Türk modernleşme serüveninin en acıklı yanı nedir diye soracak olursanız, modernitenin gerektirdiği değerlere dayanan yeni bir devlet ve toplum kurma arzusunun, geleneksel toplumun normatif değerleriyle çatışmasından doğan siyasal kin ve kimliksel hesaplaşmadır, diyebilirim. Bu uzun vadeli sorunun temel yansımaları, memlekette siyasetin rasyonel unsurlar yerine irrasyonel biçimde kurulması, kurumsal kapsayıcı anlayışa dayanmayıp kimliksel ayrışmaya dayanması, milletin ortak kamusal yararı ve vatandaşlık zemininde değil kolektif ideolojik grupların menfaati zemininde şekillenmesidir. Tabii ki bütün bunların gerçeklik kazanması, siyasal çatışmadan doğan hesaplaşma temelinde, “devlet” aygıtının güç merkezli araçsallaştırılmasına bağlı olmasıdır.  

Yaşanan yaklaşık bir asırlık Cumhuriyet tecrübesinin, farklı siyasal dönemlerde çeşitli iktidar denemelerinden, özellikle son dönemde daha da belirginleşen deneyimlerimizden ve olgulardan yola çıkarak bir analizi yapılması gerekseydi, sanırım en kısa ve en genel özeti bu olurdu.

Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında modernite ve ulus devlet gerçeğinin tüm dünyada belirli gerekleri ve gerçekleri vardı. Bu gerçekler kurucu iktidar nezdinde de dört temel esasa dayanıyordu: Ulusçuluk, Pozitivizm, Batıcılık ve Medeniyetçilik. Bu değerlerin dışında alternatif bir gerçeklik o yıllarda görünmüyordu, dolayısıyla Cumhuriyet de bu değerler üzerine kurumsal bir yapıya kavuştu. Halkın ve devletin geleneksel normatif değerleri ise dini ve örfi bir temelden daha ötesini ifade etmiyordu. Evrensel değerler; temel insan hakları, doğuştan gelen temel haklar, özgürlük, yaşam hakkı, kişinin onuru, liyakat vs. ise meselenin bir başka boyutu… İkinci Dünya Savaşı sonrası yayımlanan “Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi” Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında sadece bir ide-öz olarak sübjektif veya spekülatif biçimde dile getiriliyor ve kurumsallaşmış bir yapıda hayatın merkezinde yer almıyordu. Dolayısıyla, modernitenin değerleri, normatif geleneksel değerler ve evrensel değerler bugün çok daha somut anlaşılır ve üzerinde daha net konuşulabilir durumda diye düşünüyorum.

Türk siyasal hayatının bir asırlık tecrübesi, bu üç farklı değer skalasında siyaset yapan farklı farklı siyasal eğilimlere tanıklık etmiştir. Hatta bu değerlerin şekillendirdiği siyasal  omurgalar dahi mevcuttur. Kemalizm, Muhafazakârlık ve Liberal siyaset etme biçimi aşağı yukarı bu üç değerli skalanın, yerel biçimde siyasete taşınma teşebbüslerine denk düşer dersek pek de yanılmış olmayız sanıyorum. Tabii ki, siyaset ve günlük hayatın pratikleri, teorik biçimde skalaları ayırdığımız gibi kolay ayrışmıyor, zira sosyal gerçeklik farklı hatlarda kendini gösterse de birbirinden su geçirmez kaplarla ayrışmış değil, her değer sistemi bir başkasında yer yer mündemiç. Zaten sosyal bilimlere pozitif bilim muamelesi yapmış olmak ürkütür beni, bu yüzden bundan kaçınarak temkinli cümleler kurmak istiyorum.

Türk siyaseti modern kurucu değerlerin, geleneksel normatif değerlerin ve evrensel değerlerin bir arada icra edilebileceği bir siyasi modele pek alışık değil aslına bakarsanız. Siyasette son dönemde artan otoriter popülizmin rolü, bu değerler üzerinden asgari bir mutabakat çıkarmayı da neredeyse ütopya haline getirmiş durumda. Ancak, yaşanan tüm bu değerler üzerinden kimlik siyaseti üretme ve polarizasyon, büyük bir kitleyi de aynı zamanda oldukça yordu. Yalnızca yorulan toplum değil elbette, devlet ve kurumlar da bu değer çatışmasının siyaseti belirlemesinden büyük yaralar aldı. Hatta öyle ki, bu yaraların onarılıp yeniden rasyonel ve kimlikler üstü siyasete dönebilir miyiz, ya da bu dönüş ne kadar sağlıklı olabilir bilmiyorum. Ancak bildiğim tek şey neye mâl olursa olsun bu yolu denemek gerektiğidir.

İşte tam bu noktada, ülkede yükselen muhalif belediyecilik anlayışından yeni bir siyaset etme modeli ortaya çıkabilir diye umut etmek, hatta bu konunun çeşitli tartışmalarla bu modele ön açmasını beklemek, biraz daha ayakları yere basan bir yola doğru yürümek zor değil. Bugüne kadar siyasal olarak büyük bir mutabakatın ilk kez bu kadar yakınındayız diye düşünüyorum. Bu noktada biraz daha somut bir model olarak Ankara Belediyeciliği üzerine yoğunlaşmak gerekiyor.

Mansur Yavaş, merkez sağda milliyetçi muhafazakâr gelenekten gelen bir isim, bu anlamda halkın geleneksel normatif değerleriyle bir kavgası yok hatta o değerleri güncele taşımak adına bir rol model olarak önümüzde duruyor. Ancak kurucu modern değerlere de hem saygılı hem de bu değerleri içselleştirmiş bir isim aynı zamanda, daha göreve  geldiği ilk günlerde Ankara Büyükşehir Belediyesi tabelasına “Türkiye Cumhuriyeti” ibaresini eklemesi ve Mustafa Kemal saygısı sembolik de olsa önemli diye düşünüyorum. Daha da açabiliriz ama nasıl olsa malûmun ilamı olacaktır. Esas benim nazarımda önemli olan, Yavaş modelinin gerek halkın normatif değerlerini gerekse kurucu değerleri “militanca ve irrasyonel” biçimde temsil etmiyor oluşudur. Bu değerleri temsil ederken kimliklerden azade asgari bir mutabakattan beklenen saygı, rasyonalite ve hoşgörü ekseni onu merkeze daha da yaklaştırıyor.

Bir diğer husus; Yavaş modelinde gördüğümüz evrensel değerlerin liyakat temelinde rasyonel biçimde kurumsal olarak temsil edilmesidir. Sosyal adalet temalı, kurallı ve şeffaf serbest piyasacı belediyecilik anlayışı, kimlik gözetmeksizin dezavantajlı grupları kamu eliyle desteklemesi ve bu grupları piyasa içinde kalmaya zorlaması bana, Rawls’ın “Hakkaniyet Olarak Adalet” teorisini hatırlatıyor. Fırsat eşitliği ve “laissez faire” tezi, Türkiye gibi yerel özelliklerin evrensel olana baskın geldiği yerlerde ve özellikle kriz anlarında çok işe yarar tezler olarak görünmüyor. Fırsat eşitliğine ya da eşitsizliğine “hakkaniyet ve adalet” kazandırması bakımından bu model oldukça önemli diye düşünüyorum. Her şeyden önemlisi; piyasa değerlerinin sosyal ya da kamusallığı yüksek biçimde kurumsal bir role kavuşması, evrensel içinde yereli temsil etme gücünün de göstergesi oluyor. Bu durum, Acemoğlu’nun işaret ettiği kurumsallığın hayatın içinde pratik bir role kavuşmasını da mümkün kılıyor. 

Sonuç olarak,  Yavaş tarzı siyaset üretme biçiminin, çok iddialı ve beklentisi yüksek biçimde cümleler kurmaktan ziyade, Türk siyasetinde bu farklı ve uzlaşmaz sanılan değer skalalarını en net biçimde bir arada temsil ederek, kimlikler üstü makûl bir asgari mutabakata imkân tanıyabileceğini düşünüyorum. Tarihi tecrübemizde, hiç bu kadar net biçimde bir araya gelmeyen modern kurucu değerleri, halkın normatif geleneksel değerlerini de arkasına alarak yürütmek ve aynı zamanda evrensel değerlerle pratik bir uygulama alanı örneği olarak Yavaş, bu modelle bir başarı hikâyesi ortaya koyabilirse, otoriter popülist siyaset biçimlerini de ülkemizde tarihe gömebilir. Çünkü bu mutabakat kutuplaşmadan yorulmuş bir memleketin yeni bir siyasi modeli de tanımasına kapı aralayacaktır.