Dünya genelinde COVID-19 vaka sayısı 2 milyona yaklaşırken hayatını kaybedenlerin sayısı 125 bini geçti. İsveç’te de son açıklanan verilere göre 10 binden fazla vaka ve 1000’in üzerinde can kaybı söz konusu. Sıkı tedbirlerin uygulandığı İskandinav ülkelerine göre İsveç’te vaka ve ölüm sayısı yüksek olmasına rağmen hükûmet daha yumuşak bir strateji uygulamayı tercih ediyor. Bugüne kadar hükûmetin aldığı kararlar zaruri olunmadıkça seyahatlerin yapılmaması, hastalık belirtilerinin olması durumunda evde kalınması ve üniversiteler gibi belli başlı okulların kapatılması şeklinde. 50’den fazla kişinin bir araya gelmesi yasaklanırken spor salonlarına belli bir mesafenin korunması şartıyla gidilmesi teşvik ediliyor.

Esasında İskandinav ülkelerinin birçok ortak yönü olsa da İsveç, salgınla mücadelede farklı bir strateji benimsemiş durumda. Diğer İskandinav ülkelerinde sağlık yetkililerinden ziyade siyasilerin süreci yönetmesi, bu ayrışmanın en temel nedenini oluşturuyor. İsveç’in bu yöntemi benimsemesi daha çok ülkenin sahip olduğu sistemle bağlantılı. İsveç geleneğinde siyaseti ilgilendiren konular ile uzmanları ilgilendiren bilimsel konular arasında net bir ayrım mevcut. Yani sorumluluk söz konusu olduğunda İsveç’te katı bir görevler ayrılığı devreye giriyor. Korona virüsü kriziyle de bu durum daha fazla görünür oldu. Öyle ki, belli başlı durumlarda İsveç hükûmetinin Halk Sağlığı Kurumu gibi idari makamların alanına yasal olarak müdahale etmesi söz konusu değil. Bu bağlamda hükûmet salgınla mücadelede diğer kurumların bağımsızlığına ve uzmanlığına saygı duymak zorunda olduğu için Halk Sağlık Kurumu kararların alınmasında aktif rol oynuyor. Nitekim Korona virüsünün yeni ve tamamen uzmanlık gerektiren bir mesele olduğunu düşünenler de politikacıların bilim insanlarını dinlemelerini olumlu değerlendiriyor.

Öte yandan İsveçli uzmanlar diğer devletler tarafından salgınla mücadelede alınan sert kararları anlamsız buluyor. Örneğin Halk Sağlığı Kurumu Başkanı ve aynı zamanda İsveç’in Korona virüsüyle mücadelesinin yüzü haline gelen Anders Tegnell’e göre sınırların kapatılması bilimsel bir karar olmaktan ziyade siyasi bir karar. Tegnell’i diğer epidemiyoloji uzmanları da destekliyor ve sağlıklı insanların evde oturmasının gerekli olmadığını, sınırları ya da restoranları kapatmanın salgın üzerindeki etkisine dair hiçbir kanıtın olmadığını ifade ediyorlar.  Tegnell’in söylemleri dikkate alındığından İsveç’te AVM’ler, okullar (anaokulu ve ilkokul), kütüphaneler, barlar ve restoranlar hala açık durumda. Aynı zamanda isteyenler hala işe gidebiliyor, partiler düzenlenebiliyor ya da gruplar bir araya gelip parklarda eğlencelerine devam edebiliyorlar. 

Diğer yandan istatistikler İsveç’in İskandinav ülkeleri arasında daha sorunlu bir sağlık sistemine sahip olduğunu gösteriyor. Örneğin 2018-2019 yılları arasında yapılan anketlerde katılımcıların yüzde 64’üne göre ülkenin en önemli problemi sağlık sistemiydi. Bununla beraber İskandinav ülkeleri sağlık sorunlarını çözme konusunda daha hızlı ilerlerken İsveç’in geride kalması zaten son beş yıldır en çok eleştirilen konular arasında geliyor. Örneğin, OECD’nin 2018 verilerine göre İsveç’te 1000 kişiye 11,1 hemşire düşmesi İsveç’i, İskandinav ülkeleri arasında son sıralara atmış durumda. Kişi başına düşen hemşire sayısında Norveç (17,3) birinci iken, onu Danimarka (16,7), İzlanda (15,5) ve Finlandiya (14,7) takip ediyor. İsveç yoğun bakım ünitesi oranı ve hastanelerdeki bakım kapasitesi açısından da Avrupa ülkeleri arasında listenin alt sıralarında yer alıyor. Ayrıca 2018’den beri 45 bin hemşire eksikliği de sıklıkla dile getirilen bir sorun. Bunun en temel nedeni ise çalışma saatlerinin yoğunluğundan ve gelirlerinden şikayetçi olan sağlık çalışanlarının işlerinden ayrılması. Bu nedenle sokağa çıkma yasağı uygulanırsa ya da lise öncesi okulların kapatılması söz konusu olursa sağlık personellerinin de evde kalarak çocuklarına bakması gerekeceğinden hükûmet, zaten yeterli olmayan personel sayısının daha da fazla azalmasından çekiniyor. 

İsveç hükûmetinin günlük hayatın akışını sekteye uğratma konusunda tedbirli davranmasının başka nedenleri de var. Birincisi İsveç’de hükûmet vatandaşların kamu kurumlarına güvendiğini ve hükûmetin kamu çıkarlarına göre hareket ettiğine/edeceğine dair bir inanç sahibi olduğunu düşünüyor. İkincisi hükûmet vatandaşların verilen tavsiyelere uyduğuna/uyacaklarına inanıyor. Üçüncüsü de bireyler karşılıklı olarak üzerine düşen sorumluluklarını yerine getirdiğine/getireceğine inanıyor. İsveç’te tedbirlerin zoraki uygulamalardan ziyade gönüllülüğe dayanarak yürütüldüğünü ve İsveç’teki sisteminin her zaman bu şekilde işlediğini ifade eden Tegnell, bu yöntemin daha iyi bir strateji olduğunu düşünüyor. Yani İsveç’te halka hangi seçeneğin iyi olduğu sunulursa, onun yerine getirileceği ve bunun da yasaklarla değil gönüllü bir şekilde yapılacağı düşünülüyor. Örneğin, Korona virüsü semptomlarından birine bile sahip olanların zaten dışarı çıkmayacağına inanılıyor. Bununla birlikte hem sosyal medya hem de ekranlar aracılığıyla herhangi bir belirtiye sahip olunması durumunda kişilerin sosyal hayata dahil olmaması ve evde kişisel karantinanın oluşturulması gerektiği uyarıları sıklıkla yapılıyor.

Güven temelli stratejinin dışında hayatın normal akışını önleyecek tedbirlerin minimum düzeyde tutulmasının bir diğer nedeni de siyasi boyut. Yukarıda da belirtildiği üzere İsveç’te sorumluluklar net bir biçimde ayrılmış durumda ve hükûmetten de buna uygun hareket etmesi bekleniyor. Aksi yönde davranılması yani devlet kurumlarının herhangi bir tavsiyesinin hükûmet tarafından göz ardı edilmesi ise büyük siyasi risklerin çıkmasına neden olacağı düşünülüyor. Ayrıca hükûmet demokratik sisteme zarar vermek istemiyor. İsveç diğer Avrupa ülkeleriyle kıyaslandığında demokrasi ve özgürlük endeksinde ilk sıralarda yer alıyor ve bir model olarak gösteriliyor. Bu nedenle “yasaklarla” sistemin imajını bozmaktan ve otoriter bir görüntü vermekten çekinen hükûmet, sert önlemleri oldukça ertelemeye eğilimli görünüyor. Son olarak da sınırların ya da işletmelerin kapatılmasının ekonomiyi olumsuz yönde etkilemesinden endişe ediliyor. 

Öte yandan İsveç hükûmetinin Korona virüsüyle mücadelesindeki stratejisi bazı uzmanlar ve akademisyenler tarafından sert biçimde eleştiriliyor. Örneğin Epidemiyoloji Uzmanı Joacim Rocklöv’e göre bu önemlerle yakında İsveç de İtalya ile aynı duruma gelecek ve yoğun bakım ünitelerinin yetersizliğinden ötürü sağlık personelleri “kimin ölüp kimin yaşaması” gerektiğine karar vermek durumunda kalacak.  Stockholm Üniversitesi Matematik Profesörü Tom Britton da geçtiğimiz günlerde Nisan sonlarına doğru toplumun yarısının COVID-19 taşıyıcısı olacağını açıklamıştı. Bununla beraber 2300 akademisyen hükûmete daha sıkı tedbirler alması konusunda açık mektup imzalayarak çağrıda bulunmuşlardı. Komşu ülke Danimarka da “bir korku filmi izler gibi İsveç’i izliyoruz” diyerek İsveç’i eleştirmişti. 

Özellikle 9 Nisan’da Karolinska Üniversite Hastanesi’ndeki sorumlu doktorlara gönderilen ve basına yansıyan bir rapor büyük tartışma konusu yarattı. Belge vaka sayısının artması durumunda önceliğin kimlere verilmesi gerektiğini ve hangi hastaların yoğun bakıma alınması gerektiğini içeriyor. Rapora göre kritik bir eşiğe gelinmesi durumunda biyolojik yaşı 80’in üzerinde olan, 70-80 yaş aralığında olup birden fazla ciddi hastalığa sahip olan, 60-70 yaş aralığında olup ikiden fazla ciddi hastalığa sahip olan kişilere yoğun bakımda öncelik verilmeyecek. Belgede ayrıca, başka hastalıklardan ötürü zaten yoğun bakımda olanların, yukarıdaki kategorilerden herhangi birinde olmaları durumunda yoğun bakımdan çıkaracağı belirtiliyor. 

İstatistiksel çalışmaların yoğun olarak yapıldığı ülkede ayrıca risk analizlerine basında geniş yer veriliyor. Ülkenin önemli gazetelerinden Dagens Nyheter tarafından yayınlanan en kötü durum senaryosu (the worst-case senario) modellemesine göre 10,2 milyonluk İsveç’te ilk dalgada 100 bin kişinin etkilenmesi, bunlardan 22 bin kişinin hastaneye yatırılması ve yaş aralığının ise 20-64 arası olması bekleniyor. Modellemeye göre bu hastalardan 5 bin tanesinin yoğun bakıma alınacağı tahmin ediliyor. Bu gibi analizler ya da önümüzdeki günlerde ölüm oranında beklenen artış birçok yetkili tarafından zaten kabul ediliyor. Bu bağlamda henüz ilk dalga içerisinde olduğu düşünülen İsveç’in yazın ortalarına doğru daha kötü bir senaryoyla karşılaşması bekleniyor. Ancak çalışmalar daha çok ilk dalgaya yönelik yapıldığından ötürü sonbaharda beklenen ikinci dalganın şu aşamada hesaba katılmaması söz konusu değil. 

Sonuç olarak, Türkiye’nin “bireysel OHAL’inizi ilan edin” ifadesi İsveç’te resmi olarak kullanılmasa da aslında şimdiye kadar hükûmet buna benzer bir strateji benimsemiş durumda. Geçtiğimiz günlerde devlet kanalı SVT’ye yaptığı röportajda bir kez daha bireysel sorumluluğa değinen Başbakan Stefan Lövfen İsveç’in hazırlıklarının yeterli olmadığını açıkladı. Ancak İsveç bu şekilde bir mücadele yöntemi benimsemesinden dolayı hem yurt içinden hem de yurt dışından uyarılar alıyor.  Öyle ki, Tegnell’in İsveç’i laboratuvar gibi kullandığı ve sonunda toplumu içinden çıkılamaz bir noktaya getireceği düşünülüyor. Hükûmet her ne kadar hazırlıkların yetersiz olduğunu itiraf etmiş olsa da ağır işleyen bürokratik sistemin ve karar alıcı mekanizmaların önümüzdeki günlerde hangi adımlar atacağı ise belirsizliğini koruyor.

Fotoğraf: Jonathan Brinkhorst