ABD, İsrail ve İran arasında halihazırda süren savaş, İran’ın Körfez Arap ülkelerine yönelik saldırılarıyla daha bölgesel bir nitelik kazandı. Körfez Arap ülkelerinin İran saldırılarına somut olarak nasıl cevap verecekleri henüz net değil. Ama aynı anda birden fazla baskının altında oldukları açık.
Bu baskının bir kaynağı dış aktörlerden gelen telkin ve yönlendirmeler. Bir yanda ABD ve İsrail, diğer yanda İran ve Türkiye. Fakat baskının başka bir boyutu daha var, ki dış baskıya verilecek yanıtı da etkiler nitelikte. Körfez ülkeleri, verecekleri kararların doğuracağı askerî, siyasî ve diplomatik sonuçları hesap etmek zorunda. Zira süregiden savaşta kimin kimin yanında hizalanacaklarının farklı bedelleri olacak. Hangi seçeneğin daha ağır bir bedel üreteceğini şu an için kestirmek ise çok zor.
Ancak şimdiden belli olan bir şey var. İran ile Körfez Arap ülkeleri arasındaki ilişkiler her hâlükârda ciddi bir yara almış durumda. Körfez ülkelerinin bu noktadan sonra atacağı adımlar, bu yaranın derinliğini etkileyecek sadece. Bu ise geleceğe yönelik değerlendirmeler yapılmasını zorunlu kılıyor.
Amacım geleceğe değil, geçmişe bir bakış atmak. Körfez-İran ilişkilerinin bugünkü haline nasıl evrildiğinin izini sürmek. Bu iz sürüşün geleceğe yönelik daha sağlıklı değerlendirme yapmaya faydası olacağı ümidiyle.
Modern dönem Körfez-İran ilişkilerinin evriminde 1979 yılını tarihi dönemeç noktası olarak belirlemek mümkün. Öncesinin tarihi ise fazlasıyla uzun ve karmaşık. Yine de tarihi bir derinlik için gerekli.
İran ile Körfez Arap ülkeleri arasında, Türklerin Basra, İranlıların Fars, Arapların ise bugün sıklıkla Arap adını verdiği bir körfez uzanır. İki kıyı körfezin en kuzeyinde, Fırat ile Dicle’nin birleşerek Şattülarap’ı oluşturduğu deltada buluşur. Güneye indikçe uzaklaşır, Hürmüz Boğazı’nda ise yeniden yakınlaşır.
Körfez’in dingin suları, iki kıyı arasında ticari ve insani temasları kolaylaştırıcı bir unsur oldu. Ancak siyasi etkisi farklı oldu. Dönem dönem iki tarafı birbirinden uzaklaştırdı. Dönem dönem ise, özellikle yeniden yakınlaştırdı. İki kıyı arasındaki siyasi dinamiği anlamak için bir asimetriye dikkat gerekir. Asimetrinin sebebini de coğrafyada aramak.
Körfez’in iki kıyısı da aynı kurak iklimin altında, aynı su kısıtı ile karşı karşıyaydı. Ancak hinterlandları farklıydı. İran kıyıları arkalarındaki Zagros kuşağı üzerinden daha geniş bir iç coğrafyaya açılıyordu. Bu iç coğrafya, siyasi birliğin dönem dönem bozulsa da yeniden kurulabildiği bir coğrafyaydı. Birlik çöktüğünde ortaya güçleri sınırlı siyasi odaklar çıkıyordu. Takip eden dönemde ya bu yerel odaklardan birisi ya da İran-dışından gelen başka bir aktör İran’da siyasi birliği yeniden kurabiliyor, ardından gücünü daha geniş bir alana ve Körfez’in karşı kıyısına da taşıyabiliyordu.
Güney kıyılarının benzer bir siyasi hinterlandı yoktu. Her şeyden önce güney Arap kıyılarında ise kalıcı yerleşimler daha çok Bahreyn ve doğu Arabistan’daki el-Hasa gibi yeraltı su kaynaklarının olduğu istisnai alanlarda ortaya çıktı. Nitekim siyasi otorite de bu dar yerleşim odaklarında inşa edilebildi. Ancak bu otorite hiç bir zaman gücünü bu dar bölgenin dışına yayamadı.
Umman, Körfez’in güney sahilleri için İran’ın kuzey kıyıları ardındaki iç coğrafyanın oynadığı role kısmen benzer bir rol oynayabilirdi. Hacer Dağları ile deniz arasında uzanan el-Batıne kuşağı kalıcı yerleşim için elverişli bir zemindi. İç ve dağlık Umman da siyasî birliği destekleyebilecek bir insan ve güç tabanı sağlıyordu. Nitekim Umman tarihinde kıyı ile iç bölge arasında uzun süreli bir ayrım bulunsa da bu iç bölge dönem dönem daha geniş bir siyasî birlik üretebildi. Ancak Umman’ın üretebildiği birlik, İran’daki gibi daha geniş ve toparlayıcı bir bölgesel çerçeveye dönüşmedi. Dönem dönem etkisini Bahreyn’e kadar taşıyabildi, ama bunu kalıcı bir Körfez hâkimiyetine çeviremedi.
Bunun bir nedeni, kıyı ile iç bölgenin aynı siyasi mantıkla işlememesi ve Umman tarihinde bu iki alan arasında tekrar eden gerilimler bulunmasıydı. Bir diğer neden de, bu coğrafyanın yine de yarımadanın genel insani ve iktisadi sınırlamalarını tam olarak aşamamış olmasıydı. Nitekim Umman menşeli siyasi birlikler, kendilerinden daha güçlü dış aktörlerle karşılaştıklarında ya yeniden dağlık iç bölgeye çekilmek ya da dış güçlerin koruması altına girmek zorunda kaldı.
Körfez ile İran arasındaki siyasî ilişkilerin tarihine uzun süre şu dinamik yön verdi: İran merkezli siyasî otoriteler, güç kazandıklarında etkilerini Körfez’in karşı kıyısına taşıyabildi; güç kaybettiklerinde ise bu etki geri çekildi. Körfez’in Arap kıyılarında yerel siyasî odaklar ortaya çıktıysa da, bunlar çoğu zaman İran’daki gibi daha geniş ve kalıcı bir bölgesel birlik üretemedi.
Özetle, Körfez ile İran arasındaki siyasi ilişkilerin tarihini uzun süre şu dinamik belirledi: İran merkezli siyasi otoriteler güç kazandıklarında etkilerini Körfez’in karşı kıyısına taşıyabildi, güç kaybettiklerinde ise bu etki geri çekildi. Ama bu yayılma hiçbir zaman güney sahilin tamamına eşit biçimde olmadı. Daha çok Bahreyn, el-Hasa ve el-Batıne ovası gibi sürekli yerleşimin mümkün olduğu dar alanlarda hissedildi. Körfez’in Arap kıyılarında ortaya çıkan yerel siyasi odaklar ise çoğu zaman İran’daki gibi daha geniş ve kalıcı bir bölgesel birlik üretemedi. Güçleri, kendi dar yerleşim ve otorite alanlarının ötesine ancak sınırlı ölçüde taşabildi.
Bu tarihsel dinamik ilk kez Sasaniler döneminde en net biçimde ortaya çıktı. Ardeşir I’in 224 yılında Part İmparatorluğu’nu yıkıp Sasani hanedanını kurmasıyla İran’da yeni bir merkezî siyasî birlik doğdu. Bu yeni birlik, önceki imparatorluklardan farklı olarak, dikkatini Körfez’in karşı kıyılarına da yöneltti. Bu aslında rastlantı değildi. Çünkü Sasani iktidarının çekirdeği Fars’tı. Bugünkü güneybatı İran’da, Şiraz merkezli bu bölge hem Körfez’e açılıyor hem de İran platosunun iç dünyasına bağlanıyordu. Bu yüzden Fars’ın güvenliği ve zenginliği Körfez’den bağımsız değildi. Karşı kıyılar denetlenmediği takdirde burası Fars’a açılan bir tehdit sahası olabilirdi. Aynı kıyılar, deniz ticareti ve güney sınır güvenliği bakımından da büyük önem taşıyordu.
Nitekim Ardeşir; Bahreyn, doğu Arabistan ve Umman’a askeri sefer düzenledi ve bu bölgeleri Sasani hakimiyetine bağladı. Ancak bu hakimiyet her yerde aynı ölçüde doğrudan idari denetim anlamına gelmedi. Kimi yerde daha doğrudan, kimi yerde ise bağlı yerel güçler üzerinden işleyen bir idare kuruldu. Bu idari yapı İslam’ın yükseliş dönemine kadar korundu. Bir sonraki yazıda, İslam’ın yükselişiyle birlikte bu eski siyasî örüntünün nasıl kırıldığını ele alacağım.
Birol Başkan güncele ve güncel olmayana dair paylaşımlarını birolbaskan.substack.com adresinde yapmaktadır.

