Bir süredir aklımda Odesa’yı görmek vardı. Zamanında bir akrabamın işçi olarak, abimin de denizci olarak gittiği bu yere adım atmazsam ölebilirdim. Taa üniversite yıllarımdan beri arkadaşım Elena ve çocukluğumdan beri Türk dünyası haritalarında görüp çok merak ettiğim Gagavuzya’yı birleştirip görmeye karar verdim.

Tesadüf, bu seyahatin öncesinde okuduğum İlber Ortaylı’nın Nasıl Yaşamalı kitabında Odesa Opera binasından bahsedip övüyordu. Demek ki doğru tercih yapmışım, her Türk Ukrayna’ya gidip opera binalarını gezmeliydi. Zaten Türk beklenendi, Türk umuttu. Kim bilir Odesa opera memurları kendi aralarında konuşmaya başlamışlardır bile: “Bu sene nerde kaldı bu Türkler ya?” 

Odesa’ya girişim tabii ki hava alanından. Yalnız bi sorun var. Bekliyorum bekliyorum, çantam gelmiyor. Naçar halde az daha bekliyorum, yine yok. Mecbur büroya gittim, stres de o biçim. Şansıma, ilgilenen memurlar iyi niyetli. Bir gram İngilizce bilmemeleri dışında sorun yok. Olsun. Uçtuğum firmayı, Türkiye’yi, İstanbul uçağından indiğimi harf harf anlattım. Tanesi kırk yıldan, epey bi kölelik imtiyazı kazanmam lazım. Cevap, “sizin çanta İstanbul’da kalmış.” E napıcaz, “Yarın aynı saatteki uçakla gelir, burda olun.” İyi abla peki, benlik bişey yoksa kaçtım o zaman ben.

Neyse en azından fotoğraf makinem yanımda, geri kalanını hallederim. Az gelişmiş ülke taksicilerine güvenmem, bu sebeple hostelimin olduğu merkeze otobüsle gittim. Adresim çok güzel: Puşkin Street. Kayıt kuyuttan sonra hemen çarşı. Daha ilk gün, gezinirken bi Türk lokantasına denk geldim. Orada da tanıştığım birisi beni uyardı: “Burda Türkleri pek sevmezler. Sana da tavsiyem, sakın hemşehrim ayaklarına kanıp samimi olma, mesafeli ol Türklerle. “ 

“Neden abi?”

“Buradaki Türkler ya PKK’lı, ya Fetöcü, ya da dolandırıcılıktan gelmiş. Düzgün iş yapan çok az. Vizesiz diye gelip takılıyorlar burda.” Ek bilgi, Türklerin burada sevilmemesinin kökeni eskiye dayanıyor. “Berlin duvarı sonrası, Türk erkeği, Kadın” key words yeterli bence. “Lafın çoğunu aptala söylerlermiş”, benim okuyucularım şıp diye anlar. 

Bunları duymak beni üzdü tabii ama yapacak bişey yok; ben fotoğrafıma, gezime, çorbama bakarım. 

Merkeze ulaşınca Opera Binasını da gördüm. Hemen girdim içeri, hakikaten İlber Hoca’nın not ettiği kadar var. Ertesi güne bilet aldım. Çok ucuzdu. Bu Sovyet ülkelerinin sanat politikalarına hastayım. 

Akşam hostele döndüm, bir kaç Türk ve Azeri var. Birlikte takılıyorlar. Çok elektrik alamadım, bulaşmadım o yüzden. Belki de duyduklarımın etkisi.

Ertesi gün umut dolu gözlerle uyandım hayatıma, ya da hayata, genel yani. Nasıl umut dolmayayım, bugün Türkiye’den çantam gelecek benim. Tişörtlerim, şortlarım, diş fırçam ve macunum, atletlerim ve donlarım… Karacoğlan şiirinde de “don” diye geçer, tüm kıyafetleri anlatır yani, don dedik diye hemen şey etmeyin. 

Lillahi Teala El Fatiha!

Sabah dışarı çıkar çıkmaz yandaki kiliseye gözüm ilişti. Baya bi kalabalık var. Merak ettim daldım içeriye. Kuyruk var, ben de katıldım kuyruğa. Bi taraftan da önleri kesiyorum, napıyolar diye. Bi masanın önüne gelip eğiliyorlar. Neyse bakalım beş-on dakkaya bana da sıra gelir… 

Bu arada Türkiye’de kurban bayramı. Ben de içimden kelime-i tevhidlerle, sühbanekelerle ilerliyorum kuyrukta adım adım. Ve sıra geldi. Masa dediğim şey camekanlı bir düzenek. Camın arkasında Hz. İsa’nın ve Hz. Meryem’in resmi var. Düşündüm, o da Allah’ın resulü, hem Kur’an’da geçiyor. Meryem Ana zaten mübarek kadın. (İzmir Selçuklu köylü teyzelerin ifadesiyle “Meyram Ana.”) Dedim bu mübareğin suresi bile var. Sonuçta deneyim yaşıyoruz burda, belgeselin içinde canlı yaşıyoruz. Tatava yapmadım, öptüm geçtim. Sonra papazın önüne geldim, sulu boya fırçası gibi ufak bi fırçayı suya daldırıp (muhtemelen okunmuş su) kafama haç çizdi. Şimdi dananın kuyruğunun koptuğu kelimelerin kifayetsiz kaldığı yerdeyiz. Papazın yanından ayrılırken küçük lokum boyutlarında ekmek parçası veriyorlar. Papaz bana baktı: “Hristiyan mısın?” diye sordu.

Dedim “yok.” Kafasını sağa sola sallayarak, “sana ekmek yok” anlamında “no” dedi. Vay be! Şimdi böyle mi olduk papaz efendi? Kafama haç çizerken iyiydi! Camekandan resim öptürürken iyiydi! Müslümanım diye mi vermiyorsunuz kuş yemi kadar ekmeği? Sen dua et Türkiye’de değilsin. CİMER’e şikâyet eder, Diyanete soruşturma açtırırdım. Ama şimdi misafirken durduk yerde hocayla papaz olmak istemiyorum. Amaaa, hodri meydan! Madem Müslümanım diye bana bir lokma ekmeği çok gördünüz,  ben de kuyrukta beklerken okuduğum kelime-i tevhidleri ve İnna Ateyna Kel Kevserleri, Hz İsa ve Meyram Ana’nın ruhlarına hediye eyliyorum, vasıl eyle ya Rabbi! Lillahi teala el Feaaaatiha!

Kilise’den ayrıldım. Güzel bi cadde-sokak turu ki Odesa sokakları çok güzel arkadaşlar. Ağaçlar, kuş sesleri, koşuya çıkmış insanlar, köpeğini veya bebeğini gezdirenler. Şehir deniz kıyısı ve sadece Ukrayna değil, tüm Sovyetlerin en önemlilerindenmiş zamanında. Bu cadde ferahlığı Konya Ovası gibi.  Sağlı sollu ağaçlar Rize gibi. Soçi’yi de överler, Batum’u henüz görmedim. Ama gezdiğim tüm Karadeniz kentlerinin şimdiye kadarki en iyisi Odesa. İlginç, eski bir Yunan kolonisi, şehirde Yahudilerin de hatırası çok. Binalar güzel, insanlar şık. Özellikle kadınlar çok bakımlı. Haa, kaldırımlarda yer yer bozukluklar var, belediye otobüsleri de eski.

Yaşadığım Tek Yer Havaalanı

Kafamdan hesap yaptım, hava alanında bir saatlik işim var. Çantayı hostele bırakıp operaya geçerim dedim. Umut dolu yüreğimle vardım International Airport’a. Yavrunun anasına, toprağın suya kavuştuğu o an gibi, hoşlandığım kızın kantinin kapısından göründüğü an gibi, derdimin dermanı gibi, ben de özledim seni çantam! 

Çantayı açıp elimi daldırdığımda cennet kokularından bir koku burun-u şeriflerime hücum etti. Elimi dışarı çıkardığımda parmağım kanıyordu. Meğer parfüm şişesi kırılmış, elimi kesmişti. Burun-u şeriflerime hücum eden koku, bir önceki seyahatimde Free Shop’tan aldığım, şimdi şişesi kırık parfümün kokusuydu. 

Artık havaalanından şehre dönmek istiyorum, sıkıldım. Memurlara dönüp,

“Oldu hocam, benlik bişey yoksa gidiyorum ben”

“Hoop, hayırdır? Önce X ray ve güvenlik işlemleri var”

“Peki, o zaman yapın hadi de ben gideyim daha operam var”

“X ray gümrük vs. için şu tarafa gideceksiniz.”

Gittim. Ama görevli memur yok. Geri dönüp haber verdim, az bekle dediler. Bekledim. Artık iyice gerildim ki, kontrol edecek memur geldi. Demesin mi “kontrole gerek yok, de hadi var git” 

Yaw,  madem kontrol etmeyeceksiniz ne diye tutuyorsunuz beni bi saattir?” Neyse, yapacak bir şey yok, seyahatte her şey yolunda gitmek zorunda değil.

Dönüş vakti, ama bi sorun var. Yollar Kadıköy E-5 çıkışı gibi. Evet, evdeki ve hosteldeki hesap çarşıya uymadı, operayı kaçırdım. Ukrayna’daki ilk iki günüm beyle beyle geçti.  Zaten kafamda üç-dört günü burada geçirip Moldova’ya gitmek vardı, yarısı bitti bile. 

Akşam bi fenalık çöktü bana. Öyle bi yorgunluk, halsizlik, Allah Allah, nedir bu? Whatsaptan arkadaşlara sordum, güneş çarpmış olabilir dediler. “1-2 gün dinlen, güneşe çıkma, bol su iç, geçer.” Haydaa, yani şimdi… Neyse bakalım zaten çıkacak halim yok. 

O akşam ve ertesi günümü sadece dinlenip su içerek geçirince bi kendime geldim. İyileştikten sonra yeni ve Allah tarafından sıkılmış mis kokulu parfümlü kıyafetlerimle piyasaya çıktım. Odesa için planladığım günler bitti bile ama daha bişey de göremedik. Olsun önümüzdeki günlere bakalım.

Şehrin şu park ve meşhur merdivenlerinin olduğu taraflara gittim. Allah için güzel yerler. Öğlen sıcağını atlatmak için, parklar iyi. Odesa-İstanbul yazan park var, demek bi ara kardeş şehir de olmuşlar. İsabet olmuş, zaten ben Ukraynalıları hep dünya ahiret kardeşim gibi görmüşümdür. Kast ettiğim yer, ünlü Potemkin Merdivenleri’nin olduğu taraf. Odesa’ya giden herkes buradan selfi paylaşır ama ben paylaşmıyacam. Neden? Çünkü sizinle paylaşacak daha güzel fotoğraflarım var. 

Buraya da parka giderken Opera’nın orda resim çalışan bir grup öğrenciyi bırakıyorum. Başlarındaki Hoca Hanım’a gidip izin istedim, arkadaşları çalışırken çekmek için.

Kompotun İyisi Erikten Olur

Şu Odesa tiyatrosu da öyle merkezi yerde ki, her defasında önünden geçiyorum ve içimde yara olarak duruyor. Bir de müzeye uğradım, Puşkin Müzesi. Puşkin Caddesi üzerinde veya hemen arkasındaydı. Müzeden çok anlamam, Rus yazarlarından da anlamam. Ha anlayana saygım var. Zaten ilim öğrenmiyorsan öğrenene saygı duyacaksın, biz öyle öğrendik. Bir de bu barok-rönesans şeylerine modern şeyler ekleyip yeniden yorumladıkları bir sergiye gittim, o iyiydi bak.

Müze demişken, buraya gelmeden önce arkadaşım Atacan’la konuşmuştuk. Benden bir sene önce abisiyle gelmişti. Odesa’da gezerken birisini durdurup;

“Falanca müze nerde?” diye sormuşlar.

“Siz Yahudi misiniz?”

“Yoo, Türküz”

“Ama Türkler müze sormaz ki; disko-bar sorarlar. Müzeyi genelde Yahudiler sorar.”

Benim bu müzeye giriş amaçlarımdan biri de “Ooo Sefai, kardeşim Ukrayna yapmışsın, hayırdır anlayalım yani, hışşşş” diyen olursa “Kardeşim müzeye gittik, Puşkin Müzesi, siz ne anlarsınız cahil herifler” dedikten sonra çıkarıp masaya koymak müze biletini. “Odesa bu kızıl ötesi, Yahudi müzesi, hareket edemem.” 

Atacan kardeşimin bana Odesa’da bazı önerileri de oldu. Mesela “Kompot” Restoran. Kompot, Türkçe komposto demek. Güzel bir yer. Konseptini tuttum. Ama Türkiye’de gitmez gibi geliyor. Zaten bize ne Gürcü’den hamsi, ne de Ukrayna’dan kompot gelir. Aslında olmaz değil ha, mesela Ukraynalı bi eşin olsa, ama şöyle hoşaftan anlayan. Aile işletmesi gibi neşeli neşeli işletirsin. Bazen kavga da çıkabilir, yok “kompostonun iyisi elmadan olur, yok erikten olur. Yok, eriğin kompostosu şekerli olur, bekletmeye gelmez.” Tantanası bitmez onun ya, elin Ukraynalısı şimdi, naziktir de kırılır hemen. 

Dertlilere Deva, Hastalara Şifa!

Yarısını hasta geçirdiğim bu dört-beş günlük kısımdan sonra gene Allah’ın hastalık imtihanı geldi. Bu sefer güneşten değil, yağıştan. Çarşıda gezerken yağmura yakalandım. Sonrasında da üşüdüm, ıslak ıslak. Kimse de demedi, “Ne olur ıslak ıslak, durma öyle.” Hostele dönene kadar epey zaman geçti. Hoop, üşüttüm iyi mi? O akşam bildiğiniz titreyerek geçirdim. Ertesi gün yine yatağımda geçti. Sonra aniden aklıma ne geldi? İlk gün marketten aldığım Beşarovka vardı. İlk Budapeşte veya Prag’da içmiştim. Mükemmel tadını geçtim, baharatlı zencefilli yapısıyla tam bir şifa membaı. Mutfaktan bi bardak bulup biraz içtim ve uyudum. Ertesi sabah uyandığımda vücudumda iğnenin ucu kadar kuru yer kalmayacak şekilde terlemiştim. Atletimi sıksam sanırım bir litre sıvı çıkardı. Sonra bi duş, bomba gibi oldum. Beşarovka nasıl bişey derseniz, ahan da size Prag’da çektiğim bir fotoğrafı:

Öyle bir güzel tadı var ki, deneyip de beğenmeyen yok. Normal zamanda neşe kaynağıyken, zor günde de diriltti beni. Yani arkadaşlar anlayacağınız, iyi günde-kötü günde, varlıkta ve darlıkta, hastalıkta ve sağlıkta her zaman yanınızda. Yasal Uyarı!: Beşarovka ilacı yan etkilere sahiptir. Gece yarısı ve ilerleyen saatlerde aşırı doz kullanımlarda eski manitaya “napıyosun, özledim” diye mesaj attırdığı klinik deneylerle kanıtlanmıştır.

Can Çıkmayınca Huy Çıkmaz

Huyumdur, her gittiğim yerde, Türkiye gezilerim de dahil buna, merkezden uzaklaşıp kenar mahalle gezerim. Merkezler ışıklıdır, süslüdür. Makyajlı cadde kızı gibidir. Mekânları şekildir. (Markaaa marka, kaliteeee kalitee) Kenar mahallelerde daha mütevazı yaşamlar gözlenir. Odesa’da da aynısını yaptım. Yürüyerek açıldığım uzak mahalleleri de beğendim. Küçük küçük mahalle kahvecileri var. Zaten ucuz olan şehirde mahalle kaveleri çok daha ucuzdu. Yani şöyle diyim, Assos’ta Adatepe’de ya da İstanbul’da Kuzguncuk’ta falan ağaç altında çay kahve içeriz ya, burada toplu halde değilse de arada bir önünüze böyle küçük yerler çıkıyor. 

Merkeze yaklaştım ama çok da değil. Mavi-beyaz sandalye-masalı bir dükkân gördüm. “Güzel yer galiba, Ege sahil kafeleri gibi” derken içeri girdim: Duvarda Atina, Santorini, Mikonos fotoğrafları. Meğer bir Yunan restoranıymış. Üstelik giros var, yani Yunan döneri. Bahçeye geçip sipariş için beklerken yan tarafta bi grup, çok da yabancı gelmeyen bir ekip gördüm. Neyse garson geldi, bi giros bi bira siparişi verdim. Garson da Ukrayna’dan çok Türkiye’den gibi sanki. Sordum, “Suriye” dedi. Ben sorunca o da karşılık verdi, Türkiye dedim. “Türk müsün Kürt mü?” diye sormasın mı? “Türk”deyince de yandaki kalabalık grubu gösterip “Bunlar Kürt, Apo Apo” deyip parmağıyla boğaz kesme işareti yaptı. “Kürt, Apo” laflarını duyunca yandaki grup bi hareketlendi. Kendi aralarında, bana bakmadan ama duyabileceğim desibelde, gerginleşerek konuşmaya başladılar. Arada Türkçe küfür de duydum sanki ama acaba beni kışkırtmak için mi bilmiyorum. Göz göze gelsem ortamın kıvılcımlanabileceğini hissettim. Zaten saf olmayan herkes anlar. Ama böyle gergin ortamın kralını daha önce yaşadım. Sakin kaldım, soğukkanlı olmak zorundayım, çünkü iki-üç tanesi gerçekten yarma gibi olan bu beş-altı kişilik grubun bana fiziki saldırısı karşısında hiçbir şansım yok. Merkezde değiliz ve ortalıkta polis de görünmüyor. Ama ilginç, bunlar da bana bakmıyorlar hatta ben bakarsam daha da bir öbür tarafa dönüyorlar. Biramı ve girosumu bitirdim. Hesap ödemek için kalkarken, içlerinden birisi bana ilk ve son kez seslendi: “Afiyet olsun abi.”

Haydaa, şimdi neydi bu? Kışkırtmaya gelmediğim için bir kutlama mı, yoksa tamamen benim yanlış anladığım, hatta hiç anlamadığım kendi aralarında bir tartışmaya mı tanık oldum sadece? Belki de Suriyeli garsonun Kürtlük üzerinden yaptığı densiz bir şakanın gerginliği miydi? Bu sorunun halen cevabını bilmiyorum. Bu yaşadığım olaydan çıkardığım bazı dersler var ama en önemlisi, soğukkanlı kalmanın ortamdaki herkesi sakinleştirdiği. Şu Suriyeli garsona kızgınım ama. Yani Ukrayna’nın bir şehrindeki Yunan lokantasında Türk-Kürt espirisi yapıp ortalığı kızıştıran Arap olmanın ne gereği vardı? Burada Türk-Kürt gerilimi yaşandığı izlenimine kapılmayın lütfen. Bu gerilimi af edersiniz hanzo bir grup Trabzonlu ya da Edirneliyle de yaşamak mümkün. 

Epey biraz daha gezdikten sonra akşam oldu. Burada ilk günlerde keşfettiğim çok güzel bir İtalyan restoranı var. Gidip pizza yiyeyim. Sonra da Türk lokantasında bi çay içerim. Zaten yakınlar birbirlerine, gün ortası da dinlenirken arada çay içiyorum orda. Bunları hallettikten sonra yürüyüşe çıktım. Bi ses duyuyorum ama hayır ya kafa gitti herhalde. Yoo, kafayı yemedim, bu o. Arabanın birinden son ses Neşet Ertaş türküsü geliyor: Ah Yalan Dünya! Plakaya baktım 06 mı diye ama değildi. Ukrayna plakalıydı. Bak bizim mahallede olsa kızardım, şimdi hoşuma gitti ne biliyim. Ha gene de onaylamıyorum, elin memleketinde ki zaten Türklerin sevilmediği yer,  Neşet Ertaş’a evet ama yüksek ses varoşluğuna hayır.

Sevgili okuyucular, değerli dostlar. Yazarken biraz yoruldum. Dolaptan soğuk bişey alıp gelicem ben gelene kadar YouTube’dan iki dakka şunu izleseniz ya az:  

…Tamam geldim ben. Gerçi dolapta soğuk bişey kalmamış ya. Dışarda kalmış hep şeyler ılık ılık gitmez diye yeni koydum dolaba. Neyse, dewamke…

Ukrayna’da PJK Sesleri

Bi sabah ağaçlı caddenin kaldırımlarında yürüyorum, dükkânın birinin önünde bir kara tahta. Hani Türkiye’de de çok yaygınlaştı, menüyü yazıyorlar, bazen şiir falan yazıyorlar Can Yücel, Nazım Hikmet falan. Baktım kara tahtada Pembe Panter var. Hemen girdim sordum: 

“Neden?” 

“Özel sebebi yok, sevdiğim için.”

Bu konuştuğum arkadaşımız bir Bulgar. Ama iyi Türkçe konuşuyor. Zaten bu dükkan da bir Türk’e ait. Ben de Pembe Panter Jimnastik Kulübü’nü anlattım -ki Daktilo84’te de yazmıştım hatırlarsanız… Sonrasında yanımda taşıdığım atkıyı verip fotoğrafını çektim. Bu arada, ilginçtir, hayatım boyunca Türkçe konuşan bütün kızlardan trip veya ayar yeme geleneğim bozulmadı. Ben hanımefendinin Türkçe bildiğini unutup sürekli İngilizce konuşunca dayanamadı, verdi atarı: “Ben bilmiyor İngiliska, Tuğrkçe konuş benimla.” Türkçe sevdalısı Bulgar Asenası, Natalia Reyiz’e selam olsun. 

Gurmettin Yiyicioğlu

Sevgili dostlar, gezmenin bin bir türlü şekli var. Yöntem bakımından, amaç bakımından. Kimisi var sadece müzecidir, kimisi hayranı olduğu bişeylerin peşindedir. Bunlar genelde Avrupalı gençler oluyor mesela konser konser, beer fest, beer fest gezenler gibi. Arada bir ABD’ye alışverişe giden tanıyorum. Konser için İtalya’ya giden de. Avrupa kupalarında sık maç yapan bi takımın taraftarıysanız sizin için de hatıra dolu yolculuklar olabilir. İlla Avrupa değil, Türkiye’yi görmek için de güzel fırsat tribüncülük. Son 3-4 yıl Instagram trendlerinde yemek gezilerini de görüyorsunuzdur. Bunu Ayhan Sicimoğlu gibi TV’de yapan da var, o ayrı ama her gezide herkesin yapacağı mutlak faaliyetlerden biri de yemek. 

Uzun bir süre yediğini paylaşmak hoş değil kültüründe olsam da (kısmen halen öyleyim) gezi yazıları için fikir değiştirdim. Çünkü bir ülkeye gidip kültürü tanımaya çalışırken elinizdeki malzemelerden biridir yemek. Üstelik eğer kullanmak öğrenirseniz spor gibi, sanat gibi sosyalleştirici yönü de kuvvetlidir, yapabilene tarihsel-sosyolojik analiz imkânı da verir. Uzatmayayım, biraz yediğimi içtiğimi anlatıcam size. Hatta bunun için Gurmettin Yiyicioğlu diye ayrı bir Instagram hesabı açtım. Meraklısı varsa buyurun gelin, beraber yiyelim. Misafir bereketiyle gelir 🙂

Odesa’da Tatar Restoranı: Hadjibey

Ukrayna malumunuz Türk izi bol bir yer. Hayır, ecdat goygoyculuğu yapmayacağım, sakin olun lütfen. Kırım Tatarlarını zaten bilirsiniz, bir de Gagavuz diyasporası var. Neyse, işte bişeylere bakarken Hadjibey çekti dikkatimi. Biraz gezerek aradım buldum.

İftara bi saat kala vakfa-derneğe girer gibi girdim, dekor da Üsküdar, Kadıköy ya da Beşiktaş’ta çok ciks olmayan mütevazı yerlere benziyor ama epey şık. İçeri girerken çalan müzik duygulandırdı beni. “Üsküdar’a Gider İken” çalıyordu. Burası Türkiye Türkü bir girişimcinin değil bildiğim kadarıyla ama dünyanın neresinde olursa olsun, Türklerin Türkiye ile bir bağa sahip olmaya çalışması benim hoşuma gitti. Ayrıca Üsküdar ilçesindeyim, hoşuma gitmesi normal. Aslında karnım da toktu ama sırf burayı görmek için yol yaptığımdan yemem lazım bişeyler. Ve işte orda: Çibörek. Sanırım içi kuzu etinden yapılmış, çok lezzetli.

Çocukluğumuzda annemin yaptığı dolgulu hamur kızartmalarını sadece bizim evde yapılıyor sanırdım, etrafımızda yoktu çünkü. Annem de küçüklüğünde, madenci olan rahmetli dedemle birlikte Zonguldak’ta yaşamış. Ufacık yerde Trabzonlu, Sivaslı, Karslı onlarca komşusu olmuş, onlardan öğrendiklerinden biriymiş bu kızartmalar. Yıllar sonra öğrendim ki, çiğ börek deniyormuş buna. Eskişehir’de çok yapılırmış. Az daha yıl geçti, çiğbörek değil, “çibörek” denirmiş ve Tatar yemeğiymiş. Eskişehir’de çok Tatar olduğundan meşhurmuş. İlgilisine not: Hadjibey>Papağan 🙂

İçecek olarak da şarap söyledim, o da lezzetliydi. Türkiye’de alkole mesafeli bakışı anlamıyorum. O kadar yüksek fiyat uygulanıyor ki (tabii vergi ve içkili yer ruhsatının maliyetinden) oturup şöyle bi “çibörek-şarap yapalım” diyeceğiniz yer yok. Bu arada çibörek gibi yağlı gıdalarla asiditesi yüksek şarapları tercih etmenizi öneririm. Asit yağın lezzetini ortaya çıkaran bir özelliğe sahip çünkü. Yemek sonrası ne mi yaptım? Tabii ki açık alandaki alçak masalardan birine geçtim, hah, burası da Kuzguncuk-Çengelköy oldu şimdi. Bi Türk kahvesi ve yanında tabii ki sigara. Yakarım sigaramı aslanlar gibi, haklıysam, kanunlar gibi…

Apfel Strudel

Övünerek söyleyebilirim ki, tatlı konusunda en iyi ülke galiba Türkiye. Dışarıda yediğim tatlıların çok azından memnun kaldım. Zaten bir şeyleri de yok, dondurma-puding-toz şeker atılmış kurabiye vs inanılmaz kısıtlı seçenekler. Bize ait olmayıp da denediğim en güzel tatlı Odesa’da yediğim Apfel Strudel’di. Apfel, Almanca elma demek. (-Ist das ein Apfel ? Ja, das ist Apfel.) Peki, neden Almanca ismiyle kullanıyorlar? Acaba Avusturya-Macaristan döneminde buraya yerleşen Viyanalı bir gezginden mi, yoksa Alman işgali zamanında esir alınmış bir Alman bölük aşçısından mı hatıra? Belki de normal difüzyonla gelmiştir buralara kadar. Ukrayna’ya nasıl geldi bilmiyorum ama, Avusturya tatlısı olarak bilinen bu şeyin tarihsel kökeninde baklava varmış. Osmanlı Balkanlarda ilerledikçe baklava ve onun ince yufkası da ilerliyor. Nihayet Macaristan’a da varıyor. İnce hamurlu işler yapmak moda oluyor. Sonunda da apfel strudele kadar geliyor iş. Ben bilmiyorum, bilen bana da yazsın, birlikte öğrenelim.

Türkiye’ye dönünce de etrafta bundan aradım, bulursam denedim. En beğendiğim, Ataşehir’de Divan Restoran’da yediğimdi. Buradaki adı “Elma Ştrudel.” Onun da parasını Ceren’e mi kitledim, yoksa Alman hesabı mı yaptık hatırlamıyorum. Bence en mantıklısı Alman tatlısını Alman usulü ödemek. Her nasıl ödediysek ödedik, hatırladığım tek şey, çok güzeldi. Aha, inanmazsanız Ceren’e sorun:

-Ceren beğendin mi?

-Beğendim.

-Ne kadar beğendin?

-Çok beğendim.

Türkiye’de yediğim en kötüsü de Polonezköy’dekiydi. Yani düşünüyorum da, Tarih boyu Almanların gölgesinde kalan Lehlerin, Polonezköy kolonisinde başarılı Alman tatlısı yapması zaten beklenemez di mi? 

Odesa’daki ilk sekiz günün ardından Moldova ve Gagavuzya gezisine gittim. Gitmeden önce İstanbul’a, bankama yazdım: “Tatili uzatmak zorunda kaldım, ben de çok isterdim hemen dönüp işime başlayayım ama olmayınca olmuyor, Allah’a emanet eder, saygılarımla arz ederim. Syg.” 

Sevgili dostlar, kıymetli takipçilerim, canikolar. Buraya kadar geldiyseniz sıkılmadınız demektir. O zaman size, bu yazının ve gezinin devamı niteliğinde olan Kişinev (Moldova) ve Gagavuzya yazılarını okumanızı, her ne kadar şiddete karşı olsam da, şiddetle öneririm.

Moldova ve Gagavuzya dönüşünde son günüm son bir şehir turu, alışveriş ve hosteldeki Türklerle tanışıp vedalaşmakla geçti. Bir tanesi vardı ki, hayatımın en ilginç backpacker’ı. Hiç dışarı çıkmıyor. Sadece holde volta atıp balkonda sigara içiyor. Sordum, bayrama yıllık izin ekleyip on beş günlüğüne gelmiş Odesa’ya.

“Peki yalnız mı geldin?”

“Yok aslında iki kişiydik ama arkadaşımı almadı polis, geri gönderdiler.”

“Nasıl yani, niye?”

“Valla abi hiç bi sebebi yok, sırf kimlikte Malatya yazıyor diye.”

“Sen nerelisin peki?”

“Yozgat.”

Anladığım kadarıyla Ukrayna polisi buradaki bazı tecrübelerden dolayı Türkiye’nin bazı illerini mimlemiş. Tıpkı ABD’nin Giresun Yağlıdere’ye dikkat ettiği gibi. Bak yorum yapmıyorum, linç edecekseniz bana değil, müracat Ukrayna polisi.

Bu gezide en güzel sohbet ettiğim kişiyse Kanadalı bir Fransız milliyetçisi, Pierre. Balkonda sigara içerken tanıştık, üst üste sorular sorunca sohbetin koyulaşacağı belli oldu, “Bir saniye bekle beni” deyip gitti. Baktım iki bira kapmış gelmiş. Dostum Pierre, adamsın! Hani lan bu Batılılar bizi sevmiyordu? 

Bonus: Lviv

Arabaya Sen Bin, Faytona Ben

Odesa’yı Sen Al Lviv’i De Ben

Lviv gezimin Odesa seyahatimle bağlantısı yok. Bir yıl önce Budapeşte’den başlayıp Bratislava, Prag, Krakow diye devam eden rotamın son durağıydı. Türkiye’ye dönüş için kullandım. Aslında üç gün diye tahmin ederken, sadece iki gece bir tam gün kalabildim. 

Lviv ile ilgili eskiden okuduğum bir yazıda “avantajı burada henüz Türkleri çok tanımıyorlar, o sebeple Türk turiste karşı antipati yok” deniyordu. Yaşı yetenler bilir, Türkiye’ye çocuk bakıcısı, hasta bakıcı olarak çalışmaya getirilen, sonrasında pasaportuna el konulup türlü türlü işlerde çalıştırılan kadınların hikâyeleri var. Sadece Ukrayna değil, Azerbaycan’dan, Özbekistan’dan, Moldova’dan da var böyle hikâyeler. Keşke dünya bu kadar çirkin olmasa. Odesa’da tanıştığım Türk’ün ilave ettiği başka bilgiler de vardı. Buraya turist olarak gelen Türk profili de çok öyle İtalya, Küba, Japonya’ya giden gibi değil. “Yolda giderken kadınlara laf atıyorlar” demişti. 

Krakow’dakilere Lviv’e gideceğimi söyleyince; “Çok güzel bir şehirdir, eski bir Polonya şehri.” dediler. Savaş sonrası paylaşımda Ukrayna’da kalmış. Kültürel ve tarihi renkliliği çok. Sovyet dönemi gördüğü için o kültür coğrafyasından da izler çok.

Lviv’deki ilk sabahımda kahvaltım biraz öğlene yakın oldu. Ukrayna yerel yemekleri yapan bi yere gittim. İnsan değil, hayvan gibi acıkmanın avantajını kullanıp, küçük porsiyonlu bir kaç şey denemek istedim.

Benim burada en net fark ettiğim şey, Avrupa’da gezdiğim en ucuz şehir olması. Tabii, 2021 USD-TL kurlarına göre aynı ucuzluğu hissedemeyebiliriz. (Ne kadar da bozdu Türk Lirası ya!) Lviv’de meşhur bir mezarlık var. Her mezarın başında çok güzel heykeller. Buraya gidemedim, o yüzden de fotoğraf koymuyorum. 

Mezarlığa gidemesem de sanattan uzak kalmadım. Muhtemelen milli bir günleriydi, birisi askerî iki ayrı grubun sokak konserini izledim.

Lviv denince herkese anlattığım bir “Love Tunnel” olayı var buranın kuzeyinde. Bi zahmet bakar mısınız google görselden? Yeşillikler içinde bir tren yolu, ağaçların dalları trenin geçtiği yerlerde kare çerçeve halini almış. Nasip kısmet olursa, şöyle bir Lviv-Minsk-Polonya/Litvanya gezisinde harika fotoğraflar çekilir burada.

Beer Theatre

Lviv’deki kısa zamanımda anlatabileceğim belki tek güzel şey bu mekân. Hem restoran, hem kafe, hem hediyelik şeyler satan bir dükkân ama akşam olunca da Club gibi bir yer. Zengin bira menüsü var. İsimleri de acayip: Putin, Trump, Merkel biraları var mesela. Buradaki etin porsiyonu iki kişiye yeter. Fiyatlar da öyle şaşırtıcı ki, acıksam da bi daha yesem diyor insan. 

2. El Kitap Pazarı

Burası daimi bir yer mi, yoksa ben tam da kurulduğu güne mi denk geldim bilmiyorum. Ama kitap okuyan bir toplum Ukraynalılar. Zaten Türkiye’ye çocuk bakıcısı diye getirilen Ukraynalı kadınların birçoğu uçak mühendisi, elektrik mühendisi falandı. Ne zalimsin dünya. Şu yaşlı amca çekti en çok dikkatimi. Hayatın son kaç yılını yaşıyor bilmiyorum, paralı birine de benzemiyor. Ama baksanıza, iki büklüm haliyle belki de cebindeki son kuruşlarıyla kitap kovalıyor:

Rusya’ya gider yaptığımız zamanlarda Ukrayna ile daha bir yakınlaşıyoruz. Vizelerin kalkması karşılıklı seyahatleri kolaylaştırdı. Hatta bir ara Kayseri’den direkt Kiev uçuşu bile vardı. Ben Ukrayna vizesi kalktığında amacı dışında esnaf gezilerinin çoğalacağını, bayi toplantısı tipinde seyahatlerin artacağını, belki de Ukrayna’nın pişman olacağını düşünmüştüm. Sonradan pasaport bile kalktı.

Pazardan sonra aşşaa çarşıya gidip gezdim. Şimdiye kadar sadece Uzak Doğu’da başıma gelen bir şey oldu. Yine bir öğretmen yanıma yaklaşıp, öğrencisiyle İngilizcekonuşmamı istedi. Acaba öğretmen çocuğu olduğum için, babadan oğula geçen bir ırsi bir şey mi bu?  Yoksa ben Allah tarafından yeryüzüne özel bir görevle mi gelmiştim? Yoksa ismim Sefai, cennetten düşen ilk İngilizce tanesi mi demek?

Sen Yağmur Ol Ben Bulut, 

Berberde Buluşalım, Berberde Bulu..

Doğu Avrupa ülkelerinde inşaat, otobüs şoförlüğü, berberlik gibi işlerde kadınları görmek mümkün diye duyduğumda çok garipsemiştim. Burada hiç otobüse binmedim, inşaat-taahhüt işlerine de bulaşmadım. Ama berber deneyimim oldu.

İşte sakalımı kesen berberim. Maalesef Türkiye’de bu kalitede berber bulamıyorum. (Berberim bu yazıyı okuyorsa durumu anlayışla karşılayacağını ümit ediyorum.)

Özet Geç Kardeşim 

Farkındayım biraz uzattım da napiyim kardeşim, yarım mı bırakalım mevzuyu, kızmayın abicim/ablacım.

Lviv çok güzel, biraz bakımsız kalmış, gezmesi kolay, ucuz bir şehir. Odesa harika, çok güzel turistik, görece daha bakımlı, İngilizce bileni Lviv’e göre daha fazla ve daha pahalı bir şehir. Şöyle söyleyeyim, Odesa’da oturup bira içtiğim bir mekânda menüye göz attım, kahvaltı ücreti Bodrum fiyatlarındaydı. Yani ucuz yerde iki gece konaklamaya denk fiyatlar. Ancak gözünüz korkmasın, ortalamada her iki şehir de İstanbul fiyatlarının altında. 

Kiev’de bir tane bankadan, bir tane üniversiteden ve bir tane de Seforotti Travel üzerinden olmak üzere üç arkadaşım var. Belki kısmet, oraya da giderim. Zaten gidersem size de söylerim, araşırız yani haberleşiriz.

Netice-i kelam, bu güzel ülkeyi görmenizi çok çok öneririm. Her ne kadar Türkleri sevmiyorlar gibi yorumlar duysam ve okusam da, ben Ukraynalılarla hiçbir problem yaşamadım. Tersine, paylaştığım fotoğraflardan da anlaşılacağı gibi, çok güzel diyaloglar kurdum. 

Bu yazı burada biter ve ben çekip giderim, yüreğimde bir çocuk, cebimde bir revolver.