu ve bu ideolojinin komünizmden daha tehlikeli olduğunu belirtti ve kampanyası sırasında eşcinsel çiftlerin evlat edinmelerine, evlenmelerine izin vermeyeceğini, kendi tabiriyle “çocukların ve kamusal alanların LGBTİQ+ ideolojisinden” korunacağını açıkladı. Böylece özellikle LGBTİQ+ kimliğini düşmanlaştırarak muhafazakâr seçmenin desteğini kenetlemeyi amaçladı. 2020 seçimlerini %2 oy farkıyla ikinci turda kazanan Duda, kampanyası sırasında aynı zamanda LGBTİQ+ hakları konusuna önem veren Avrupa Birliği’ni de bir hedef olarak kullandı.

Macaristan Başbakanı Orban da iç düşman yaratmak konusunda eksik kalmadı. Görev süresi boyunca zamanında kendisinin de burs aldığı Macaristan kökenli iş insanı Soros’u hedef aldı ve özellikle milliyetçi tabanını birleştirmek için bir hedef olarak kullandı. Orban, özellikle Soros tarafından kurulan ve finanse edilen Central European University’nin faaliyetlerin durdurulması için çabaladı ve hükümet baskıları sonucu üniversite faaliyetlerinin çoğunu Macaristan dışına taşımaya karar verdi.

Trump’ın ilk “ötekisi” Meksikalılardı. 2016 seçim kampanyası boyunca özellikle Meksika’dan göç edenleri “tecavüzcü, suçlular ve uyuşturucu satıcıları” olarak tanımlayarak sorunlarının nedeni olan düşman olarak göstermeye çalıştı. Özellikle seçim boyunca halka en çok vurguladığı vaadi Meksika sınırına bir duvar inşa edilmesi olan Trump, bu sayede hem ülkesini “ucuz iş gücü kaynağı olan” düşmanlardan koruyacağını hem de kontrolü geri alacağını anlattı. Hali hazırda göçmen karşıtı ve milliyetçi seçmendeki olumsuz Meksika ve Meksikalılar algısını oya çevirmeyi başardı.

Brexit Central

İngiltere Başbakanı Boris Johnson, henüz başbakan değilken Brexit kampanyasında Brexit taraftarı olarak aktif görev aldı ve kampanya boyunca milliyetçi ve yabancı düşmanı seçmenin sandığa gidip Brexit lehine oy kullanması konusunda etkin bir tavır aldı. Sadece ülkedeki göçmenleri değil aynı zamanda dışarıdan gelecek düşmanları da tanımlayarak seçmendeki bu korku ve yabancı düşmanlığını alevlendirmeye çalıştı. Türkiye’nin gelecekte Avrupa Birliği üyesi olacağını belirterek Türkiye düşmanlığını da kullanması, bu davranışın tipik bir örneğiydi.

Dünyanın diğer ucundan başka bir popülist liderin yine benzer bir söylemine bakalım. 2019 yılında kendisini çok yakın gördüğü Trump ile Texas’da 50.000 Hint kökenli Amerikalının katıldığı ortak bir miting düzenleyen Modi, 2019 genel seçimlerinde, ülkedeki Hindu çoğunluğun desteğini almak için milliyetçi ve dini ögelerin yoğun olduğu bir kampanya yapmıştı. Başbakan Modi, kampanya boyunca ülkenin giderek kötüleşen ekonomisini gündeme getirmemek amacıyla uzun yıllardır sorunlu bir ilişkiye sahip olunan Pakistan’a yönelik sert söylemleri kampanyasının ana söylemi haline getirdi. Modi’nin yarattığı dış düşman söylemi işe yaradı ve ülkede yaşanan sorunlarına rağmen dindar ve milliyetçi Hindu seçmenin oyunu yoğun bir şekilde alarak seçimleri kazanmayı başardı.  

 ( Swati Gupta/CNN)

Uluslararası sisteme duyulan öfkeyi körüklemek, gerekirse yeni öfke yaratmak

Sorunların kaynağını müesses nizam ve ona bağlı aktörler olarak tanımlayan popülist liderler elbette uluslararası sistem ve kuruluşlardan da şikâyet ediyor, seçmenlerin duyduğu öfkeyi bu kanallara da yönelterek ülkenin içerisinde bulunduğu sorunlardan yine muaf olmanın bir yolunu arıyorlar.

Avrupa Birliği karşıtı söylemler Avrupa’daki birçok popülist liderden duymaya alıştığımız söylemler arasına girdi. İtalya’daki Beş Yıldız Hareketi’nden İspanya’da Vox’a hemen her ülkede bu söylemleri duymak mümkün. Macaristan Başbakanı Orban ve Polonya Cumhurbaşkanı Duda da görevleri boyunca sık sık Avrupa Birliği kurumlarını zedeleyen açıklamalarda bulundu ve ülkedeki milliyetçi seçmenlerinin öfkesini AB değer ve normlarına yönlendirdi. Özellikle göçmen karşıtlığı gibi konuları iç siyasette dile getiren liderler, AB’nin göçmen karşıtı bir tutum içinde olması gerektiğini savunarak, iç sorunları dış kaynaklara bağlamaya da çalıştı.

Paris İklim Antlaşması’ndan ABD ‘nin çekilmesi gerektiği savunan Trump, kendi seçmenine bu antlaşmaların kendi ülke çıkarları ile ters düştüğünü anlatmaya çalıştı. Bu tavırdan etkilenen Bolsonaro her ne kadar henüz bu adımı atmış olmasa da seçim kampanyası boyunca Brezilya’nın bu antlaşmadan çekilmesi gerektiğini defalarca vurguladı ve başkanlığı boyunca küresel iklim krizi konusunda yetersiz adımlar atarak birçok uluslararası örgütün tepkisini çekti.

Geçmişi yüceltmek, özlenen eski günleri geri getirmek

Geçmiş günlere duyulan özlem ve geçmişin yüceltilerek o günlere geri dönülmesi isteği, yine popülist liderlerin kullandığı söylemler arasında. ABD’nin 45. Başkanı Donald J. Trump, ABD eski başkanı Ronald Reagan’ın 1980 tarihli kampanyasında kullandığı “Amerika’yı Yeniden Muhteşem Yap” (Make America Great Again) sloganını 2016 başkanlık kampanyasının temel söylemi haline getirdi. Trump her ne kadar bu “muhteşem Amerika” hayalinin detaylarını vermese de mevcut sisteme duyulan öfkeyi kullanarak birbirinden farklı nedenlerle geçmişe özlem duyan Amerikalıları, başta beyaz orta ve alt sınıf seçmenler olmak üzere, bu söylem etrafında birleştirmeyi başarmıştı. Özellikle 2016 seçim kampanyasında çoğu seçmen farklı bir Amerika nostaljisi özlemine sahip olsa da bu özlemlerini Trump’a oy vererek dile getirdi.

Aynı örneği, 2017 Amerika Birleşik Devletleri’ne yaptığı kampanya gezisi sırasında “Trump benim için bir örnek… Trump ile aramızda bir mesafe olduğunu biliyorum, ancak Brezilya ve Amerika Birleşik Devletleri’nin iyiliği için ona daha yakın olmayı umuyorum. Buradan Brezilya’ya dersler götürmek istiyorum.” diyen Brezilya Başkanı Bolsonaro’dan da vermek mümkün. Brezilya Başkanı Bolsonaro da siyasi kariyeri ve görevde olduğu süre boyunca sık sık Brezilya’daki ve Latin Amerika’daki askeri cunta dönemlerini, diktatörlerini öven ve o dönemdeki “istikrarlı günlerin” geri gelmesini savunan bir söylem benimsedi.


(Kevin Lamarque, Reuters)

Peki ya şimdi?

Uzun bir zamandır benzer strateji ve taktiklerle başarı yakalayan ve gördüğümüz gibi birbirlerini de etkileyen popülist liderler açısından Trump’ın seçim yenilgisinin nasıl yorumlanacağı yeni bir merak konusu. Popülist liderler oyun kurmayı seviyor ve gördüğümüz üzere, kazandıkları müddetçe de oyunun kurallarını tanımak istiyor. Bunun son örneğini ABD seçimlerinde tekrar görmüş olduk.  2020 başkanlık seçimlerini Joe Biden’a karşı 7 milyon oy farkıyla kaybeden Trump, seçim sonuçlarını kabul etmedi. Temelsiz iddialarla yargı süreçlerine başvuran Trump, kendi atadığı federal yargıçlar, Yüksek Mahkeme yargıçları ve kendisiyle aynı partiden olan Cumhuriyetçi seçim yetkililerinin bağımsız hareket etmesi sebebiyle durduruldu. En son 6 Ocak’ta Başkan Yardımcısı Pence’in Anayasa’ya aykırı bir şekilde seçim sonuçlarını reddetmesini isteyen Trump, protesto amacıyla topladığı destekçilerini Kongre’ye yönlendirerek seçim sonuçlarının tescillendiği oturuma ara verilmesine ve bütün dünyanın yakından takip ettiği Kongre Baskını’nın yaşanmasına sebep oldu.

Popülist liderlerin etkili söylemler kullanarak seçmenlerle bağ kurma konusunda başarılı oldukları bilinen bir gerçek. Seçmenlerini motive ettikleri hatta yarattıkları “öteki” algısı ile manipüle ettiklerini de biliyoruz. Fakat, ABD’de yaşanan Kongre Baskını bizlere bu etkileşimin tehlikeli boyutlara ulaşabileceğini de göstermiş oldu. Trump her ne kadar sonrasında geri adım atmış ve baskın büyümeden sonlandırılmış olsa da kutuplaştırıcı söylemlerin kızgın kitlelerin üzerindeki etkisini göstermesi açısından önemliydi. Trump görevi barışçıl bir şekilde teslim edeceğini açıklamış olsa da yemin törenine katılmayarak ve hala seçim sonuçlarını meşru ve doğru kabul etmeyerek, zamanında kendisinin de başkan seçilmesini sağlayan oyunun kurallarına itiraz etmeye devam ediyor. Bu gelişmenin ışığında önümüzdeki sürecin son derece önemli olduğunu belirtmek istiyoruz. Kutuplaştıran popülist liderlerin karşısında değerler siyaseti yapan, halkın sorunlarına çözüm üreten birleştirici liderlerin umut vadettiğini daha önceki yazılarımızda belirtmiştik. Bakalım popülist liderler oyunun dışında kalan muadillerinden dersler çıkarabilecek mi?

Fotoğraf: Tasos Katopodis, Getty Inages