Elimizde neredeyse herkesin tüm ayrıntılarına hâkim olduğunu sandığı, fakat aynı anda da yepyeni bir tarafı ortaya çıkan; tahmin edilemez ve yazılı kurallara uymayan bir sistemimiz var. Koalisyonlardan uzak kalmak için geçildiği söylenen bu sistemin bizi getirdiği yer enteresan. Türkiye şu anda muhataplarının altına imza attığı bir protokolü olmayan, böylece kamuoyunun sınırlarını asla tam olarak bilemediği iki kişilik bir koalisyon yönetimiyle idare edilmeye çalışılıyor. Partiler koalisyonunu “eski Türkiye’de” kaldı. Artık geçer akçe kişiler koalisyonu. Türk tipi başkanlık sisteminin belki de siyasete kattığı en önemli “yenilik!” bu oldu. Recep Tayyip Erdoğan ile Devlet Bahçeli koalisyon yapıyor. Arada araya Doğu Perinçek giriyor. Partisi başka ittifakta olsa da Oğuzhan Asiltürk bu koalisyona girmeye çalışıyor vb. Yerel seçimlerde liderler bir yöne bakıyor, taban tamamen başka bir yöne oy veriyor. Yeni bir sistem getireceğiz iddiasıyla çıkılan yolda tamamen bir sistemsizliğe ulaşma hali. Aslında bu AKP’nin yönetim anlayışının her problemde ulaştığı bir sonuç. Sistemsizlik ve yönetememe!

Bu sistemsizlik ve bazı zamanlarda bilinçli olarak tercih edilen belirsizlik haline sebep olan yapının matematiksel formülü de belli: %50+1! Derdimiz tasamız %50’yi bulmak. Diğer bir oy zaten başa geçireceğimiz kişinin oyu olacak. Elbette bir de TBMM’de çoğunluğu bulma hadisesi var. İstikrarı yekparelikte, mutlaklıkta arayan bu sistemin belki de tek başarısı bu arayışında tam tersi istikamette bir hedefe ulaşması oldu. Bu iki çoğunluk için artık herkes herkese muhtaç durumda. Anketlerde oy oranları daha düşük partiler ya da benim de eş sözcülüğünü yaptığım Yeşiller Partisi gibi “fikri kendisinden büyük” partilerin artık siyasette önemi ve yeri daha fazla. Bu yüzden şunun şurasında 10 sene önce bu oy oranına sahip bir parti için “Gitti kendi partisini kurdu ama yazık etti kendine. Şunun şurasında alabildiği oy %2!” denirken; şu anda o %2 oyun değeri çok yüksek. Uğruna müzeler camiye dönebilir; İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılabilir.

Buradan ulaşmak istediğim kavrama gelebiliriz. Çarpan etkisi. Ya da siyasette çarpan etkisi. Çarpan etkisi aslında bir ekonomi kavramı. Basit bir Google aramasıyla karşımıza çıkan tanımı şu: Çarpan etkisi, basitçe bağımsız yatırımlarda meydana gelen bir artış ya da azalışın ulusal gelirde meydana getirdiği etkiye denmektedir. Bu kavramın özünde, her bağımsız yatırımın bir harcama ve gelir yaratımına yol açarak ekonomik aktivitede farklı yollardan bir artışa neden olması, bir katma değer yaratması olgusu vardır.

Peki, siyasette nasıl olacak bu çarpan etkisi? Aslında o da basit. Önce ne olmadığına bakalım: Mutlak güç iddiasıyla yola çıkan Recep Tayyip Erdoğan’ın birkaç yüz bin oy için koalisyonunu genişletmek zorunda olması bir çarpan etkisi değil. Bu düz bir toplama işlemi. Fakat konuyu biraz daha düşüncelere ve elbette Yeşiller’e getirdiğimizde neyin ne olduğu daha net ortaya çıkıyor. Çünkü düz toplama ve çıkarmayla yapılan oy hesaplarının tutmadığını yukarıda da belirttiğim gibi İstanbul Büyükşehir Belediyesi seçimlerinde gördük. Bu yüzden oy hesaplarını bir kenara bırakalım ve fikirlerin Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasi ortamda yaratabileceği çarpan etkisine bakalım.

2021 yılının başından beri Türkiye’de yüksek siyaset(!) kendi gündemiyle ilerlemeye çalışsa da bir başka gündem her zaman kendisini dayattı. 128 milyar dolar sorusu ve göçmenlerle ilgili yaşananları istisna olarak kabul edersek hayatın gündemi yüksek siyasetin gündemine hep galip geldi. Ekonomik kriz zaten halkın sürekli gündemi ve şu anda ittifakların başını çeken partilerin net bir çözüm getiremediğini görüyoruz. AKP-MHP Koalisyonu zaten ipin ucunu bırakmış durumda. Karşı ittifakın da en büyük iddiası “yönetim değişince işlerin düzeleceği!” Bu elbette kısmen doğru. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı’ndan istifa ettirilen Melih Gökçek yerine yine bir AKP’li geçmesine rağmen şehirde işler biraz düzelmişti. Yani çok kötü bir yönetim gittiği anda bir iyileşme oluyor. Ya da Berat Albayrak’ın istifa ettiği ve koltuğun boş kaldığı günlerdeki ufak ekonomik iyileşmeyi hatırlayın. Boş koltuğun performansını mumla arıyoruz şu anda. Yani bu doğru evet ama yeterli mi? Değil. Ekonomik olarak yeni bir hikâye anlatmak, yeni bir hikâyeyle başarıya ulaşmak gerekiyor. Buna bizim yanıtımız belli mesela: Yeşil Yeni Düzen! Adil bir yeşil dönüşüm. Ayrıntıları şimdinin konusu değil ama hem ekonomiyi hem de gezegeni kurtarmak için atmamız gereken bir adım diyerek özetleyebilirim.

Başka ne vardı gündemimizde? Şehirlerde, özellikle İstanbul’da kuraklık! Marmara Denizi’nin ölümü ve müsilaj! Orman yangınları! Seller! Tarım alanlarının neredeyse hepsinde yaşanan kuraklık! Artık pek de itibarı kalmayan TV ana haberlerinin ilk birkaç haberi geçtikten sonra başlayan halkın gündemi. Gördük ki bunlara karşı da AKP-MHP Koalisyonu’nun ne bir çaresi var ne de konuyu düzgün şekilde okuyabiliyorlar. Hatta öyle ki bunların nedenini bile anlamaktan uzak durumdalar. Çünkü meseleye bütün açılardan bakamıyorlar.  Zaten Türkiye’de müsilajı, selleri, kuraklığı önlemek için atılması gereken adımlar AKP’nin varlığına ters. Ontolojik bir uyuşmazlık yaşıyor AKP ve yapılması gerekenler.

Peki, muhalefet? Muhalefet içinde olduğumuz bu büyük krizin yavaş yavaş farkına varıyor. Politikalarına eklemeye başlıyor. İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener bir grup toplantısına Paris İklim Anlaşması ile başlıyor. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu partisinin hazırladığı İkinci Yüzyıla Çağrı Beyannamesi’nde olan “Ekosistem hakkı”nın altını çiziyor. HDP’nin her zaman bu konuda bir sözü oluyor. Olumlu mu? Olumlu! Yeterli mi? Değil. Fakat bir taraftan da ekolojik kaygıların, çevre temelli gelecek kaygılarının tabanda yaygınlaştığını görüyoruz. Özellikle müsilaj ve orman yangınları sonrasında kamuoyunu kaplayan ruh halinin unutulacak gibi olmadığını düşünüyorum. Bu talep ve bu fikri arz nasıl kavuşturulacak?

İşte burada kavramımıza geri dönüyoruz. Siyasette çarpan etkisine. Yeşiller Partisi üç temel krize yanıt vermek üzere yola çıktı. Ekolojik kriz, ekonomik kriz ve sosyal kriz. Birbirine bağlı, birbirini tetikleyen ve aynı anda çözülmediğinde de kurtulamayacağımız üç kriz. Başta da söylediğim gibi Yeşiller Partisi’nin şu anda fikri kendisinden büyük durumda. Fikri ile parti büyüklüğünün yakınlaştığı zamanlarda ne olduğunu Avrupa’daki ülkelere bakarak görebiliyoruz. Avrupa’da böyle de, Türkiye’de ne olacak? Olması gereken şu: Eğer derdimiz iki pusulada çoğunluk elde etmekse ve bunu herhangi bir zamanda değil büyük krizlerin ortasında kendimize dert edinmişsen o zaman Yeşiller Partisi’nin de masada bulunması gerek. Parti kurulduğunda gelen bir soru vardı. Seçime girmek için ittifaklara ihtiyacınız var mı? Bu sorunun yanıtının evet olduğunda bir kuşku yok. Fakat yanıt eksik. Yeşiller Partisi’nin ittifaklara ihtiyacı olduğu kadar ittifakların da Yeşiller Partisi’ne ihtiyacı var. Bu yanıtı verdiğimizde müsilaj, kuraklık dalgası, seller ya da iklim krizi temelli orman yangınları ortada yoktu. Yani şimdi o zamandan da daha çok ihtiyaç var.

Kamuoyunda giderek artan bir duyarlılığa yanıt vermek için Yeşiller Partisi’ne ihtiyaç var ve Yeşiller’in çarpan etkisi, fikirlerinin çarpan etkisi olduğu da çok açık. Ekonomide de, insan-doğa ilişkisinde de, moda tabirle Z Kuşağı’nın geleceğe dönük olarak yaşadığı umutsuzlukta da yanıtlar yeşil politikada mevcut. Geleceğe umutla bakmak için sebepler Yeşiller’de mevcut. Siyasete uzak duran insanları sandığa çekebilecek hassasiyetlere yönelik politikalar da Yeşiller’de mevcut.

Sözün özü, 10 yıl önce bir renk olarak siyasette olan Yeşiller Partisi, küremizin geldiği durum, Türkiye’deki siyasetin aldığı bu kendine özgü hâl ile önemli bir noktaya geldi. Parti’ye İçişleri Bakanlığı tarafından çıkartılmaya çalışılan engelleri de bu açıdan okumak mümkün. Fakat hiçbir engel aşılmaz değil. Siyaset yapmak için, sözü her düzeyde dile getirmek için araçlar var. İttifaklar da bunlardan biri ve yine Yeşil fikriyat günümüzde bir toplama değil bir çarpma işlemi işlevi görecektir.

Fotoğraf: Maxim Tolchinskiy