Birkaç gün önce, Ak Parti Grup Başkanı ve Ankara milletvekili Naci Bostancı bir tweet atarak, siyasi partiler arasındaki milletvekili transferlerini engelleyeceği sinyalini veren bir kanun değişikliği hazırlığında olduklarını belirtti. Kamuoyunda bu hazırlığın baskın bir erken seçim-Anayasa’nın deyişiyle seçimlerin yenilenmesi- kararı alınacağı ve yeni kurulup henüz teşkilatlanmasını tamamlamamış iki siyasi partinin (Gelecek Partisi ve Deva Partisi) bu erken seçime girebilmelerinin tek yolu olan TBMM’de bir grubu bulunma şartını sağlamasını engellemek için gerçekleştirildiği yönünde yorumlar yapıldı. 

Eğer bu yorumların haklılık payı var ise Cumhur İttifakı bileşenlerinin beyhude bir çaba içinde olduğunu söylemek isterim. Bunun sebebini açıklamadan önce neden yazıma bu başlığı seçtiğimi belirteyim. Malumunuz halk arasında bir tabir vardır, “şeytanın sağdan yanaşması” diye. Bu tabir şeytanın günah işlemesini veya hata yapmasını istediği bir insana onun hayrınaymış gibi görünen şeyleri telkin etmesi durumları için kullanılır. Burada şeytan bir nevi aldatma metodu uygulayarak sonucu kötülükle bitecek bir eylemi iyilik yaptığı zannıyla insana işletmek ister. Hani William Shakespeare’in Otello adlı oyununda Iago’nun “en kara günahları işletecekleri zaman, şeytanlar onu önce sevap diye yutturmaya kalkarlar” cümlesinde dediği gibi. Teşbihte hata olmasın, bu kanun değişikliği çabası da bana bu tabiri hatırlatıyor. Zira siyasi partiler arasında milletvekili transferinin siyaseten etik olmadığı söylemi üzerinden yeni kurulan partilerin seçime girmelerini sağlayan bir kanun hükmünün ilga edilmesi demokrasiye bir kez daha kötülük yapmak demektir. Çünkü, bu ihtimalin gerçekleşmesi halinde bu siyasi partilere oy verme niyetinde olan yüzbinlerce, belki de milyonlarca insanın iradesi engellenmiş olacaktır. Demokrasinin olmazsa olmaz (sine qua non) şartının alternatifler arasındakini seçebilmek olduğunu düşündüğümüzde demokrasinin alacağı hasarı açıklamaya gerek yoktur.

Öyleyse bu çabanın hukuki düzlemde işe yarar olup olmadığını bir değerlendirelim. 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 36. maddesi siyasi partilerin seçimlere katılma yeterliliğine sahip olmasının koşullarını düzenler. Buna göre, bir siyasi partinin seçimlere katılabilmesi için alternatifli iki şarttan birini yerine getirmeleri gerekir.

a) İllerin en az yarısında oy verme gününden en az altı ay evvel teşkilat kurmuş ve büyük kongrelerini yapmış olması

b) TBMM’de grubu bulunması (en az 20 milletvekiline sahip olması)

Yeni kurulan iki siyasi parti hâlihazırda bu iki kriterden birini yerine getirmiş değillerdir. İlk kriterin yerine getirilmesi, yani illerin en az yarısında (41 il) teşkilatlanma siyasi partiler için oldukça uzun bir hazırlık sürecini gerektirir ve çoğunlukla bir yılı aşkın bir süre gerektirir. Öyle ki, bu teşkilatlanmadan neyin kastedildiği yine aynı maddenin ikinci fıkrasında zikredilmiştir. Buna göre; bir ilde teşkilatlanma, merkez ilçesi dâhil o ilin ilçelerinin en az üçte birinde teşkilat kurmayı gerektirir. Bu teşkilatlanma sürecinin de oy verme gününden en az 6 ay önce bitirilmiş ve partinin “büyük kongre”sinin yapılmış olması gerektiği düşünüldüğünde; örneğin, sonbahar aylarında yapılacak bir baskın seçimde söz konusu iki parti açısından bu kriterin sağlanamamış olacağı aşikârdır. Geriye ikinci ve nispeten daha az meşakkatli bir yol kalmaktadır: 20 milletvekilini parti bünyesine katmak. İşte olası bir kanun değişikliğinin amacı bu kolay yolu da kapatmak olabilir. Fakat, burada iki mesele karşımızda duruyor: 

İlki erken seçim kararının alınıp alınamayacağı. Öyle ki; baskın bir erken seçim kararı alınamazsa bu iki siyasi parti 9 ila 12 aylık bir süreç içerisinde teşkilatlanma kriterini yerine getirecek ve milletvekili transferine gerek kalmadan seçime girme ehliyetini kazanacaklardır. (Aslında bu süreç Gelecek Partisi için daha hızlı olabilir, zira açık kaynaklardan görebildiğim kadarıyla zaten birkaç aydır hızlı bir şekilde teşkilatlanma sürecini sürdürüyorlar). Dolayısıyla, milletvekili transfer edebilme serbestiyetini ortadan kaldırmanın Cumhur İttifakı açısından işe yarayabilmesi için baskın bir erken seçim (seçimlerin yenilenmesi) kararı alınması gerekmektedir. 2017 tarihli anayasa değişikliği sonrasında bu kararı alabilmenin iki yöntemi var. Anayasanın 116. maddesi gereği bu kararı ya Cumhurbaşkanı alacaktır ya da TBMM’nin beşte üç çoğunluğu yani 360 milletvekili. Sorun şu ki, bu kararı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan alacak olursa kendisi hâlihazırda cumhurbaşkanlığının ikinci dönemini ifa ettiği için Anayasanın 101. maddesi gereğince yenilenecek seçimlerde aday olamayacaktır. Gerçi, bu görüşün aksini iddia edip aday olabileceğini savunanlar da var ama bu başka bir tartışma konusu. En iyi ihtimalde, adaylık sürecinde bu sorunun tartışılacak olmasının getirdiği yıpranma payı ve YSK’nın alacağı kararın riski bu yöntemin gözden düşmesine yol açabilir. İkinci yöntem ise 360 milletvekilinin bu kararı alması. İyi ama Cumhur ittifakının sandalye sayısı bu sayıya yetmiyor. Dolayısıyla, Cumhur ittifakının erken seçim kararını alabilmek için diğer siyasi partiler veya bağımsızlardan en az 20 milletvekilinin desteğine ihtiyaç var.

Şimdi gelelim ikinci meseleye. Bir an için sandıktan kaçmak olmaz propagandası ve düşüncesiyle veya başka yollarla diğer siyasi partilerden biri veya birçoğunun da desteğini alarak Meclis’e bir erken seçim kararı aldırmak konusunda başarılı olunduğunu düşünelim. Bu takdirde oyuna dâhil olabilecek bir diğer aktörümüz daha var: Anayasa Mahkemesi. Şöyle ki; Siyasi Partiler Kanununun 36. maddesini değiştirerek TBMM’de grubu bulunmayı seçimlere girmek için yeterli gören hükmü kaldıracak olan değişiklik teklifini önüne gelmesi durumunda Anayasa Mahkemesi iptal edebilir. Şimdiye kadar gündeme gelmedi ama aslında AYM’nin bununla ilgili daha önce de bir kararı var. 1986 yılında Anavatan Partisi meclis çoğunluğu mezkûr 36. madde hükmünü değiştirdi ve siyasi partilerin seçimlere girmesini zorlaştıracak şekilde teşkilatlanma gereken illerin oranını üçte ikiye çıkararak artırdı. Dönemin Anamuhalefet Partisi olan Sosyaldemokrat Halkçı Parti bu değişikliği Anayasa Mahkemesine taşıdı ve mahkeme değişikliği iptal etti (E.1986/17, K.1987/11, 22.5.1987). Vermiş olduğu karar bu gün yapığımız tartışmaya da ışık tutacak nitelikte. Mahkeme karar gerekçesinin bir bölümünde seçime katılabilmenin salt örgütlenme gücüne bağlanmasının anayasaya uygun olmadığını, özellikle yeni kurulan siyasi partilerin seçimlere katılmasını önleyecek mahiyetteki düzenlemelerin ölçülü olmadığını ve demokratik toplum düzeninin gerekleriyle bağdaşmayacağını belirtiyor. Gerçekten de siyasi partilerin seçimlere katılabilmesinde oluşumlarının ciddiliği açısından bazı kriterler getirilebilecek olsa da bu ciddiliğin sadece teşkilatlanmayla sağlanacağını öngören hükümler Anayasa’nın 2. maddesindeki demokratik devlet ilkesine, seçme ve seçilme hakkını düzenleyen ve sınırlayan hükümlere ve de siyasi partileri demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez öğesi sayan 68. maddesine aykırı olacaktır. 

Şu halde Cumhur İttifakı’nın yapmayı arzu edeceği değişikliğin elinde kalması ihtimali oldukça yüksektir. Fakat, bu noktada benim aklıma şu geliyor. Acaba Ak Partinin amacı sadece muhalefet partilerinin milletvekili takviyesiyle yeni kurulan iki siyasi partinin seçime girmesini engellemekten ziyade herhangi bir zamanda yapılacak seçimlerden önce kendinden kopup yeni partilere geçmesi muhtemel milletvekillerini de engellemek mi? Şayet yapılacak düzenlemenin içeriği Siyasi Partiler Kanununun 36. maddesini değiştirmeyi değil de genel olarak siyasi partiler arasında milletvekili geçişlerini yasaklayacak mahiyette olursa, bu sonuca varmamız daha kolay olacaktır. 

Ezcümle, Sayın Naci Bostancı Bey’in atmış olduğu tweetin ve gelen tepkilerin; aslında çeşitli ittifaklarda yer alan partilerin, yeni ittifakların, milletvekillerinin, Anayasa Mahkemesinin ve de bunların alacağı kararları yorumlayan kişilerin rol aldığı bol aksiyonlu sezonluk bir siyasi dizinin fragmanı olduğunu söyleyebiliriz. 

Fotoğraf: Arnaud Jaegers