Yazar: Shlomo Ben-Ami
Camp David Zirvesi sürecinde İsrail’in İşçi Partili eski dışişleri bakanı, tarih profesörü
Çeviri: Mert Söyler
ABD ve İsrail’in İran’a açtığı savaş, uluslararası hukukun açık bir ihlali. Gelgelelim, meşru müdafaa veya Güvenlik Konseyi onayı (Kore Savaşı ve Birinci Körfez Savaşı örneklerinde olduğu gibi) dışında güç kullanımını yasaklayan Birleşmiş Milletler Şartı’nın 1945’te kabul edilmesinden bu yana çıkan hemen hemen her savaş benzer şekilde bu hukuku çiğnedi. Mevcut İran savaşını farklı kılan şey yasadışılığı değil, aksine net veya ulaşılabilir bir hedeften tamamen yoksun olması.
ABD’li yetkililer, rejim değişikliğini vurgulamak ile operasyonun yalnızca nükleer ve balistik füze tesisleri ile İran donanmasını yok etmekle sınırlı kalacağını söylemek arasında gidip geliyor. Başkan Donald Trump ise İran’ın “kabul edilebilir” yeni bir yönetim kurmasında ısrar ederek koşulsuz teslimiyet çağrısı yaptı. Fakat diğer yandan ABD’nin İran’da “birçok açıdan zaten kazandığını”, sadece tüm bunların “yeterli” olmadığını da öne sürdü.
Trump’ın, izolasyonist MAGA tabanındaki desteğini eritecek uzun soluklu bir askeri müdahaleden kaçınmak istediği çok açık. Bu süreçte enerji şokunu da kontrol altında tutması gerekiyor: Brent ham petrol fiyatları şimdiden %29 fırlayarak varil başına neredeyse 120 dolara dayandı. Öte yandan, “topyekûn savaş” stratejisi kapsamında yoğun nüfuslu Tahran’daki yakıt depoları da dahil olmak üzere İran’ın petrol tesislerini hedef alan İsrail için aynı şeyi söylemek pek mümkün değil.
Ayrıca ABD, savaşın Körfez’deki müttefikleri üzerindeki etkileri konusunda İsrail’e kıyasla çok daha endişeli görünüyor. İsrail’in ve İran’a lider seçmek isteyen Trump’ın aksine Körfez ülkeleri, savaşın temelindeki çarpık mantığın farkında. Saldırılar başlamadan önce diplomatik bir çözüm bulmaya çabalamaları, İslam Cumhuriyeti’ne duydukları sempatiden değil; olası bir İran misillemesinin en ağır faturasını kendilerinin ödeyeceğini bilmelerinden kaynaklanıyordu.
Nitekim İran’ın ABD askeri üslerine ve Körfez petrol tesislerine düzenlediği saldırılar, bu ülkelerin ekonomilerini petrolden bağımsızlaştırma çabaları için hayati önem taşıyan “uluslararası iş dünyası için güvenli liman” imajını derinden sarsıyor. İran doğrudan petrol sahalarını hedef alırsa, küresel enerji piyasaları çok daha büyük bir kaosa sürüklenecek.
Daha geniş bir çerçeveden bakıldığında Körfez ülkeleri, rejim değişikliğinin uzun bir tarihsel süreç olduğunun, savaşın bunu zerre kadar hızlandırmayabileceğinin ve koşulsuz teslimiyet taleplerinin sadece savaşı uzatıp faturayı ağırlaştıracağının bilincinde. Atinalılar, M.Ö. 480’deki Salamis Deniz Muharebesi’nde antik Persleri mağlup ettiklerinde tam teslimiyet konusunda diretmemenin bilgeliğini göstermiş ve bu tercih nihai bir diplomatik uzlaşmanın yolunu açmıştı.
Buna karşılık, tarihçi Ian Kershaw‘ın da belirttiği üzere, Müttefiklerin Nazi Almanyası’ndan koşulsuz teslimiyet talep etmesi, rejimi acı sona kadar savaşmaya itmiş olabilir. Bugün İran da benzer bir direnç sergiliyor. Sadece yeni dini lider olarak bir başka sertlik yanlısı ismi, Ayetullah Mücteba Hamaney’i seçmekle kalmadılar; aynı zamanda İran Devrim Muhafızları Ordusu, Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın “İran’ın Körfez ülkelerine saldırmayı durduracağı” yönündeki açıklamasını ezip geçti.
İran İslam Cumhuriyeti için bu savaş bir varoluş meselesi; bu yüzden de ellerindeki her türlü kozu sahaya sürüyorlar. Enerji altyapısına yönelik saldırıların ötesine geçerek, dünya petrol ve doğal gazının (İran’ın kendi ihracatı dahil) yaklaşık %20’sinin tek geçiş güzergahı olan Hürmüz Boğazı’nı fiilen kapattılar. Ayrıca Kıbrıs’taki bir İngiliz hava üssünü hedef alarak ve Türkiye hava sahasına balistik füze fırlatarak çatışmayı Orta Doğu’nun ötesine taşımakla tehdit ettiler. İran’ın elinde %60 oranında zenginleştirilmiş yaklaşık 450 kilogram uranyum bulunduğu hesaba katıldığında, nükleer risklerin de hızla tırmandığı bir gerçek.
İslam Cumhuriyeti günün birinde çökse bile, daha ılımlı bir hükümete düzenli bir geçiş olacağını beklemek için pek bir neden yok. Çok daha yüksek ihtimal, ülkenin kaosa, aşırılığa ve şiddete sürüklenmesi. Ortaya çıkacak radikal gruplar her ne olursa olsun, nihayetinde İran’ın nükleer materyallerini ele geçirebilir ki bu hiçbir uluslararası anlaşmanın engelleyemeyeceği bir risk. Üstelik nükleer güce sahip bir İran; Türkiye ve Suudi Arabistan gibi ülkelerin de aceleyle bombaya yönelmesine yol açarak bölgesel bir nükleer silahlanma yarışını tetikleyecek.
ABD ve İsrail’in kesin bir zafer kazanması bile Körfez ülkelerinin yanı sıra Mısır ve Türkiye gibi ülkeler için hiç de hoş karşılanmayacak bir gelişme. Zira bu ülkeler İsrail’i bölgesel bir hegemon olarak değil, bir ortak olarak görmek istiyor. Daha da temele inildiğinde, dış güçlerin hoşlanmadıkları rejimleri devirmesi (ya da halk ayaklanmalarını desteklemesi) fikri bölgedeki otokrasilere hiç de cazip gelmiyor.
Sağı solu belli olmayan Trump’ın bu sürecin hangi aşamasında bir çıkış yolu arayacağını, ucu açık bir zafer ilan edip dikkatini başka yöne çevireceğini kestirmek imkansız. Trump’ın hesaplarını dört temel unsur şekillendirecek: enerji fiyatları, borsa, ara seçimler ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile yapacağı yaklaşan zirve. Trump, Şi ile masaya oturana kadar dünya petrol rezervlerinin yaklaşık %30’unu (Venezuela ve İran’ın rezervleri) kontrol etmeyi umuyordu kuşkusuz. Fakat İran, Venezuela‘dan çok daha çetin bir ceviz ve Trump’ın bu gerçek dışı beklentilerini törpülemesi şart.
Fakat cini şişeye geri sokmak hiç de kolay olmayacak; özellikle de İsrail hükümeti, Trump ile aynı siyasi baskıları hissetmediği için. On yıllar süren beyin yıkama faaliyetleri, İsrail halkını İran rejiminin kötülüğün ta kendisi olduğuna ve kökünün kazınması gerektiğine çoktan ikna etti. Dahası, Başbakan Binyamin Netanyahu, şu an tutulmamış sözler ve yolsuzluk suçlamalarıyla lekelenmiş siyasi mirası için İran’da, tıpkı Gazze’de ve Lübnan’da Hizbullah’a karşı olduğu gibi, “topyekûn bir zafer” kazanmayı hayati bir ihtiyaç olarak görüyor.
Büyük ölçüde imkansız olan bu hedefin peşinden koşmanın bedeli, Netanyahu’nun tahmin ettiğinden çok daha ağır olabilir. Amerikalılar arasında İsrail’in kendilerini keyfi ve son derece maliyetli bir savaşa sürüklediği yönünde giderek artan his, ülkenin zaten sarsılmış olan imajını, yabancılaşmanın gerçek bir stratejik tehdit oluşturacağı noktaya kadar aşındırabilir. Hem İran hem de Filistin konusunda müzakereye dayalı bir çözüm fikrini tamamen reddeden Orta Doğu’daki tek devlet olarak konumlandığı şu günlerde, İsrail’in en son isteyeceği şey de tam olarak bu.
Yazının orijinaline bu linkten ulaşabilirsiniz.

