Postmodernizm aslında nedir? Liberteryen düşünceyle nasıl bir ilişkisi vardır?

İnsanlar inanır, diye düşündü Gölge. İnsanların yaptığı budur. İnanır ve sonra inandıklarının sorumluluğunu almazlar; bir şeyler üretir ve ürüne güvenmezler. İnsanlar karanlığı doldurur; hayaletlerle, tanrılarla, elektronlarla, hikayelerle. İnsanlar hayal eder ve insanlar inanır ve bir şeylerin gerçekleşmesini sağlayan, o kaya gibi sağlam inançtır.

Neil Gaiman, Amerikan Tanrıları

Solun muhafazakâr eleştirmenleri için oynadığı öcü rolünden, birden fazla cepheden gelen akademideki merkezî sorun olduğu yönündeki saldırılara, parçalanmış diskurumuz ve epistemik açıdan belirsiz medya ortamımıza katkıda bulunduğu iddiasına kadar postmodernizm her yerde. Ayrıca, “Community”, “Rick and Morty” ve “Bojack Horseman” gibi üst metinsel alanları inceleyen televizyon dizileri aracılığıyla çağdaş pop kültürüne de sızdı. Bu görece karanlıkta kalmış düşünce ekolü daha önce halkın hiç bu kadar ilgisini çekmemişti.

Ne yazık ki bu terimin kullanımı bilgiden ziyade tartışma yaratıyor. Postmodernizm, önemli sonuçları olan ciddi bir görüş. Ahlakın, bilimin ve toplumsal kurumların doğasına ilişkin meseleleri düşünmek için kullanılıp liberteryenizme ve özgür toplum davasına hem kafa tutup hem de bunları geliştiren yanıtlar sunabilir.

Postmodernizm Nedir?

Postmodernizm tek bir görüş değildir, farklı entelektüel geleneklere mensup düşünürlerin çalışmalarının bir yansımasıdır. Fakat en basit şekilde tanımlanacak olursa postmodernizm, etrafımızdaki dünyaya ilişkin bildiğimizi düşündüklerimize, bilincimiz ve deneyimlerimizin öznel doğası ve aynı zamanda bu öznelliği ifade etmek ve somutlaştırmak doğrultusundaki mükemmellikten uzak gayretlerimizin aracılık ettiği düşüncesinin istikrarlı tatbikidir. Veya Jean-François Lyotard’ın ifadesiyle postmodernizm, “üst anlatılara ilişkin kuşkuculuk”tur.

Postmodernizm, özellikle “büyük hikayeler” söz konusu olduğunda şüpheci olmaktır. Bu türden hikayeler pek çok biçim alabilir. Modern doğa ve toplum bilimleri hikayedir. Dinî gelenekler hikayedir. Anarko-kapitalizmden faşizme siyasi ideolojiler de öyle. Bunların hepsi dünyaya ve dünyanın nasıl işlediğine dair bakış açılarıdır. Hiçbiri ne olup bittiğinin veya olayların neden vuku bulduğunun nesnel ve doğrudan tanımı olduğunu tam anlamıyla iddia edemez. Her biri gördüğümüz olgular çokluğunu ve bu olguların gerçekliğe ilişkin neye işaret edebiliyor olduğunu formüle etme ve açıklama gayretidir.

Fikirler tarihinde postmodernizm, Immanuel Kant’ın “fenomen” ve “numen” olarak adlandırdığı olgular arasında yaptığı önemli bir epistemolojik ayrımdan ortaya çıkar. Fenomen kafamızda olup bitenleri işaret eder, numen ise bizim ötemizdeki dünyada olup bitenleri. Fenomen, bizim harici dünyayı nasıl algıladığımızdır. Numen veya Kant’ın “kendinde şey” olarak adlandırdığı olgu ise bizden bağımsız olarak var olan her şeydir. İnsanların sınırları vardır. Deneyimlemede kullandığımız fiziksel ve zihinsel araçlarımız mükemmel değildir. Akıllıyız ama dünyanın her boyutunu berrak ve bütüncül bir idrakle kavrayamayız. Bunun yerine zihinlerimiz ve duyularımız, atıfta bulunabileceğimiz çevremizin boyutlarını süzer ve çoğaltır.

Kantçı gelenek gelişip fenomenoloji -bilincimiz ve deneyimimizin birbirleriyle nasıl ilişkili olduklarının incelenmesi- olarak bilinen yaklaşımı etkilemiştir. Deneyimin öznel nitelikleri, daha sonra bütün güçlü hakikat inançlarının dört başı mamur bir sorgulamasına götürür. Bu, Aydınlanma’nın, yalnızca mantığımızı kullanarak ve etrafımızdaki dünyaya bakarak neyin doğru olduğunu anlayabileceğimiz yönündeki “modernist” düşüncesine doğrudan bir cevaptır. Bizzat Kant da -ampirizmden emin olamasa da- mantığın gücünden emindi. Daha sonra hem mantık hem algı sorgulandı ve ortaya postmodernizm çıktı.

İnsanlar, bahsettiğim sınırlılıkları telafi etmek adına neler olup bittiğini ve bunların neden olup bittiğini ortaya çıkarmak için inanç sistemleri -çerçeveler, paradigmalar, bakış açıları, ideolojiler ve kuramlar- kullanırlar. Çok önemli bir nokta olarak, bütün çerçeveler diskursiftir, yani dilden yapılır ve inşa edilirler. Kendimiz ve ayrı ayrı bireyler arasındaki boşlukları doldurmak ve zihinsel soyutlamaları somutlaştırmak için dili kullanırız. Bu süreç dolambaçsız değildir. Olgular hakkında konuşma ve onları hem kendimize hem başkalarına açıklama şekillerimiz, onların belirli biçimlerde görülmelerine neden olur ve bunu şekillendirir. Bir dünya görüşü de bir diskurdur ve benzer şekilde diskurlar da bakış açılarını ifade eder. Dolayısıyla çerçeveler yalnızca dünyayı görme ve anlama mekanizmaları değildir, aynı zamanda neyi, nasıl görebileceğimize şekil verirler. Bunun nedeni, çerçeveleri yalnızca etrafımızdaki dünyayı değil, dünyanın içindeki kendimizi anlamak, bir kimlik anlayışı tesis etmek için kullanmamızdır. Çerçeveler bu anlamda kendimiz, etrafımızdaki dünya ve birbirimiz arasındaki köprülerdir. Charles Taylor’ın Sources of the Self’te (Özün Kaynakları) yazdığı gibi:

Kim olduğumu bilmek, nerede durduğumu bilmenin bir türüdür. Kimliğimi tanımlayan, durumdan duruma neyin iyi veya neyin değerli olduğunu veya yapılması gerekenin ne olduğunu veya neyi destekleyip neye karşı çıktığımı belirlemeye çalışabileceğim çerçeve veya ufku temin eden bağlılıklar ve tanımlamalardır. Başka şekilde ifade edilecek olursa, içerisinde bir duruş sergilemeye muktedir olduğum ufuktur.

Filozof Ludwig Wittgenstein “dil oyunları”yla ilgili çalışmalarıyla bu fikre önemli katkı sunmuştur. Wittgenstein’a göre kullandığımız kelimeler, etrafımızdaki şeylerin doğrudan tanımları değildir. Kelimeler daha ziyade müşterek kültürel ve toplumsal referans noktalarıdır. İnsanların kullandığı dil, onların bir düşünce veya fenomene ilişkin görüşlerini şekillendiren bir çerçeve, dünyalarını daha iyi betimleme çabalarında “oynadıkları” kelimelerdir. Oyun kavramının kendisini düşünün. Hem Amerikan futbolu hem Dungeons & Dragons oyun olsa da çok az ortak noktaları var. Yine de toplumsal bağlamımız bizi her ikisini de zihinsel olarak aynı kategoriye koymaya ve onlara “oyun” demeye itiyor. Bu şekilde, oyun kavramımız davranış ve ifadenin farklı şekillerini nasıl gördüğümüze etki ediyor ve buna mukabil farklı ifade şekilleri de ikamet edebilecekleri bir zihinsel ve toplumsal kategori arıyor.

Postmodernizm ve Toplumsal İnşa

Postmodernizm’in bir diğer boyutu, toplumsal inşa düşüncesiyle ilişkilidir. Toplumsal inşa, bir toplumu meydana getiren unsurların büyük bir kısmının basitçe doğal dünyanın ürünleri olmadığının teslim edilmesi anlamına gelir. Bu unsurlar daha ziyade zihinlerimizin yaşayış ve davranış şekillerimize anlam ve değer atfetme biçimleridir. Bu anlamları ifade etmek üzere sistemler ve kategoriler yaratırız. Bu, her bireyin kendi bakış açısı ve başkalarının bakış açısı ile arasındaki boşluğu kapatmasına yardımcı olur. Bu bakımdan inşalar, toplumsal kurumların kaçınılmaz ve sabit değil, bir toplumdaki insanların dünyayı nasıl gördüklerine bağlı olduklarını ifade etmenin bir başka yoludur. Kurumlar, pratik ve etik kaygıların üzerine eğilmesi gereken sözleşmelerdir, evrenin değişmez gerçekleri değil.

Toplumsal inşaların etkileşimlerimiz ve zihinsel tahsislerimizden ortaya çıkması onların muhayyel veya keyfî oldukları anlamına gelmez. Toplumsal inşaların var olmasının sebebi zihinlerimizin var olması ve dünyayı ve onunla ilişkimizi tercüme etmenin ve anlamanın yollarını aramasıdır. Dahası, toplumsal inşalar anlam tahsis etmenin bir yoluna “ikna olan” ve o müşterek inanç ve davranış şekilleri ile söz konusu yöntemin varlığını pekiştiren gruplarca tatbik edilir. Mülkiyet hakları bir inşadır. Hükûmetler, para ve hukuk sistemleri de. Spor, örgütlü dün, sanat, ırk, (cinsiyetten farklı olarak) toplumsal cinsiyet ve cinselliğin bazı boyutları da. Mülkiyet haklarının var olmasının sebebi, bir grup bireyin, “hangi alan benim hangi alan senin”in gösterilmesinde ve kendi tasarılarının peşinden giden bireylerin hakkının verilmesinde bir işlev gösterdiklerine inanmalarıdır. Toplumsal inşalar “zihinden bağımsız” değildir; biz ne kadar gerçeksek onlar da o kadar gerçektir. Virgil Storr’un F. A. Hayek’i şerh ederek söylediği gibi, “Toplum bilimlerinin hakikatleri, insanların neye inandıkları ve ne düşündükleridir.” Benzer şekilde, John Searle insanların inandıklarından bağımsız olarak var olan “doğal hakikatler” ile bir topluluk bağlamında var olan “kurumsal hakikatler” arasında ayrım yapar.

Fakat postmodern kuramcılar toplumsal inşaların mevcudiyeti gerçeğinin bunların her zaman ahlaken meşru oldukları veya evrilemeyecekleri veya değiştirilemeyecekleri anlamına gelmediğini vurgulayagelmiştir. Kuramcıların genellikle bireyin onuru ve özgürlüğünü geliştirmeye hizmet edecek daha iyi amaçlar doğrultusunda inşalarımızı nasıl değiştirebileceğimizi ve değiştirmemiz gerektiğini göstermeye çalışmış olmaları önemlidir. Feminizm, LGBTQIA[1] hakları, zihin sağlığı tesisleri, ırk eşitliği ve ceza yargılaması reform hareketlerine bu çabaları görmek mümkündür. İnşalar, bir toplumun bir topluluğa ilişkin düşündüklerinin onlara -hem informel normlar hem formel devlet kurumları aracılığıyla- nasıl davranıldığı üzerinde ciddi ve genellikle dehşet verici sonuçlar yarattığı bir dizi alanı barındırır. Michel Foucault ve Judith Butler gibi kuramcıların çalışmalarının bu tartışmalar üzerinde kayda değer etkileri olmuştur. Foucault, Batı’da toplumsal sapkınlığa ilişkin görüşlerin birbirinden farklı güç ilişkilerini idâme ettirmek ve insanları toplumdan dışlamak için nasıl kullanıldığının gösterilmesi noktasında bilhassa öncü rol üstlenmiştir.

Foucault’nun çalışmalarının liberteryenlerin ilgisini çekmesi gerekir çünkü kendisi “sapkınlık” kavramsallaştırmalarının hem devletler hem topluluklar tarafından toplumsal kontrolü meşrulaştırmak için nasıl silaha dönüştürüldüğünü, insanlara şiddetle zarar verdiğini ve haklarını ihlal ettiğini tahlil eder. Bu bakımdan zihinsel hastalıklarla ilgili çalışması, liberteryen psikiyatrist Thomas Szasz’ın çalışmalarıyla çarpıcı bir benzerlik taşır. Daha da enteresan olan, Foucault’nun hayatının sonlarına doğru klasik liberalizme giderek artan bir ilgi duyması ve solcu akranlarını, bireyler ve devlet arasındaki içkin eşitsizlikler ve güç dengesizliklerine karşı son derece kayıtsız olmakla eleştirmesidir.

Postmodernizm ve Özgürlük

Postmodernizm, mantık ve ampirik gözlem ikili araçlarının neler başarabileceklerine dair düşüncelerimize kafa tutar. Aynı zamanda evrensel, açıkça gösterilebilir ve bağlayıcı ahlak düşüncesine de kafa tutar. Bu anlamda postmodernizm, kendisini sıklıkla Aydınlanma’nın varisleri olarak gören -ve genellikle sayılanların hepsini tesis etme iddiasında olmak şeklinde anlaşılan- biz liberteryenler için bir mesele olabilir.

Postmodernizm, onları toplumsal bağlamlarda veya bir kişinin görüşü olarak konumlandırarak ahlak kuramlarını baş aşağı eder. Deontoloji veya sonuççuluğun -ahlaki gerçek ve yükümlülüğe ilişkin tamamen kapsayıcı herhangi bir kuramın- bir diğer üst anlatı kümesi olduğunu savunur. Liberteryenler politikalarını hem evrensel etik iddialarında hem toplum bilimlerinde temellendirir, dolayısıyla bu önemli bir sorundur. Bu zorluğa derinlikli olarak bütün yönleriyle değinmek bu makalenin kapsamını aşıyor ama birkaç önemli fikir öne sürmek istiyorum.

Düşünülmesi gereken bir nokta -her ne kadar kısıtlı bir anlamda gerçek ve nesnel olsa da- ahlakın göründüğünden hem daha zor hem çok daha çoğulcu olduğudur. Ahlakı, ahlak sorularımızla ilgili her daim yönerge işlevi gören katı bir mutlak olarak tanımlayamayız çünkü yapılması gerekenin ne olduğunu ve insanlara nasıl düzgün davranılacağını bilmek gerçekten zordur. İnsanların bilime, kültüre ve dine ilişkin sorduğu sorular kadar, hatta onlardan daha zordur. Dolayısıyla özgürlüğü, ahlaki sezgilerimizin neler söylediklerine ilişkin daha geniş bir diskur içindeki son derece önemli bir değer olarak tanımlamaya gayret göstermemiz gerekir. Bu sezgiler birçok şeyin önemli olduğuna işaret edecektir ve bunların en iyi şekilde nasıl değerlendirileceğini, birbirlerine karşı nasıl tartılacağını belirlemek karmaşık bir iştir. Bu bakış açısına göre, haklar ve sonuçlara ilişkin bitmek bilmeyen liberteryen tartışma, daha büyük etik bulmacanın farklı parçalarını gereğinden fazla vurgulama eğiliminde olan rakip üst anlatılar arasındaki didişimli (eristic) bir atışmadır.

Fakat postmodern bir yaklaşımın, bizi ahlaki çoğulculuğun kendisinin etiğin doğasına ilişkin bir anlatı olduğunu teslim etmeye zorlaması gerekir. Postmodern bir yaklaşım etik iddialarını son derece olumsal kılsa da “Bu neye yarıyor?” sorusunun sorulması süreci sayesinde etik bir çerçeve önermenin mümkün olduğunu düşünüyorum. Herhangi bir ahlak yaklaşımını ele alırken ne ölçüde eleştirel ve öz-tefekküre ilişkin olduğunu ve diğer yaklaşımların çözmediği önemli değer ve eylem ikilemlerini çözüp çözmediğini değerlendirebiliriz. İnsanın öznelliği örtüsünü yırtabilen ahlak kuramı çıkmayacaktır ama kıymetli bir kuramın bize, hakikate rakiplerinden daha çok yaklaştığını düşünmemiz için nedenler sunması gerekir. Bu bağlamda, sezgilerin rehberlik ettiği çoğulculuk, doğası itibarıyla ahlaki gerçekleri belirlemede karşılaştığımız sınırlılıklara odaklanır ve değer bağlılıklarının çeşitliliği ile ahlaki yükümlülükleri görme şekillerine vurgu yapar; bunlar da alternatif kuramlarda bulunmayan unsurlardır.

Ayrıca, postmodernizm bize etiği konstrüktivizm olarak görmemiz için nedenler sunar. Üstelik konstrüktivizm ahlakın, içinde var olduğu insan topluluklarından bağımsız bir gerçek olarak var olmadığını öne sürer. Fakat bu, ahlakı göreceli veya gayrinesnel kılmaz. Bundan ziyade, ahlakın neye yaradığını sormamız gerekir. Ahlak, diğer insanlarla nasıl yaşanması ve onlara nasıl davranılması gerektiği sorusunu yanıtlamanın bir yoludur. İnsanlara ilişkin gerçeklerin gerektirdiği mesele ve gereksinimlerin nasıl en iyi şekilde farkına varılacağını belirlememizi ister. İnsanlar, kendilerinin ve başkalarının, önem verdiklerimiz ve kaygılarımızın başkaları için anlaşılabilir olmasını sağlayan müşterek ahlak anlayışıyla etkileşim kurma ve bu anlayışı paylaşma biçimlerine değer verir. Ahlaki değerler basitçe tercih değil, etkiler ortaya çıkaran hisler ve borçlu olduğumuz ve bize borçlu olunan şeylerle iç içe geçmiş savlardır.

David Schmitz’in söylediği gibi, ahlak kuramları haritalardır. Ahlak, bütün insanların paylaştığı bir “bölge”dir ama insanlar o alan üzerinde farklı meşru yollarla “doğru” yollar bulurlar. Charles Taylor’ın belirttiği gibi, önemli bir nokta olarak normatif görüş ufkumuz önemli olanı tanımlamamıza ama aynı zamanda diğerlerinin nasıl başka şekillerde gördüğünü görmemize yardımcı olur. Ahlakın bir diskur, nasıl davranılması ve yek diğerine nasıl muamele edilmesi gerektiği üzerine konuşmanın ve düşünmenin bir yolu olduğunun teslim edilmesinin, bizi daha hoşgörülü olmaya yönlendirmesi gerekir. Bizi, birbirimize, bir şeylere başka şekillerde değer vermeye ikna edecek nedenler sunmak için çok çalışmaya motive etmesi gerekir. Muhataplarımıza, değerleri mantıksal bir şekilde tartmaya muktedir mütefekkir amiller olarak muamele etmemiz gerekir ve farklılaşan bağlılıklarımızın bizi bir çıkmaza sürüklemesine gerek yoktur; bu farklılıklar genellikle uzlaşı veya en azından anlayış noktalarına varmamıza yardımcı olur. K. A. Appiah farklılıkların tanınmasının, değerlerimiz hakkında daha derinlikli bilgi sahibi olmamızı ve düşünmemizi sağlayabileceğini öne sürerken Gerald Gaus bir nebze iç karmaşanın iş birliğini mümkün kıldığını savunur. Bu bağlamda ahlak bilgisi -diğer pek çok bilgi türü gibi- belki de bir keşif ve evrim sürecine bel bağlar.

Postmodernizm ayrıca birçok liberteryenin el üstünde tuttuğu mantık ve modern bilime de kafa tutar. Liberteryenler olarak biz kendimizi modernitenin ve bilimde ilerlemenin, ekonomik büyüme ve inovasyonun –hepsi postmodernizmle çatışır gibi gözüken görüşler- savunucuları olarak görürüz. Max Weber’in modernitenin ayırt edici özelliğinin “büyü bozumu” yani “kişinin hesap yoluyla prensipte her şeye hükmedebileceği” görüşünü savunduğu iyi bilinir. Weber’e göre modern olmak hesaplama, ölçme ve ampirik gözleme tatbik edilen mantığın, dünyayla ilgili gerçekleri ortaya koymanın ve anlamını çözmenin en iyi yolu olduğuna inanmaktır. Bu görüş, gelenek ve mistisizmin gerçeğin birincil kaynakları olduğu modernite öncesi din dönemiyle çelişir. Weber’in bu modern düşünce iddiasına modern kurumlarla ilgili bir iddia eşlik eder. Politikaya ilişkin denemesinde Weber üç tür otorite (liderlik) ayrımı yapar: Tarihe ve mutat normlara yaslanan geleneksel otorite; özel bilgi veya vahiy iddialarının yanı sıra kahramanlık ve liderlik niteliklerinde temellenen karizmatik otorite ve kurumsal riayet ve uzmanlık ile bir dizi genel kural dahilinde meşruiyet iddialarında temellenen yasal-ussal otorite. Modern hayatın belirleyici niteliği yasal-ussal otoritedir. Kurumsal çerçevelerimiz gelenek ve dini seküler prosedür ve teknik yetkinlik sistemleriyle ikame ederek zihinsel çerçevelerimizle benzerlik gösterir.

Modernizmin bu unsurlarının hepsi liberteryenlerin destekleyecekleri fikirler gibi gözüküyor. Bilime ve kurumlara insan değil, kural temelli bir bağlılık liberteryenler tarafından sıklıkla benimsenen bir değer. Ne de olsa liberteryenler, tercih ettikleri politika ve kurumları, özellikle de (bununla kısıtlı olmasa da) ekonomiyi savunmak için toplum bilimlerini yoğun olarak kullanıyorlar. Ayrıca, hukukun üstünlüğü ve politika oluşturmada uzmanlığın önemi gibi görüşleri sıkı sıkıya savunuyorlar.

Fakat ben modernitenin bu unsurlarının -son derece değerli olmakla birlikte- liberteryenlerin farkına varacak donanıma sahip oldukları karanlık bir tarafı olduğunu öne sürüyorum. Bizzat Weber de modern siyasi ve toplumsal kurumların “demir kafes” olarak adlandırdığı şeye hapsolma tehlikesi bulunduğunu savunuyordu. “Demir kafes” kurumların bürokrasi, standardizasyon ve “rasyonelleştirme” yoluyla -bireysel anlam atfetmek yerine soyut hesaplamalarda temellenen eylemler- yönetilen teknik verimlilik süreçlerine giderek daha fazla itibar etmesi fenomenini tanımlıyor. Bu süreçte kurumlar üzerine inşa edildikleri ve sayesinde idâme edildikleri “rasyonel” prosedürlere bağlılıkları tarafından sınırlanıyor veya hapsediliyor. Amiller, zeminlerindeki teknokratik toplumsal kontrol mantığından sapma noktasında sıklıkla kısıtlanıyorlar.

Weber’in demir kafes kavramı, liberteryenlerin takdir ettiği ve savundukları düşünürlerin devlet eylemi eleştirileriyle doğrudan bağlantılı. Bu isimler arasında Ludwig von Mises, F. A. Hayek ve Don Lavoie gibi Avusturyalı ekonomistler ve toplum kuramcıları ile Avusturya Okulu’yla bağlantılı filozof Michael Polanyi bulunuyor. Bu gruba dahil olan diğer isimler ise Adam Smith, David Hume ve Adam Ferguson gibi Aydınlanma filozofları. Bu düşünürlerin hepsinin ortak noktası, mantık ve ampirik gözlemin son derece kuvvetli olmakla birlikte ciddi kısıtlılıkları olduğunun kesinkes teslim edilmesi. Bildiğimizi ve anladığımızı düşündüğümüz şeylerle ilgili son derece mütevazı olmamız gerekir. İnsanların ölçme ve hesaplama araçlarını kullanarak karmaşık sistemleri sistematize etme ve yönlendirme becerisi yoktur.

Karmaşık sistemler sıklıkla iyi işler, çünkü insanların bilişsel kapasitelerinin sınırlı olduğunu ve dünyada, hayatlarımıza ve kararlarımıza anlam atfederek yaşadığımızı teslim edip ciddiye alırlar. Bilimsel planlama anlatısından farklı olarak, insanların gelişim ve özgürlük noktalarında gösterdikleri performans, çok genel “oyun kuralları” ve kısıtlı yönetici kurumlar rehberliğinde dünyalarına ilişkin son derece merkezî olmayan şekilde öznel yorumlar yapan bireylere dayanır. Bu kümülatif ve doğal gelişen sürecin başarılı olmasının nedeni tam olarak teknokratların bireyleri “bilimsel olarak” kontrol etme gücünü sınırlamasıdır. Avusturyalıların merkezî planlamaya getirdikleri eleştirilerde, bilgi sorunu ve spontane düzen görüşlerinde ve fiyat, özel mülk ve serbest kur savunmalarında gördüğümüz sav bu. Bu savı benzer şekilde Smith’in görülmez el metaforu ve milyonların faaliyetlerini kendi tasarısına göre planlamak ve yönlendirmek için yeterli bilgi ve beceriye sahip olduğu şeklindeki yanlış düşünceye sahip “sistem adamı” eleştirisinde de görürüz.

Dahası, James C. Scott’ın Seeing Like A State’i (Devlet Gibi Görmek) gibi eserler “demir kafes”in daha iyi politika kisvesi altında nasıl tiranlık ve toplumsal felaket ortaya çıkardığını gösteriyor. Uzman kuramları ve tepeden inme toplumsal sonuçların mühendisliğini yapma denemeleri, ekonomik kalkınmadan dış politikaya farklı alanlarda ülkelerin ve bölgelerin tamamını mahvetti. Bu durum, Roger Koppl’un -daha iyi bilinen piyasa ve hükümet başarısızlığı kavramlarıyla ilişkili olarak- “uzman başarısızlığı” olarak nitelendirdiği durumun bir işlevi. Benzer şekilde, Michel Foucault ve diğerlerinin çalışmaları, toplumun sözüm ona “bilimsel” iradesinin ana akımdan farklı bireylere dayatılmasının devasa zararlarını ziyadesiyle ortaya koyuyor. Casey Given, devletin kendisinin romantizm kisvesi altında saklanan ve akıl almaz boyutlarda yıkıma neden olmaya muktedir bir üst anlatı olduğunu başarılı şekilde ortaya koymuştur.

Dolayısıyla, postmodernistler gibi liberteryenler de belirli bilim yaklaşımlarına, özellikle tümleyici epistemolojik iddialarda bulunan versiyonlara karşı şüpheciler. Liberteryenler ve klasik liberaller aynı zamanda bilim üzerine düşünme ve bilim yapmaya, postmodern eleştirilere benzer önemli katkılar yaptılar. Hem Michael Polanyi hem Thomas Kuhn’un öne sürdüğü gibi doğruluk iddialarının o iddialarda bulunan bireyler ve topluluklardan, özellikle güç sahibi olanlardan bağımsız olmadığının farkındayız. Bilim tamamen tarafsız bir uğraş olamaz. Thomas Nagel’in ifadesiyle “hiçbir yerden bakış” diye bir şey yoktur.

Genel olarak postmodernizmin, liberteryenlerin birçok şey öğrenebilecekleri ve buna mukabil büyük katkılar yapabileceğimiz çok önemli bir bakış açısı olduğunu düşünüyorum. Nesnel gerçeğe kolaylıkla ulaşamayacağımız iddiasından korkmak yerine bu iddiayı kabullenmeli ve sınırlılıklarımızı ciddiye almalıyız. Dünyayı gerçekten daha iyi bir yere dönüştürme ve toplumu daha müreffeh, haklara daha saygılı, daha kapsayıcı, daha açık, daha çeşitli ve daha özgür kılma gayretlerimize, ancak sınırlılıklarımızın farkında olarak daha fazla güven duyabiliriz.

Foto: Luca Bravo


[1] Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Transseksüel, Queer/Questioning (Kuir/Kendini sorgulama evresinde olan bireyler), İnterseks, Aseksüel.