Seçimlere Doğru

2003 yılından bu yana muhafazakârların Meclis ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde elde ettiği başarıya rağmen seçimlerdeki katılım oranının gittikçe düşmesi, İran’da gerek muhafazakâr gerek reform yanlısı hükümetlerin meşruiyetlerinin sorgulanmasına yol açmıştır. Geçtiğimiz Şubat ayında yapılan İslami Şûra Meclisi seçimleri de bunun açık bir örneği olmuştur. Zira Şubat ayındaki meclis seçimleri devrimden bu yana en düşük seviyede katılımın gerçekleştiği seçim olarak kayıtlara geçmiştir. Ruhani Hükümeti’nin İçişleri Bakanı Rahmani Fazl’ın,

“Meclis seçimlerindeki düşük katılım göz önüne alındığında (Genel %42, Tahran %26), 2021 Cumhurbaşkanlığı Seçimlerine ilişkin temel endişemiz daha düşük bir katılımın olması. Bu oranı artırmak için tüm siyasi grupların oylamaya katılmasını umuyoruz.”

şeklinde yaptığı açıklama, duyulan endişenin mahiyetini de gözler önüne sermektedir. Düşük katılım, muhafazakâr kanadın yeniden yükselmesi için ihtiyaç duyduğu sistem krizini ortaya çıkardığından reformistler açısından büyük bir tehlike olarak görülmektedir. Düşük katılım riskinin yanı sıra hükümete karşı son dönemlerde duyulan öfke de sistem krizini tetiklemiştir. Özellikle Ruhani’nin ikinci kez göreve geldiği 2017 yılından beri İran halkının içinde bulunduğu krizin müsebbibi olarak reformist hükümeti görmesi, yeni bir muhafazakâr dalganın yükselmesine neden olmuştur. Kapsamlı Ortak Eylem Planı’nın Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Trump tarafından tek taraflı olarak feshedilmesi ve ardından yaşanan süreçte “maksimum baskı” stratejisinin devreye sokulması ve bu nedenle Çin başta olmak üzere bölgesel güçlere olan bağımlılığın artması Tahran yönetimini zor durumda bırakmıştır.

Öte yandan ülkede yaşanan insan hakkı ihlallerinin devam etmesi ve bu ihlallere reformist kanadın seçim süresince açıktan destek verdiği Ruhani’nin yeterince tepki göstermemesi de orta sınıfta büyük bir hayal kırıklığı yaşanmasına sebebiyet vermiştir. AB ülkelerinin bu ihlaller karşısında gösterdiği tutum ise Ruhani dönemi boyunca devam ettirilen müzakereci ve ılımlı politikaları gölgelemiş ve diplomatik ilişkilerin geliştirilmesine engel olmuştur. Bu durum geçtiğimiz günlerde güreşçi Nevid Efkari’nin infazı ile gün yüzüne çıkmış ve AB ülkeleri olay karşısında tepkilerini yüksek bir sesle dile getirerek Tahran yönetimini eleştirmiştir.

Bunların yanı sıra, sağlık sistemindeki ve ilaç sektöründeki gerileme İran’ın hem salgınla hem de yaptırımlarla eş zamanlı bir mücadele vermesine neden olmuştur. Salgın süresince yürütülen yanlış politikalar ve Amerikan yaptırımları ülkedeki sağlık sistemini çökme noktasına getirmiş, bu başarısızlığın faturası yine Ruhani hükümetine kesilmiştir. Yaptırımlar nedeniyle İran’da petrol ihracatı düşerken İran Riyali (Tümen), ABD doları karşısında sürekli değer kaybetmiş, birçok işletme kapanmış ve ülkedeki işsizlik oranı artmıştır. Yine salgın sebebiyle uzaktan eğitim kararı alınması, bu süreçte bilgisayar, tablet veya telefonu olmayan, İran’ın kırsal kesimlerinde yaşayan aileleri ve çocukları birinci derecede etkilemiştir. Fırsat eşitsizliği, her alanda olduğu gibi eğitim alanında da bu aileler için belirgin sonuçlar doğurmuştur.

Bütün bunlar, Cumhurbaşkanı Rafsancani döneminden itibaren güçlenen ve askeriyede olduğu kadar ekonomide de hatırı sayılır bir etkiye sahip olan Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) ve ona bağlı kurumların öne çıkmalarını, ülkedeki “sosyal devlet” mefhumunun bizzat kendilerine içkin bir unsur olduğunu göstermelerini sağlamıştır. Bu vesileyle DMO, İran’ın sınır bölgelerinde yaşayan ihtiyaç sahibi ailelere yaptığı yardımları arttırarak gerek sosyal medya gerek devlet televizyonları aracılığıyla bunların daha büyük kitlelere duyurulmasını sağlamıştır. Bu bağlamda DMO, Kohgiluye-Buyer Ahmed, Sistan-Belucistan ve Huzistan gibi eyaletlerde hem gıda kolileri hem de çocuklar için kırtasiye malzemeleri dağıtmıştır. Ayrıca DMO’nun Kudüs Gücü’ne bağlı Fatımiyyun Tugayları da salgın süresince çeşitli yardım faaliyetleri içerisinde bulunmuş, adeta hükümetin “uzatamadığı el” olarak sahada bizzat görev almıştır.

Hem reformist hükümetin başarısız politikaları hem DMO’nun faaliyetleri ve elbette politika yapım sürecindeki belirleyici rolü hem de Dini Lider Ayetullah Ali Hamaney’in devrimin mirasını sahiplenecek bir Cumhurbaşkanı adayı arzulaması ülkede yükselen radikal muhafazakâr kanadın yeniden iktidar olmasına giden süreci hızlandırmaktadır. Said Golkar’ın Foreign Policy’de yayınlanan yazısına göre bu yönde atılmış önemli adımlardan biri Hamaney’in 2019 yılında “Devrimin İkinci Aşaması” olarak yayınladığı bildiridir. Bu bildiride geçen “Cevangerayi ve Cevansazi Mudiriyet-e Keşver” yani “Ülke yönetiminin gençliği ve gençleşmesi” ifadesi esasen genç, dinamik ve dindar bir neslin iktidarına işaret etmektedir. 2019’dan bu yana Ordu (Erteş) ve DMO’daki kadroların daha çok genç askerler ile doldurulması ve Yargı Erki Başkanlığına İbrahim Reisi gibi görece genç ve radikal muhafazakâr bir ismin getirilmesi de bunu doğrular niteliktedir. Buradan hareketle Hamaney’in Cumhurbaşkanı adayını “Genç ve Hizbullahî” bir aday olarak belirlemesi, DMO komutanlarının ve ulemanın özetle Velayet-i Fakih’e bağlı isimlerin seçimlerdeki şansını arttırmaktadır.

Bununla birlikte 11. Dönem İslami Şûra Meclisi seçimlerinde Dini Lider’e yakınlığıyla bilinen eski subay, Emniyet Genel Müdürü ve Tahran Belediye Başkanı Muhammed Bakır Galibaf’ın Meclis Başkanı olması – ki 2021 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de aday olması beklenmektedir –ve muhafazakârların mecliste yeniden çoğunluk elde etmeleri (%79 Muhafazakâr, %15 Bağımsız, %6 reformist MV) yukarıda bahsi geçen düşüncenin bir ürünü olarak karşımıza çıkmaktadır. Şüphesiz bunda toplumsal reflekslerin etkisi olduğu kadar Anayasayı Koruyucular Konseyi’nin reformcu milletvekili aday adaylarından oluşan 90 kişilik bir listeyi veto edilmesinin de etkisi vardır. Bu açıdan orta sınıf, seçimlerin kendi iradelerini yansıtmadığının ve müesses nizamın her halükârda korunacağının bilinciyle sandığa gitmezken müesses nizam da kendi iktidarını korumak için reformist aday adaylarını sistemin dışına itmiştir. Reformistlerin dışarıda bırakılması ve 11. Dönem Meclis Seçimlerinde seçmen katılımının düşük olması, önümüzdeki süreçte kaybedilen meşruiyetin yeniden sağlanması için DMO bağlantılı adayların veya muhafazakâr din adamlarının politika yapım sürecinde daha etkin hale gelmelerine neden olabilir veya 18 Haziran 2021 olarak belirlenen Cumhurbaşkanlığı seçimlerine daha fazla aday ile girmelerini sağlayabilir.

DMO Hükümeti Ele Geçirebilir Mi?

Fakat DMO ve ulema arasında da devrimden bu yana devam eden ve ara ara ciddi gerilimlere sahne olan bir ilişki mevcuttur. Devlet içerisinde devlet konumuna gelen DMO, bu sebeple kimi zaman ulemayı kendine rakip olarak görmüştür. Foreign Affairs Dergisi’nde, İran’daki mevcut ikircikli yapıya yani “sarık” takanlarla “postal” giyenlerin ilişkisine dair yayınlanan bir yazıda, gittikçe güçlenen, devletin her alanına sızmış bu askeri yapının 2021 Cumhurbaşkanlığı seçimleri için de düğmeye bastığı iddia edilmiştir. Seçimlerde aday olacağı düşünülen ve DMO ile iyi ilişkiler ağına sahip eski Enerji Bakanı (Ahmedinejad Dönemi), eski İmam Humeyni Yardım Vakfı Başkanı, DMO’ya bağlı Hatem el-Enbiya ve DMO Kooperatif Vakfı (Banyod-e Tavun-e Sepah) sorumlusu ve şimdinin Mustazafın (Ezilenler) Vakfı Başkanı Perviz Fettah’ın, Hatem el-Enbiya İmar Karargâhı Komutanı Said Muhammed’in, DMO’da ve Hava Kuvvetleri’nde çalışmış, Suriye ve Lübnan’da DMO’ya bağlı askerlerin eğitimleri ile ilgilenmiş, eski Savunma Bakanı ve Dini Lider’in mevcut askeri danışmanı Hüseyin Dehgan’ın öne çıkarılması bu bağlamda okunabilir. Bunun yanında Eski Devrim Muhafızları Ordusu Genel Komutanı ve şimdiki Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi Sekreteri Muhsin Rızai de önerilen isimler arasında yer almaktadır. Ayrıca oluşturulan listelerde adı geçen bir başka isim henüz 40 yaşında kariyerine Besic liderliği, Pars Hodro ve Saipa gibi İran’ın yerli otomobil üreticisi firmalarında genel müdürlük, DMO Kooperatif Vakfı Yardımcılığı ve sonunda milletvekilliği gibi başarıları sığdırmış Mehrdad Bezirpaş’dır. Bu isimlerin son zamanlarda sık sık medyada duyulur hale gelmeleri ve popülerlik kazanmaları, DMO’nun ülkedeki sistem krizinden faydalanacağı yönündeki öngörüleri de beraberinde getirmiştir.

Ayrıca İran’ın son dönemde ABD’ye ait üsler tarafından çevrelenmesi, uluslararası topluma diplomatik açıdan büyük bir başarı hamlesi olarak sunulan Birleşik Arap Emirlikleri-Bahreyn ve İsrail arasındaki normalleşme ve bu normalleşmeye katılacağı düşünülen diğer Arap ülkelerinin İran’a karşı tutumları, İran’ın sürekli gündemde tuttuğu “Büyük Şeytan” ve “Küçük Şeytan” lafzını yinelemesine ve bu yolla içeriyi konsolide ederken bölgedeki diğer hamlelerine de meşruiyet kazandırmasına olanak sağlamıştır. Bu meşruiyet aynı zamanda ülkedeki militarist söylemi de güçlendirmiştir. Popülist rejimlerin başvurduğu en önemli argümanlardan biri olan militarist söylem, DMO bağlantılı bir adayın cumhurbaşkanı seçilmesi ile hayata geçirilebilir. Bu aynı zamanda Kasım Süleymani’nin ölümü sonrası oluşan askeri ve siyasal boşluğu doldurabilmek adına da önemli bir hamle olacaktır.

Reformistler İçin Hala Bir Şans Var Mı?

Siyaset Bilimci Sadık Zibakelam, İranlıların 2017 yılında Ruhani’nin ikinci kez göreve gelmesini sağlayan seçimde son bir gayret ile desteklerini gösterdiklerini ve bunun da mevcut konjonktürde pek mümkün görünmediğini dile getirmiştir. Zira artık halkın Ruhani hükümetinin ancak belirlenen politikalar dahilinde hareket edebileceğini gördüğünü ve bu nedenle Ruhani’ye oy verecek kemik kitlenin de yok olduğunu ileri sürmüştür.

Bu kitlenin yok olmasında reformistlerin içinde bulunduğu mevcut tükenmişlik sendromu ve herhangi bir isim üzerinde mutabakata varılamamasının da etkili olduğu söylenmektedir. Bu belirsizlik ortamında, reformistlerin, eski Meclis Başkanı şimdiki Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi Üyesi ve Hamaney’in danışmanı Ali Laricani (ılımlı muhafazakâr), Dışişleri Bakanı Cevad Zarif ve Cumhurbaşkanı Birinci Yardımcısı İshak Cihangiri gibi isimlerle seçimlere katılacağı veya seçimleri boykot edebileceği gündeme gelmiştir. Bazı gazeteciler bu seçenekler karşısında özellikle reformistlerin kendilerini sorgulaması gerektiğini dile getirerek Laricani’nin hiçbir zaman reformist hareket içerisinde yer almadığını ve böyle bir kararın doğru olmayacağını belirtmişlerdir. Ayrıca kan kaybeden reformist hareketin tekrar hayata döndürülmesi için hem örgütsel hem de ideolojik açıdan yeni bir stratejiye ihtiyaç duyulduğunun da altını çizmişlerdir.

Ruhani hükümetinin iktidarda kaldığı süre içerisinde yürüttüğü pragmatik politikalar, orta sınıfın ve gençlerin reform hareketine duyduğu inancı kaybetmelerine neden olmuştur. İnsan haklarının ve bireysel özgürlüklerin öncelenmesinden ziyade iktisadi gelişmelere odaklanan Ruhani, 2015 yılında P5+1 ülkeleri ile imzalanan Kapsamlı Ortak Eylem Planı’nın (KOEP) rafa kalkması ve tek taraflı yaptırımların devreye sokulması ile vadettiği ekonomik büyümeyi de sağlayamamıştır. Ayrıca 2017 yılından bu yana gerçekleşen halk hareketlerinde belirleyici bir rol oynayamayan, tutuklu kişilerin tutukluluk süreçleri boyunca uğradıkları insan hakkı ihlallerine veya BM’nin protestolar sırasında hayatını kaybeden insanlara dair yayınladığı raporlara karşı dahi net bir duruş sergileyemeyen reformist hükümet, halk arasında meşruiyetini yitirmiştir. Bu meşruiyet krizinde Ukrayna’ya ait yolcu uçağının “yanlışlıkla” düşürülmesi ve İran donanmasına ait Konarek adlı fırkateynin yine “yanlışlıkla” vurulmasının da etkisi büyük olmuştur. Büyüyen meşruiyet krizi Meclis seçimlerinde sandığa bizzat yansımıştır. Benzer bir durumun 2021 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de yaşanması beklenmektedir. Bu krizi lehlerine çevirecekler ise yine radikal muhafazakârlar olacaktır. Zira buna benzer bir hikaye 2003 ve 2004 yıllarındaki meclis seçimlerinde yaşanmıştır. Reformistlerin iktidarda olduğu dönem boyunca yaşanan toplumsal olaylar, radikallerin elini güçlendirmiş ve Ahmedinejad’ın inşaat mühendisliğinden cumhurbaşkanlığına uzanan siyasal serüveni böyle bir konjonktür içerisinde cereyan etmiştir. Bu durum, muhafazakârların her zaman hitap edebilecekleri bir tabana sahip olduklarını ve reformistlerin yanlış politikalarını kendi faydaları için kullanabileceklerini göstermesi açısından büyük önem taşımaktadır.