Liderliğe soyunan hemen herkes, liderliklerinin sınanacağı birçok anla karşı karşıya kalacaktır. Bu, bir şirket yöneticisi için arkasından dolanan çalışanlarına karşı ne yapacağı da olabilir; bir öğrenci temsilcisinin okul yönetimine karşı tavır takınma cesareti de. O anlar, liderin karakterini belirleyecektir: Korkak mı; savaşçı mı? Cesur mu; yalancı mı? Özellikle de siyasette bu anların değeri, liderler için hayati önem taşır. Toplumun gözleri önünde işlenen günahlar da sevaplar da kayda geçer; yarını değiştirebilir. 

Britanya siyasetinde böylesi iki an peş peşe yaşandı: Önce Başbakan Boris Johnson, kendi uyguladıkları karantina kurallarını delen başdanışmanı Dominic Cummings’i her kesimden gelen toplumsal tepkiye karşı yanında tutmaktan vazgeçemedi. Ardından İşçi Partisi (Labour) lideri Keir Starmer, antisemitik bir komplo teorisini Twitter hesabından paylaşan gölge kabine üyesi Rebecca Long-Bailey’yi görevinden aldı. İki farklı liderlik hâli, iki liderin de toplumsal kimliğini önemli ölçüde ektiledi. 

Zira Johnson’ın danışmanını her şeye rağmen koruması ve hatta -ada siyasetinin alışık olmadığı bir şekilde- Cummings’in canlı yayına çıkıp kendini savunması, geniş kitlelerin fikrini değiştirmesine sebep olmadı. Ama Starmer, 90’ların ortasından beri en popüler muhalefet lideri olmayı sürdürüyor. Hatta Opinium’un son anketi, Britanya genelinde insanların Starmer’ın başbakanlık niteliklerine, Johnson’a kıyasla daha çok güvendiklerini gösteriyor. Eski Labour lideri Jeremy Corbyn’i temsilen kabinede görev yapan Bailey’nin sorumluluktan uzaklaştırılması, Starmer’ın popülaritesinde bir değişikliğe sebep olmadı. 

Johnson ile Cummings’in ilişkisiyse kimilerinin “Başbakanlık ofisini kim yönetiyor da Cummings böylesine dokunulmaz olabiliyor” diye sormasına sebep oldu. Zira, hükümete COVID-19 salgınıyla mücadelede danışmanlık veren Profesör Neil Ferguson’ın sevgilisiyle karantina günlerinde görüştüğü ortaya çıkınca, Ferguson görevini bırakmış, hükümet de danışmanının yanında durmaya kalkmamıştı. Hatta Sağlık Bakanı Matt Hancock, Ferguson’ın yaptığının “kabul edilemez” olduğunu söylemiş, “işine hiçbir şey olmamış gibi devam etmesi düşünülemezdi” demişti. Cummings’in hayatındaysa bir değişiklik olmadı. 

Daily Mirror ve The Guardian gazetelerinin ortak araştırması sonucunda toplum, Cummings’in, kendisi ve eşi COVID belirtileri gösterdikleri hâlde arabalarıyla Londra’dan ayrılıp ülkenin diğer ucu Durham’a, Cummings’in ebeveynlerinin çiftliğine gittiklerini öğrendi. Her ne kadar Cummings, çiftlikte ayrı bir binada kaldıklarını ve ebeveynleriyle hiçbir temasta bulunmadıklarını söyleyerek kendini savunmaya çalışmış olsa da Londra’ya dönmeden önce “gözlerinin iyi görüp görmediğini test etmek amacıyla” yakınlarındaki Barnard Kalesi’ne de arabayla gittiklerini itiraf etti. (Starmer, ülkede barların açılmasıyla ziyaret ettiği bira üreticilerinden birinin “Barnard Kalesi özel” üretimi “Göz Testi” içeceğiyle poz verecekti.) Cummings’in, eşiyle beraber çocuklarına bakamaz hâle gelmekten korktukları için “sağduyuyla hareket ettiklerini” söylemesi de aylardır ailelerini göremeyen, yakınlarının cenazelerine katılamayan insanların “sağduyu anlayışı”yla örtüşmedi. 

Zira askeri tarihçi John Keegan “The Mask of Command” kitabında, gündelik hayatın içinden -toplumdan pek de bir farkı olmayan- “kahramanları” çıkarmak için, demokrasilerin inşa edilmesi gerekliliğinden bahsediyordu. Bu, geçmiş zamanlarda kimi şahsiyetlere bindirilen ya da kimilerinin kendilerine bahşettiği ahlaki üstünlüğü tarihe gömmek için bir şarttı. Böylece toplumların “kahraman” gördükleri, içlerinden çıktıkları hâlde dokunulamaz hâle gelen liderleriyle eşitlenmeleri sağlanacak, kahramanlıklar tarih sayfalarına ve çizgi roman raflarına kalkacaktı. Bu ahlaki eşitlik, Ferguson’a uygulanırken, Cummings’in dokunulmazlığı olduğu yerde kaldı. Ancak, ortada bir “kahraman”ın değil, her gün gittiği ofisten aldığı güçle “sağduyu”sunu kullanmayı kendine hak bilen birinin olduğu, toplum tarafından anlaşılmıştı. 

Günün sonunda, YouGov’un verilerine göre, ülkenin yüzde 59’u Cummings’in istifa etmesini istiyor; yüzde 71’i ise başbakan danışmanının karantina kurallarına uymadığını düşünüyordu. Bu, bir hafta içinde Muhafazakâr Parti’nin 9 puan kaybetmesine sebep oldu. Son on yıl içinde böylesine kısa bir zamanda bu kadar sert bir düşüşü hiçbir hükümet yaşamamıştı. Zira bu, “Barnard Kalesi Hadisesi”nin Johnson’ın liderliği için ne kadar önemli bir an olduğunu da gösteriyor. Çünkü elitlere karşı, siyasi düzenin yok saydığı kitlelerle bir halk hareketine liderlik ettiğine inanan Johnson’ın, sessiz ve ürkmüş kitlelere uygulanan kuralların “kendi elitleri”ne sıra geldiğinde bir hiçe dönüştüğü de görüldü.

Öte yandan Starmer, parti içindeki -oldukça hassas- dengeleri göze alarak Bailey’yi görevinden uzaklaştırdı. Bailey, partinin radikal sol geleneğinden gelen eski lideri Corbyn’in, Starmer yönetimindeki en yüksel profilli temsilcisiydi. Corbyn’in istifasının ardından liderlik yarışına girmiş, Starmer’ın en güçlü rakibi olmuştu. Yeni Labour liderini parti tabanı hâlâ partinin siyasi spektrumunda tanımlamaya çalışırken gelen bu hamle, (hele bir de Tony Blair’ın Times gazetesine verdiği söyleşide Starmer ile “düzenli olarak konuştuklarını” söylemesiyle de birleşince) Starmer’ı Blair’lı yılları hatırlatan bir “merkezci” olarak gösterme riskini de taşıyordu. Hoş, partinin sağ kanadında bunun bir itibarsızlık olmadığını kapalı kapılar ardında vurgulayan da epeyce insan oldu. Sonuçta, Blair’ın temsil ettiği merkez siyaset, üç seçim üst üste kazanan tek Labour liderliği anlamına geliyor. Ancak, özellikle Irak Savaşı’na ABD Başkanı George Bush ile beraber girilmesi, Blair’ın liderliğinin zaman içinde bir ahlaki yozlaşma dönemine tekabül etmesine sebep oldu. (Starmer o günlerde Guardian’a “Irak Savaşı hukuksuzdur” diye yazmıştı.)

Fakat, Starmer açısından bu “tanımlama”nın doğruluk payı pek yok; daha doğrusu olması mümkün gözükmüyor. Zira Corbyn döneminde parti yapısına tarihi bir katılım yaşandı ve bu insanlar, Corbyn’in idealist sol söyleminden etkilenerek aktif siyasete dahil oldu. Demografi değişmişken Starmer’ın -bir ortak nefret objesine dönüşen- Blair’ın bir kopyasına dönüşmesi pek mümkün gözükmüyor. Ayrıca ülkedeki popüler siyaset zemini de Blair’ın serbest piyasa ekonomisine olabildiğince dokunmama prensibiyle pek uyuşmuyor. Zira Corbyn’in sol politikaları -seçim zaferi getirememiş olsalar da- oldukça popüler bir zemin oluşturdu. 10 yıldır kamu harcamalarını minimuma indirme yeminiyle hareket eden Muhafazakârların yeni lideri Johnson ise Daily Mail’e verdiği bir söyleşide, kendisinden önceki Muhafazakâr hükümetlerin ekonomi politikalarını sahiplenmediğini açıkça söyledi. Merkez, sola kaydı. 

Genel ve parti siyasetindeki bu durum, Starmer’ın motivasyonunun parti içinde yeniden bir iç savaş başlatmak istemesinin anlamsız olduğunu gösteriyor. Aslında Bailey’nin görevden alınmasının ardındaki sebep, komplo kurmayı gerektiremeyecek kadar basit: Partinin yeni lideri, Corbyn döneminde partinin üzerine -birçok açıdan haksızca ama birçok açıdan da haklı bir şekilde- yapışan “anti-semitizm” suçlamasıyla mücadele ediyor. Bu, Starmer’ın liderlik konuşmasında verdiği sözlerden ilkiydi. 

Bailey, oyuncu Maxine Peake’in ABD’de ırkçılığa karşı protestoların alevlenmesine sebep olan George Floyd’un ölümüyle İsrail polisini bir araya getirmeye çalışan -akılsızca- bir komployu dile getirdiği bir söyleşisini överek paylaştı. Starmer’ın ekibinin paylaşımı silip özür dilemesi talebini de reddeden ve, Guardian’ın haberine göre, saatlerce telefonlara dahi çıkmayan Bailey, sadece yeni bir açıklama yaparak “söyleşinin tamamıyla aynı fikirde olmadığını” söyledi. Peake bile sözlerinden dolayı özür dileyecekti. Bu sürecin sonu, Bailey’nin gölge kabinedeki görevinden alınması oldu. Starmer da verdiği bir röportajda “Bailey Hadisesi”ne dair çok net konuştu: “Partimle anti-semitizm kavramlarının yan yana anılmasına hiçbir koşulda izin vermeyeceğim.” Yani, her ne kadar liderliği açısından hassas bir karar vermiş olsa da Starmer, kabinesindeki kişilerin temsil ettikleri yumuşak noktalara göre değil, bir ahlaki pusulaya göre karar aldı. Kimseye kahramanlık üstünlüğü tanımayacağını gösterdi. 

Aslında Starmer, Johnson’ın yapmaya cesaret edemediğini yaptı; partisindeki güçlü bir kanadı karşısına alma riskine rağmen liderlik etti. Johnson ise Başbakanlık Ofisi’ni -her ne kadar görev tanımında olmasa da- yönettiğini herkesin bildiği danışmanının itibarı için hemen hemen bütün kabinesinden Cummings lehinde açıklama aldı. Yalnızca birkaç ay içinde iki liderin önüne çıkan iki kritik an, Starmer ve Johnson’ı bir süre daha tanımlayan faktörlerden olacak: Birini pozitif, diğerini negatif anlamda.

Fotoğraf: Chris Lawton