Thomas Hobbes, 1651 yılında yayımladığı o meşhur eseri Leviathan’da, doğa halindeki insanın “herkesin herkesle savaşı” (bellum omnium contra omnes) durumundan kurtulması adına egemenlik haklarını devasa bir güce, devlete devretmesini rasyonel bir zorunluluk olarak kurgulamıştı. Hobbes’un canavarı, güvenliği sağlama vaadiyle özgürlüklerin bir kısmına el koyan, cismani ve dünyevi bir otoriteydi. Ancak 21. yüzyılın ikinci çeyreğine adım attığımız şu günlerde, karşımızda beliren yeni egemen güç, Hobbes’un hayal gücünü dahi aşan, sınırları belirsiz ve her yerde hazır ve nazır bir yapıya bürünmektedir. Bu yeni güç, devletlerin tekelinden sıyrılıp silikon vadilerindeki sunucu çiftliklerinde nefes alan, bizi bizden daha iyi tanıyan ve davranışlarımızı öngörmekle kalmayıp onları şekillendiren “Algoritmik Leviathan”dır.
İçinde bulunduğumuz dönem, enformasyonun serbest dolaşım çağı olarak adlandırılsa da pratikte yaşanan süreç bireyin dijital bir veri madenine dönüştüğü, iradesinin ise öngörülebilir algoritmik çıktılara indirgendiği yeni bir feodalizm türüdür. Geleneksel egemenlik anlayışı, toprak parçaları ve fiziksel sınırlar üzerinden tanımlanırken; dijital egemenlik, insan zihninin ve davranış kalıplarının sömürgeleştirilmesi üzerine inşa edilmektedir. Bu bağlamda, internetin ilk yıllarındaki özgürlükçü ve merkeziyetsiz vaatlerin yerini, veriyi petrolden daha değerli bir hammadde olarak gören devasa teknoloji tekellerinin kurduğu görünmez bir tahakküm rejimi almaktadır.
Siyaset bilimciler ve sosyologlar, uzunca bir süre demokrasinin en büyük düşmanının otoriter liderler veya askeri darbeler olduğu yanılgısına kapılmışlardır. Oysa günümüzün tehdidi çok daha sinsi ve derinden ilerlemektedir. Algoritmik yönetimsellik, bireyin önüne hangi haberin düşeceğinden kimin sesinin daha gür çıkacağına hatta seçmen davranışlarının nasıl manipüle edileceğine kadar uzanan geniş bir spektrumda kararlar vermektedir. Bu süreçte yurttaş, kamusal alanda fikir beyan eden rasyonel bir aktör olmaktan çıkıp duygusal tepkileri hasat edilen bir veri kaynağına dönüşmektedir. Kamusal alanın, Jürgen Habermas’ın idealize ettiği iletişimsel eylem zemininden koparak yankı odalarına ve filtre baloncuklarına hapsolması modern demokrasilerin karşı karşıya olduğu en büyük varoluşsal krizlerden biridir.
Dijital platformların ticari mimarisi tamamen kullanıcının dikkatini sömürmek ve ekran süresini maksimize etmek üzerine kuruludur. Bu hedefe ulaşmanın en kestirme yolu ise öfke veya korku gibi ilkel dürtüleri tetikleyen içeriklerin kasıtlı biçimde öne çıkarılmasıdır. Algoritmalar toplumsal uzlaşıyı veya rasyonel tartışmayı öncelemez, tam tersine etkileşimi artıran kutuplaşmayı ödüllendirir. Sonuçta toplumlar ortak bir hakikat zeminini yitirmekte, her grup kendi kurgusal gerçekliği içinde radikalleşmektedir. Hakikat sonrası olarak etiketlenen bu dönem, yalanın sıradanlaşmasından ziyade hakikatin değer yitimine uğradığı ve yerini duygusal tatmine bıraktığı bir iklime işaret eder.
Bu yeni düzenin ekonomik temelini Shoshana Zuboff’un isabetli tanımıyla “Gözetim Kapitalizmi” oluşturmaktadır. Geleneksel kapitalizm emek gücünü ve doğal kaynakları metalaştırırken gözetim kapitalizmi, bizzat insan deneyimini hammadde niyetine işlemektedir. Attığımız her adım veya beğendiğimiz her gönderi gelecekteki davranışlarımızı tahmin etmek ve yönlendirmek üzere işlenen birer davranışsal artığa dönüşür. Bu sistemde birey müşteri veya tüketici konumundan uzaklaşmış ve bizzat alınıp satılan ürünün kendisi haline gelmiştir. Üstelik bu ürünleşme süreci rıza varmış gibi görünen ancak kullanım koşulları adı altındaki okunmayan metinlerle gizlenen bir dayatma ile yürütülür.
Algoritmik Leviathan’ın yarattığı tehdit sadece bireysel mahremiyetin ihlali ile sınırlı kalmaz. Zira devletler bu devasa veri havuzlarına erişim sağlamak için teknoloji şirketleriyle simbiyotik bir ilişki geliştirmektedir. Çin’deki sosyal kredi sisteminden Batı dünyasındaki kitlesel gözetim programlarına uzanan yelpazede teknoloji, özgürleştirici bir araç olmaktan çıkıp bir baskı aygıtına dönüşme eğilimi gösterir.
George Orwell’ın 1984 distopyasındaki tele-ekranlar duvarda asılı duran ve kapatılamayan sabit cihazlardı. Bugün ise her birimiz cebimizde taşıdığımız ve gönüllü olarak veri ile beslediğimiz cihazlarla kendi kendimizin gözetmeni haline gelmiş durumdayız. Bu durum Michel Foucault’nun panoptikon metaforunu dahi aşan ve herkesin herkesi izlediği “süper-panoptikon” evresidir.
Bu distopik tablonun karşısında durabilmek salt teknolojik bir düzenleme meselesi olarak görülmemelidir. Çünkü sorun özünde politiktir ve çözümü de politik bir irade gerektirir. Dijital egemenliğin şirketlerin kâr hırsına veya devletlerin güvenlik paranoyasına terk edilmesi yurttaşlık kavramının içinin boşaltılması demektir. Yurttaş olabilmek sadece oy vermek veya vergi ödemek manasına gelmez. Kendi kaderini tayin edebilme ve manipülasyondan arınmış bir zihinle karar verebilme yetisine sahip olmayı da gerektirir. Algoritmaların kara kutularında alınan kararların şeffaflaştırılması ve veri mülkiyetinin bireye iadesi 21. yüzyılın en acil insan hakları mücadelesidir.
Teknoloji determinizminin tuzağına düşerek bu gidişatın kaçınılmaz olduğunu düşünmek büyük bir hata olacaktır. Tarih, insan iradesinin ve kolektif eylemin en sarsılmaz görünen yapıları dahi değiştirebildiği örneklerle doludur. Ancak bunun için öncelikle, içinde bulunduğumuz dijital kafesin parmaklıklarını fark etmek gerekmektedir. Özgürlük, bize sunulan seçenekler arasından birini seçmekten ibaret sayılamaz; o seçeneklerin kim tarafından ve hangi amaçla önümüze konulduğunu sorgulayabilme cesaretidir.
Bugün gelinen noktada, dijital okuryazarlık sadece teknik bir beceri seti olmanın ötesinde bir demokrasi savunma mekanizmasıdır. Bireylerin, algoritmaların işleyiş mantığını kavraması, kendilerine sunulan içeriklerin arkasındaki manipülatif kurguyu sezmesi ve dijital diyetlerini bilinçli bir şekilde yönetmesi “dijital yurttaşlığın” ön koşuludur. Bununla beraber, bireysel farkındalık tek başına çözüm üretmekte yetersiz kalmaktadır. Ulus-üstü kurumların, sivil toplumun ve akademinin dijital haklar bildirgesi benzeri evrensel normlar üzerinde uzlaşması ve bu normları teknoloji devlerine dayatması elzemdir.
Gelecek, ne tamamen ütopik bir tekno-cennet ne de kaçınılmaz bir siber-distopya olmak zorundadır. İnsanlık, ateşi bulduğunda ısınmak ile yakmak arasında bir tercih yapmıştı. Bugün de yapay zekâ ve büyük veri teknolojileri karşısında benzer bir yol ayrımındayız. Algoritmik Leviathan’a boyun eğip veriye indirgenmiş edilgen nesneler mi olacağız, yoksa teknolojiyi insani değerlerin ve özgürlüğün hizmetine sunan iradi özneler olarak mı kalacağız? Bu sorunun cevabı, önümüzdeki on yılın siyasi ve toplumsal mimarisini belirleyecektir. Unutulmamalıdır ki, en mükemmel algoritma dahi insan ruhunun özgürlük arayışını modelleyebilecek karmaşıklığa erişmekten uzaktır. Bizler, veriden fazlasıyız ve bu gerçeği haykırmak, dijital çağın en devrimci eylemidir.

