Merhum babam “feylesof” tabirini Rıza Tevfik ile birlikte kullanırdı. Dr. Rıza Tevfik’in feylesof lakabını ne kadar hak ettiğini kestiremiyorum ama bu saatten sonra feylesof veya filozof tabirinin önemli bir şey olduğunu idrak etmiştim.

Nurettin Topçu’nun hocası Maurice Blondel 1930’da “Doğu’da 100 yıl felsefe yapılamaz” demiş. Türk düşünce tarihimizde ise son 200 yılda ne kadar filozof yetiştirdik bir tartışma konusudur. Eğer filozof tanımını felsefe yapan kişi olarak tanımlarsak Beşir Fuat’tan (ö. 1887), Ferit Kam’dan, Hilmi Ziya Ülken’den, Nurettin Topçu’dan bugün Dücane Cündüoğlu’na kadar birçok isim sayabiliriz.

Eğer filozof tanımını Nietzsche, Spinoza, Kant veya Bergson gibi düşünceleriyle çığır açanları veya paradigma üretenleri kast ediyorsak, düşünce tarihimizde filozoflara rastlamamız pek mümkün gözükmemektedir.

Ancak, bu gerçekliğin bizleri karamsarlığa sevk etmemesini gerektirecek nitelikte insanlar düşünce tarihimizde mevcut olmadı da değil. Nurettin Topçu yaşadığı dönem, kişiliği ve fikirleriyle belki de bu insanların en başındaydı.

Nurettin Topçu’ya bugünden bakabilmek, teşhis, yaklaşımları ve örnek ahlakıyla Topçu’yu adeta gözümüzde bir zaman gezgini haline getirecektir.

Aslen Erzurumlu bir aileden gelen Topçu 1909’da İstanbul Süleymaniye’de doğuyor. İstanbul Erkek Lisesi’ni bitirdikten sonra, Atatürk’ün başlattığı özel bir proje[1] kapsamında devlet bursuyla Fransa’da öğrenim hakkı kazanıyor. Aix Lisesi’ne kaydediliyor. Topçu burada Türk sağının eğitimde ihtiyacı olan, felsefe, ahlak, psikoloji, sanat felsefesi, tarih, mantık, sosyoloji, arkeoloji alanlarında eğitim alıyor.

Hareket felsefesinin kurucusu Maurice Blondel’i burada tanıyor. İki yıl sonra Strazburg Üniversitesi’ne geçerek felsefe öğrenimini tamamlıyor. Topçu bu esnada tasavvuf tarihçisi Louis Massignon  ile tanıştı. Doktorasını da Sorbon’da Türkçemize “İsyan Ahlakı” diye geçen teziyle de tamamladı. Felsefesi Sezgicilik olarak bilinen Henri Bergson’dan Fransa’dayken etkilenmişti. Doçentlik tezini Bergson üzerine verdi.  Hıristiyanlığa geçip papaz olan Girit asıllı Türk Paul Molla’da yakın görüştüğü kişilerdendi.

Topçu, Türkiye’ye dönünce kentli Gümüşhanevi dergahı şeyhi olarak tanımlanan Nakşibendi Şeyhi Abdülaziz Bekkine efendiye intisap ediyor. Denizli’deyken Saidi Nursi ile görüşmeleri oluyor. Ali Fuat Başgil’in Cumhurbaşkanlığı adaylığını destekliyor ancak hayal kırıklığına uğruyor.

Topçu düşünce dünyasını iki sütun üzerine inşa eder. Bunlardan birisi “Hareket felsefesi” bir diğeri de Sorbon doktora tezi olan “İsyan Ahlakı”dır. Aslında ikisi de bir bakıma birbirini tamamlamaktadır. Hareket felsefesi bir bakıma insana doğuştan verilen iradenin varlık içinde kaçınamayacağı sorumluluğu ifade eder. İsyan ahlakı da adeta sol anarşizme nazire yaparak ve tembel sofu tevekkül anlayışına karşı, yaratılıştan gelen iradenin hiçbir engel tanımadan hakikate ulaşabilmek için sorgulama özgürlüğünü ifade eder.

Topçu’nun Anadoluculuk veya Anadolu sosyalizmi tezleri de dikkat çekicidir. Devletçidir, antisemitisttir ve antikapitalisttir. Ama tüm bunları savunmaya içkin bir tutarlılık ve ahlak sahibidir de.

Doğal olarak Topçu’nun fikirleri ve hayatının detaylarına burada giremiyorum. Zira, bu konuda uzmanlarınca hazırlanmış çok miktarda kaynak var. Yazımızın ana amacı Türk sağı ve düşünce dünyasının bugünü için Nurettin Topçu üzerinden bazı çıkarımlar veya dersleri hatırlatabilmek üzerinedir.

Son 200 yıllık reform tarihimize bakınca, Tanzimat, Abdülhamit ve Atatürk dönemi dahil devlet, mevcut imkanlarıyla yetenekli memleket gençlerini Batı’ya görgü ve öğrenime göndermiştir. Bu gençlerin bürokrasi ve düşünce dünyamızdaki katkıları çok belirgindir. Ancak, yeni bir kavramsal medeniyet paradigması oluşturma iddiaları, Nurettin Topçu gibi birkaç istisna dışında olamamıştır.

Nurettin Topçu Fransa’da doğal olarak Rene Geunon, Massignon ve Blondel’den oldukça etkilenmiştir. Giritli bir bürokrat ailenin medrese eğitimi almış, sonradan da Katolik olup Kardinal seviyesine ulaşmış Paul Molla ile de sıkça istişare ve münazara etmesi de dikkat çekicidir. Söz konusu şahısların ortak özelliği Katolik mistisizm, İslam varlık teorisi ve tasavvuf arasında sıkça mekik dokumalarıdır. Topçu, Vahdeti-Vücut doktrini ve Hallacı Mansur yakınlığını bu süreçlerde benimsemiştir.

Topçunun Sorbon’da yaptığı doktora tezi çok özgün ve bir doktrin niteliğinde geliştirilmişti. M. Akif Ersoy’un arayışlarını hatırlatır gibi idi. Türkçesi İsyan Ahlakı olarak çevrilen bu tez bugünün teslimiyetçi ve sorgulamadan kaçınan Türk sağı açısından bir ilaç niteliği taşımaktaydı.

Topçu hayatı boyunca 5 vakit namaz kılmasına rağmen çevresindekiler onu bilemedi. Derin bir muhabbet ve teslimiyetle bağlı olduğu Abdülaziz Bekkine Efendi’den bir makalesi hariç hiç söz etmedi.

Yaşamı içkin bir Nakşibendi dervişi gibi aykırılığı Melami meşrepli bir Hallac gibiydi. Tasavvuf anlayışını, hayata ve sosyolojiye adapte etmişti. Ancak, felsefenin ve düşüncenin gerekliliğini savunur, Gazali-Eşari anlayışını eleştirirdi. Topçunun dünyasında bilginin kaynağı olarak “ya akıl ya felsefe ya da keşif(sezgi) bunlardan sadece birini seçme hakkın var” yaklaşımı yoktu.

Abdülaziz Bekkine Topçunun mizacına göre bir Mürşitti. Kazanlı olarak, Kazan aydınlanmasından etkilenmişti ayrıca Prof. Hilmi Ziya Ülkenin kuzeniydi. Topçu onda çok şey buluyordu. Bekkine vefat ettikten sonra yerine geçen hoca efendiyi bir defa dinledikten sonra talebelerini geriye çekiyor ve bizim buradan alacağımız bir şey yok diyor ve bir daha dergaha uğramıyordu.

Bu durum bize yeni yetişen geleceğe yürüyen genç jenerasyonun tasavvufla ilişkilerinin sadece maneviyatla açıklanamayacağını da bizlere göstermişti. Ülkemizde birçok eğitimli genç, tarikatlarda maneviyatın sarhoşluğu ile gerçek dünyadan kopartılarak doğru yönlendirilememektedir[2]. Esat Erbili ve Abdülaziz Bekkine gibi mürşitlerin yetişeceği alanlar taşraya hapsolmuştur.

Hakikatı ararken kesinlikle ayrım yapmazdı. Siyasilere karşı dik duruşu vardı. Bu yüzden I. Meclis üyesi Topal Osman’a karşı Ali Şükrü beyin hesabını soran sonra CHP’li  Hüseyin Avni Ulaş’ı çok sever, takdir ederdi.

İslam dünyasındaki atalet, Türk sağının taşralılığı onu isyan ettirmişti. Bunu -bütün eserleri 20- Amerikan mektupları, düşünen adam aranızda eserinde görebilirdiniz. Topçu milliyetçilik ve İslamcılığı felsefi derinlik üzerinden sentezleyip parantez açmaya çalışmıştır.

Topçu’nun da tabii ki eleştirilecek yanları vardı. Cevat Rıfat Atillan gibi dönemin aydınları tarzında o zamanın ruhu olan Alman romantizmi, Nasyonal Sosyalizm ve antisemitizmden etkilenmişti. 1960’dan sonra demokrasiyi sorgulamaya başlamıştı. Endüstriye karşı tavrı tutarlıydı ama bir sentez yapmaya ihtiyaç vardı.

Bugün birtakım taşra aydınları dil öğrenmeye veya kullanmaya karşılar. Kendi şehirlerinin bile dışına çıkmadan dil öğrenmeden memleket hakkında reçetelere ilişkin kitaplar ve yazılar yazıyorlar. Yüzyıllar önce Beytül hikme veya Ihvanı safanın kadim dillerden en az 4-5 ni kullanarak tercüme hareketiyle İslam dünyasına büyük medeniyet ivmesinin kazandırdıklarını unutuyoruz.

Dürüst konuşmak gerekirse H. Bergson, Massignon ve Blondel gibiler olmasa bugün Topçu’yu böyle konuşabilir miydik? Yetenekli Anadolu gençlerinden maalesef bugün Topçular yetiştirecek “yerli ve milli” eğitim kurumlarımız yok. Bunları finanse edecek zenginlerimiz ve paramız oldu ancak zihniyetimiz hiç olamadı.

Düşünün bir Sezai Karakoç, Topçu gibi Sorbon’a gidip felsefe eğitimi alıp entelektüellerle tartışabilseydi, dil öğrenebilseydi neler olabilirdi acaba ?


[1] İlk kez Tevhidi Tedrisat Kanunu ile ele alınan uygulama, 29 Ekim 1924’te yapılan bir sınav ile başlamıştır. Yurtdışında eğitim görme hakkı kazanan 22 genç; Fransa, Almanya ve Belçika’ya öğrenim görmek üzere gönderilmiştir

[2] http://faraszade.com/turk-tasavvufunun-bugunku-meselesi/