Çocukken, herkesin yeni yılı ağaç süsleyerek ve sofralar donatarak kutladığını sanırdım. Zira tüm ailem, sınıf arkadaşlarım ve komşularımız yeni yıla bu şekilde hazırlanırlardı. Kısacası yaşadığım semtte neredeyse herkes kutluyordu yeni yılı ve benim dünyam o zamanlar kendi mahallemle sınırlıydı. 

Biraz büyüyüp de farklı çevrelere girince o işin pek de düşündüğüm gibi olmadığını fark etmem uzun sürmedi. Yine de, edindiğim yeni dostlarımın da pek çoğu aynı mahallemdekiler gibi yeni yıl adetlerine bayılıyor, ağaç süslüyor ve 31 Aralık gecesini aileleriyle veya arkadaşlarıyla kutluyorlardı. 

Yakın çevremde buna rastlamadıysam da Türkiye’de bir kesim inatla bu kutlamanın dışında bırakıyor kendini, oysa ne 31 Aralık dini bir bayram ne de çam ağacı süslemek Haçlılar tarafından ele geçirilmenize sebep olacak bir felaket. 

Ağaç süslemenin tarihçesine baktığımızda bunun ne kadar eski bir gelenek olduğunu  görüyoruz, fakat işin Türklük ya da Müslümanlık kısmına değinmek gerekirse de Osmanlı’da nahil(1) süsleyerek kutlama yapmanın oldukça yaygın olduğunu, hatta zenginlik göstergesi olarak görüldüğünü bile söyleyebiliriz. Özetlemek gerekirse, farklı kültürlerde bir şekilde karşılık bulmuş ağaç süsleme geleneğinin Hristiyanlar tarafından da benimsenmiş olması, çok az anlam ifade ediyor. 

Velev ki çam ağacı süslemek, geçmişinden bağımsız olarak bir Hristiyan adeti olsun. 21. YY’da kutlama yapmak, çoğunlukla dini değil kültüreldir. Son yıllarda Türkiye’de de kutlanan Cadılar Bayramında, en şaşaalı partileri verip türlü türlü kostümler giyenlerin bunu ölü ruhları korkutup kaçırmak için yapmadığını biliyoruz, değil mi? Öyleyse, bayramlar, kutlamalar ve adetler tüm insanlığın kültür mirasıdır demek mümkün. Fakat nedense bir grup insan bunu paylaşmak istemiyor. Tabii ki, kimse kimseyi bir şeyler paylaşmaya, yahut istemediği şeylerin bir parçası olmaya zorlayamaz, ancak bunun üzerinden kimlik kurmak da bir o kadar saçma. Yani şimdi çıkıp da “Siz kimsiniz?” diye sorsam “Çam Ağacı Süslemeyenler! Yılbaşı Kutlamayanlar!” mı diyeceksiniz…

Birileri mutlaka “Bunlar Batı gelenekleri! Bizim kendi kimliğimiz ve isteklerimiz olmalı!” diyebilir, ama bu çok tek boyutlu bir değerlendirme olur. Şu noktada, arzularımızın da bu denli eleştirilmesine kısaca değinmem gerektiğini düşünüyorum, zira “özenti orta sınıf” söyleminden tutun da “kadınların arzuları toplum tarafından belirlenmiştir” lafına kadar kişinin iradesini yok sayan pek çok söylemle sık sık karşılaşıyoruz. Bu söylemlerin bazıları zenofobi içerse de, hepsinin ortak noktası, hangi kimliğin ne şekilde kendini gerçekleştirmesi gerektiğini belirlemeleri ve kişilerin arzularının onlara ait olmadığını iddia etmeleri. Halbuki kişilerin isteklerinin belirli grupların doğrularıyla örtüşmemesi, o kişilerin suni ve dayatılmış arzuları olduğu anlamına gelmez, yalnızca kimsenin sizin onları kurtarmanıza ihtiyacı olmadığı anlamına gelir. 

Hem Türkiye hiçbir zaman bu tip kutlamalara uzak bir ülke olmadı ki sonradan bu gelenekleri ithal etsin. Misal, Baklahorani(2) (Pagyal Horan) nam-ı diğer Tatavla Festivali gibi oldukça eski bir kutlama İstanbul kent tarihinin en önemli parçalarındandır bana kalırsa ve öyle Batıyla ya da özentilikle falan pek ilgisi yoktur. Gerçi ilgisi olsaydı bile 2021 yılına girerken halen benim adetim senin bayramın ayrımı yapmanın çağın gerisinde kalan bir söylem oluşunu değiştirmezdi.  Batı’da misal yıllardır Diwali kutlanır, bilmeyenler için Diwali; Hintlilerin Işık Festivalidir. Sanırım Batılıların arzularının Hintliler tarafından kolonize edildiğini söyleyeyecek bir babayiğit bulamayız, fakat sıra Türklere geldiğinde nedense çam ağacı süslemek, “Mutlu Noeller” dilemek gibi bir sürü adet bir anda özentiliğe dönüşüveriyor, hatta “Çarpık Kemalist Modernleşme” gibi bir kavram bile atılabiliyor ortaya. Tüm liderler gibi Mustafa Kemal de eleştiriden muaf değil ancak eleştirilerin odak noktası modernleşme mi olmalı orasından emin değilim. Üstelik buz gibi gericilikle sınandığımız bir dönemde.

Türkiye’de Hristiyan Türklerin, Ermenilerin ve Rumların varlığının görmezden gelinmesi bilindik bir hikaye.  Şimdi Ermeni arkadaşıyla yılbaşı sofrasına oturan ya da Rum komşusuyla ağaç süsleyene “Sen de amma özentilik yaptın be!” mi diyeceğiz? Ben kendi adıma böyle söylemem doğrusu. Zaten insanlara nelerden keyif almaları gerektiğini dayatmak pek de adetim değildir.

Ağaç senin, hutbe benim, şu senin, bu onların diyerek aramıza set çeken bu arkaik düşüncelerin 2020 yılında kalması gerektiğine inanıyorum. Şimdiye kadar kaç Türk arkadaşım benimle noeli, paskalyayı kutladı, yaptığım çörekleri (övünmek gibi olmasın!) ayıla bayıla yedi, kaç Müslüman arkadaşımla iftar sofrasına oturdum sayısını unuttum ama onlar davet ettikçe o masalara oturacağım ve birileri benimle paylaştıkça ben de onlarla paylaşacağım. Artık, o herkesin bana benzediği mahallede yaşamıyorum ama yaşadığım yerin de bayramlarını kutluyor ve adetlerini yerine getiriyorum. İsteyen istediği adeti benimsesin, istediği mezeyi, tatlıyı yapsın gelsin; birlikte yapacağımız çok kutlama var. Neticesinde, ne kadar süreceğini bile  bilmediğimiz ömrümüzü elimizden geldiğince dostlarımızla bir araya gelip, hayata kadeh kaldırarak geçirmek belki de yapabileceğimiz en keyifli ve anlamlı şeylerden biri. Çam ağacı süslemek olsun, rakı sofrası kurmak olsun, bunlar işin bahanesi. 

Bu sene sevdiklerimizle istediğimiz kadar bir araya gelemedik biliyorum, ama bu günler de geçecektir. Evimden zencefilli kurabiye kokularının eksik olmadığı şu günlerde, 2021 için hepimizin oturacağı sofralar düşlüyorum ve yeni seneye bu motivasyonla ve büyük umutlarla kendimi hazırlıyorum. Şunu da eklemek isterim; paylaşmak isteyenler için o masada her zaman boş bir sandalye olacaktır. Herkesin, muhteşem bir yıl geçirmesini diliyorum. 2021 Hepimize nice güzel sofralar, sohbetler ve dostluklar getirsin! 


  1. Osmanlı döneminde düğün, sünnet vb. durumlarda süslenen ağaç
  2.  İstanbullu Rumların büyük perhizden önce yaptığı festival.